|
Hukuka güven yoksa, hepimiz suçluyuz
Tuhaflıklarla dolu bir ülkede yaşıyoruz. Anayasayı değiştirme çoğunluğuna sahip iktidar partisi, yargının bağımsız olmadığını iddia ediyor.
Önceki dönemin yöneticilerini yargıya göndermenin yolunu açarken, kendi dokunulmazlıklarını sürdürmeyi böyle gerekçelendiriyorlar. Sorunları sıralama ve onlardan kaçma makamında olmadıklarını hatırlamaları gerekiyor oysa.
Peki AK Parti bu konuda tek başına mı? Maalesef pek çok insan yargı hakkındaki olumsuz kanaati paylaşıyor. Sadece anketlere cevap veren vatandaşlar değil, birçok hukukçu, gerekçesi farklı da olsa benzer düşünceleri dile getiriyor. Yargıtay eski Başkanı Mehmet Uygun görevi devrederken, biraz özeleştiri, biraz sitem “Yargı vicdan ile cüzdan arasında sıkışıyor.” demişti. Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, kamu yönetimindeki yeniden yapılanmanın gerekçelerini anlatırken şu çarpıcı örneği verdi: “Tıkanıklık ve gecikme şikayetlerine maruz kalan adalet mekanizmasının bütçesi 800 trilyon. Buna karşılık, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün yüzde 80’i personel gideri olmak üzere bütçesi 1 katrilyon 400 trilyon lira.”
Uygun’un sözleri hakkettiği ölçüde irdelenmedi, tartışılmadı. Bu acı itirafı timsah gözyaşlarıyla geçiştirdik. Değiştirmek için çaba sarf etmedik. Vicdanla cüzdan arasına sıkışmış yargıya güvenin azalacağını, adalet mekanizmasına güvenilmeyen bir ülkenin iflah olmayacağı gerçeğini sümen altı ettik.
Aynı zamanda ulusal bir kanalın genel yayın yönetmeni olan köşe yazarı, “Genç bir muhabir iş için müracaat etti. Görüşmede, son çalıştığı kurumdan niye ayrıldığını sordum. ‘Babam emekli oldu’ deyince şaşırdım. Babası hakimmiş, o emekli olunca kızını da işten atmışlar.” diye yazdı. Başkası “Avukat tutacağına hakim tut.” cümlesini doğru çıkaracak türden gelişmeler yaşandığını kaleme aldı. Hiçbir yüksek yargı mensubu çıkıp, ‘Siz ne yapıyorsunuz?’ demedi.
“Neden bu ülkede mafya bu kadar yaygın? İnsanlar haklarını hukuk yoluyla aramaktan niye vazgeçiyorlar?” sorularına tatmin edici cevaplar aramıyoruz. Zira cevaplar fazlasıyla ürkütücü. Geciken adalet adalet değildir, vecizesini bolca tekrarlıyoruz; ama bazı davaların seneler sürmesini engelleyemiyoruz.
Fikir özgürlüğü ile ilgili yargılamalarda ‘163. madde kalktı; fakat biz 312’yi biraz sündürerek onun yerine uyguladık.’ cümlelerini kritiğe tabi tutmadık. Bindiğiniz dalı kesiyorsunuz, demedik.
28 Şubat döneminde ‘sefer görevine’ çağırılmış gibi kışlalarda toplanan yargı mensuplarına, “Yargının korunması gereken bağımsızlığı sadece sivil otoriteye karşı değildir. Bu bağımsız duruş militarist otoriteye karşı da korunmalıdır. Cumhuriyet’e ve onun değerlerine sahip çıkmak birinci göreviniz ve varlık sebebiniz. Ama bunu kışlada esas duruş göstererek yapmanız, hem içeride hem de dışarıda objektifliğinizi gölgeler.” ikazları makes bulmadı.
Anayasa Mahkemesi, koruması gereken anayasanın “Yüksek mahkeme bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.” emrini kaç defa çiğnedi? ‘İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz.’ hükmü zaten fiilen yürürlükte değil gibi.
Bütün bunlar yaşanmasaydı, şimdi hukukun güvenirliğini tartışıyor olmazdık. AK Parti’nin, eski siyasileri mahkemeye götürecek süreci başlatırken, dokunulmazlıklara dokundurtmaması ve gerekçe olarak, yargı bağımsızlığı üzerindeki gölgeleri göstermesi yanlış. Peki ama yargının hiç mi suçu yok? Bu sorgulamayı zamanında yapmamış basın kabahate ortak değil mi? AK Parti’nin her yaptığını eleştirmek, her eleştirdiğini badem gözlü sınıfına sokup savunmak zorunda mıyız?
14.12.2003
|