|
Dış politikada demokrasinin zararları!
Oyların yüzde 98’i sayılmış ve iktidarla muhalefetin sandalye sayıları 25’e 25 kilitlenmişti. Herkes Lefkoşa’nın merkezindeki Atatürk Meydanı’ndaki dev ekrana yansıtılan sonuçlarda bir son dakika değişikliği olup olmayacağını merak ediyordu.
Saat 23.30’u gösterirken meydana bakan Ulusal Birlik Partisi binasından sevinç çığlığı yükseldi. Bir sandalye daha alarak seçimi galip bitirdiklerini ilan ediyorlardı. Çok geçmeden haberin doğru olmadığı anlaşıldı. Haberin içyüzünü anlatan bir UBP’li, Girne’de 40 oy daha olsa bir sandalye daha kazanacaklarını, son sandıklardan bu oyların çıkması ihtimalinin partilileri sevindirdiğini söylüyordu. Yani beklenen 40 oy çıksa seçim aritmetiği de, sonuçlara yüklenen anlam da değişecekti.
Yalnız KKTC’nin iç siyasetini değil, 70 milyonluk Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Kıbrıs politikalarını ilgilendiren kararın adadaki 140 bin seçmene yüklenmesinin hatalı olduğunu bir hafta önce bu yüzden yazmıştım. Çünkü bir ön şart olmasa da, sorun çözülmedikçe Yunanistan’ın ve 1 Mayıs 2004’ten itibaren üye olacak Rumların veto hakkına sahip olduğu bir AB’den Türkiye’ye ‘evet’ çıkması imkansızdı. Ancak bu sıkışık pozisyondaki Türkiye, AB üyeliği tercihiyle Kıbrıs’taki pozisyonu arasında karar vermek yerine konuyu adadaki seçimlere havale etti. Nihayet seçmenler de bir karara varamayarak konuyu Ankara’ya iade etti.
Kıbrıs meselesinde kararı KKTC seçmenine havale eden Ankara, tezkere sürecinde de kritik kararı Meclis’e havale etmiş, Köşk/hükümet/asker üçlüsünün aralarında ve kendi içinde yaşadığı kafa karışıklığı yüzünden Meclis’ten ilginç bir sonuç çıkmıştı.
Sağlıklı işleyen bir demokraside dış politika dahil her konuda son sözü halk söyler. Dış politika elbette halkın tercihlerine bırakılamayacak kutsal alan değildir. Ancak dış politikada demokrasi, iktidarı ve muhalefetiyle Meclis’in, medyanın, sivil toplumun bir konuyu tartışmaları olarak anlaşılır. Yoksa başbakan ile bir bakanın, Genelkurmay ile Dışişleri’nin, Cumhurbaşkanı ile hükümetin, Genelkurmay başkanı ile herhangi bir kuvvet komutanının bir dış politika kararı alındıktan sonraki fikir ayrılıklarına demokrasi değil, yönetim zafiyeti denir.
Devletin karar alma sürecinde Genelkurmay başkanı ile bir kuvvet komutanı, Dışişleri bakanı ile Dışişleri bürokratları, başbakan ile bakanlar arasında görüş ayrılığı olması doğaldır. Ancak karar alındıktan sonra bu birimlerin vazifesi, en iyi sonuç için seferber olmaktır. Nitekim en köklü demokrasilerden İngiltere’de başbakana muhalefet edecek bir bakan ancak istifa ettikten sonra yönetimi eleştirebilir. Çünkü bu düzeydeki görüş ayrılığı milli çıkarları zedeleyeceği gibi müzakere masasında rakibin elini güçlendirir ve farklılıklardan yararlanma fırsatı verir.
İlk günlerinde AK Parti Hükümeti Kıbrıs’ta Annan Planı’nın müzakere zemini olarak kabul edilmesinden yanaydı. Bu, planın öldüğünü savunan Denktaş’ın çizgisinden farklıydı. Ama Erdoğan ile Denktaş arasında bu yüzden tatlı-sert polemik yaşanırken, bir kuvvet komutanı adaya giderek Denktaş çizgisine destek anlamına gelecek mesajlar verdi. Tezkere sürecinde de Genelkurmay’ın da içinde bulunduğu heyet ABD ile kıran kırana müzakereler yaparken, bir gazetenin manşetinde isimsiz komutana atfen “Asker rahatsız” demeci çıktı. ‘Devletin başı’ olarak orkestra şefi olması beklenen Köşk, bu süreçte muhalefet partisi gibi davrandı.
İşin üzücü tarafı, bu demokrasi sorunumuzun artık Rum ve Yunan taksiciler arasında bile konuşuluyor olması. Kritik dış politika kararlarının arifesinde dışarıya suç bulmadan önce, bu meseleye bir çözüm bulmamız gerekiyor.
17.12.2003
|