|
Saddam’ın hatırlattığı lider krizi
Çeyrek yüzyıldır dünyanın yüreğini ağzına getiren Saddam, bir operasyon sonucu ele geçirildi. Mağara devri insanına benziyordu esir düştüğünde. Gözlerinin altı çökmüş, saç sakal birbirine karışmış. Hem ruhen çökmüştü, hem bedenen...
Herkes merak ediyor: Madem bu hallere düşecekti neden girdi bu maceraya? Tek kurşun bile atmayacağı bir savaşa ülkesini niçin sürükledi? Oysa savaşı önlemek için kimler aracı olmamıştı ki! Abdullah Gül en üst düzey yetkililerle temas kurmuş, Saddam’ı iknaya çalışmıştı. Irak’ı terk ederse hayatı garanti altına alınacak, sürgünde yaşamasına müsaade edilecekti.
Sanıldı ki ülke yönetimini anlaşma yoluyla devretmeyen bir lider, son kurşununa kadar savaşmadan teslim olmaz. Zaten İran savaşındaki inatçılığı, Kuveyt işgalindeki gözü karalığı biliniyordu Saddam’ın. 1988’de Halepçe baskınını düzenlemiş, Kürtleri kimyasal silahlar kullanarak öldürtmüştü. Damatlarının ölüm fermanını gözünü kırpmadan vermişti. 24 yıllık iktidar kavgasında gaddar mı gaddar bir portre koymuştu ortaya.
Washington’dan savaş rüzgarları esiyordu. Saddam için yeni bir olay değildi bu. Diyelim ki I. Körfez Savaşı’nı Amerika’nın blöfü sandı ve yanıldığını, geri çekilmek zorunda kalınca anladı. Oğul Bush Irak kapısına dayandığında da blöf yapılıyor sanamazdı. Ancak o hep açtı ağzını yumdu gözünü, sevenlerini cesaretlendirdi ısrarla...
Tipik bir diktatördü o. Gördüğü halüsinasyona önce kendi inanıyor, sonra herkesin ona inandığını düşünüyordu. Maceraya sürükledi Irak halkını. Zaten onları hiç düşünmemişti ki! Düşünseydi, ne İran ile 8 yıl savaşırdı ne de Kuveyt’i işgal ederdi. Dünyanın en değerli petrollerinin bulunduğu bir ülkeyi idare etti; ancak insanların yüzü gülmedi onun döneminde. Kendine âşıktı; tıpkı diğer diktatörler gibi.
Ortadoğu’da bir prototiptir Saddam. Bu tipler, bir dönem sosyalizmin etkisi altında kalmış, onu İslam ile telif etmeye çalışmış, ele geçirdikleri gücü son nefeslerine kadar sürdürmeye çalışmıştı. Bazen kendilerini ‘halife-i rûy-i zemin’ sanmış, “cihat” yaptıklarını farz etmiş, vicdanlarındaki zulmün acısını kutsal değerler ile bastırmaya çalışmışlardır. Saraylarda zevk ü safa içinde yaşamış, halkın iniltisini duymamışlardır. Dinî duyguların istismarı, Arap milliyetçiliğinin körüklenmesi... Saddam’ların ortak stratejisi bu!
Osmanlı’nın bölgeyi terk etmek zorunda kalmasıyla başlayan süreç, Ortadoğu’yu cehenneme çevirdi. Cehalet, vefasızlık, düşmanlık dibe vurdu. Paramparça edilmiş coğrafyadan küçük devletler zuhur etti. Bir tanesinin de başına akl-ı selim bir adam gelemez miydi? Gelmedi! Belki de getirilmedi.
Cehaletin koynunda büyüyen halk, ufuksuz liderlerin elinde mahkum kaldı. Kimi zaman ümitlendi, inandı onlara. Her şeyin yoluna gireceğini hayal etti. Heyhat! Ne petro dolarlar ülkeleri ma’mur edebildi ne de İslam dünyasının onuru kurtarılabildi. Zaten koltuğa oturan son nefesine kadar kalkmıyordu.
İslam dünyası 20. yüzyılda buhran üstüne buhran yaşadı. “Dost bîvefa, felek bi-rahm’ deyip inlemekten başka yapacağı da yoktu. Liderlik iddiasında bulunanlar kof, ufuksuz ve bencildi. Zaten ortada ne yaptığını bilen fikri hür bir kadro da yoktu; yoktu ki yöneticisine yol gösterebilsin...
Saddam macerası sona erdi. Kim bilir İslam dünyasında ona inanan nice saf insan bir kere daha hayal kırıklığına uğradı. Yarın Usame bin Ladin de yakalanırsa hiç şaşmam.
Ortadoğu’da Saddam’ların sonunu görmek uzun sürmeyecek gibi. En iyisi, İslam dünyasının gelişmelere erken uyanıp kendi geleceğini belirlemesi. Abdullah Gül’ün İslam Konferansı’nda yaptığı şeffaflık çağrısı o yüzden önemliydi. Tabii anlayan, anlamak isteyen varsa...
16.12.2003
|