|
Bağdat kasabı, Balkan kasabının yolunda!
Herkes aynı soruyu soruyor; ‘kapana kısıldığı fare deliğinde, neden tek kurşun bile sıkmadan teslim oldu?’ Diyelim onu ‘Babil’in Aslanı’ olarak görenlerdensiniz, şimdi oturmuş; ‘süt dökmüş kedi bile daha vakur davranırdı!’ diye kahroluyorsunuzdur. Ya da ‘Bağdat Kasabı’ olduğuna inananlardansınız, şu acımayla tiksinme arasında gel–git yapan meczup haliyle ona kasaplığı bile yakıştıramıyorsunuzdur.
Korku, nefret ya da hayranlık hiç fark etmez, eminim siz de benim gibi pazar gününden bu yana gırtlağınıza düğümlenen buruklukla yaşıyorsunuzdur. Görüntülerden geriye kalan, sevimsiz kekrek bir tadla, peki ama neden diye soruyorsunuzdur?
Bir kere Saddam’ın şahsında Şekspiryen trajedilere taş çıkaracak bir insanlık dramıyla karşı karşıyayız. Narsist, piskopat bir diktatörün, güçle–güçsüzlük arasında nasıl zavallılaştığına şahit olduk, fakat daha önemlisi, insanlık tarihi kadar eski, iktidarın özü itibarıyla insanı kendisine tutsak eden o kötücül yüzüyle karşılaştık. Her ne kadar Ortadoğu coğrafyasıyla sınırlı gibi gösterilmeye çalışılsa da, bu durum coğrafyalar üstü! Çok fazla geriye gitmeye Hitler, Mussolini ya da Stalin’i zikretmeye gerek yok, daha üç yıl öncesine kadar Balkanlar’da terör estiren Miloseviç’i hatırlayın.
Elbette her coğrafya kendine özgü zalimler çıkarıyor, fakat zulüm sınır tanımıyor. Yine de Ortadoğu, Saddam’ın şahsında, bir yanda böylesi bir zalimle imtihan edilmiş olmaktan, diğer yanda içerisine düşürülmüş olduğu zilletten ve yaşadığı acılardan dolayı kahroluyor.
Peki Saddam’ın şahsında klasik diktatörlük dönemi son mu buluyor?
Umutsuz değilim, fakat gerçekçi olmaktan yanayım. Ben, Saddam’ın o tek kurşunu, kafasına ya da kendisini enselemeye gelen askerlere sıkmamış olmasını, mücadelesinin bitmediğine olan inancına bağlıyorum. Evet çok marazi bir inanç bu, fakat tam da bu yüzden zalim diktatörlerin tipik davranışı ve asla hafife alınmamalı!
Birçoğumuz unutmuş olsak bile Avrupa’da, üç yıldır, neredeyse haftanın beş günü devam eden bir dava var. Bosna ve Kosova’da yaptığı katliamlardan dolayı yargılanan Miloseviç’in davası. Binlerce dosyanın açıldığı, yüzlerce tanığın dinlendiği bu davayı fırsat buldukça izliyor, yankılarını takip ediyorum. Miloseviç davayı tam bir şova dönüştürmüş durumda. Öyle ki her savunmasında, gerçek suçlunun kendisi değil, ülkesine karşı savaş açan ABD önderliğindeki Batılı ülkeler olduğunu haykırıyor.
‘Kim takar Miloseviç’in savunmasını’ diye düşünüyorsanız yanılırsınız. Kısmen Balkanlar’da, özellikle de Sırbistan’da popülaritesi her geçen gün artıyor. Mesela Sırbistan Sosyalist Partisi, eski liderini yeniden aday gösterdi. Duruşmaları ‘reality show’ gibi izleyen Sırbistan halkı, maruz kaldığı haksızlıkları tüm dünyanın yüzüne haykıran eski liderini hayranlıkla izliyor. Ondan kurtulduğuna sevinenlerin sayısı her geçen gün azalıyor!
Şimdi böylesi bir ortamda ‘Bağdat Kasabı’ Saddam’ın, muhtemelen BM desteğiyle Irak’ta kurulacak mahkemede, dünya medyası eşliğinde yargılanmasını şöyle bir hayal edin. Nitekim daha yakalanır yakalanmaz tahmin ettiğim retoriği devreye sokmuş ve ‘nasılsın?’ diye soran askerlere gayet teatral bir ifadeyle ‘Ülkem işgal atındayken nasıl olabilirim ki!’ cevabını vermiş.
Yaptığı soykırıma rağmen Balkan Kasabı Miloseviç, ABD’nin NATO aracılığıyla, üç ay bile sürmeyen Belgrad bombardımanıyla açtığı tahribattan yararlanarak halkının gönlünü kazanmasını bildi. Ortadoğu bu kadar aşağılanmış, 1. Körfez Savaşı’ndan bu yana, Irak’ta 1 milyona yakın bebek ölmüşken Bağdat Kasabı Saddam, zalim diktatörlere özgü sahne–duruşma kozunu, kullanmayacak mı?
Hele de uluslararası destek ve meşruiyetten yoksun ABD işgali devam ederken! Acı ama gerçek; şimdiden iyi seyirler...
17.12.2003
|