|
Bir zalimin akıbeti
Şaşırtıcı bir durum. Kitlelerin hayatıyla acımasızca oynayan bir lider (!), bir aksiyon adamı, silahına davranarak karşı tarafın bu işi bitirmesine yol açacağı yerde, teslim olmayı tercih ediyor. Ölümlerin fiilen ortasında yaşayan bir savaşçı, hayatını kaybetmekten dehşetli bir surette korkuyor.
İnsanları, gözünü kırpmadan ölüme gönderen Saddam’ın canı meğer ne kadar değerliymiş. Vuruşarak (kendince) şehid olmayı göze alamıyor. Çocukları yok edilmiş, ülkesi yakılıp yıkılmış, kendisine inanan binlerce insan hayatını kaybetmiş; ama o bir cesaret hamlesini göze alamıyor.
Bir de meselenin “örgüt” yanı var. Nicelerinin tuttuğu ve desteklediği adam, kendi memleketinin aşiretlerine sığınıp bir çukurda saklanıyor. Gidecek yeri yok, kendisini doğum yerinin ötesine taşıyabilecek bir örgütsel varlık söz konusu olamıyor. Demek ki o alanda da, atıp tuttukları kadar değiller. Ciddiyet yokluğu hayatlarının her yanını işgal etmiş.
“Bazıları siz karşılarında diz çöktüğünüz için büyük görünürler” sözü zalim diktatörlerin her devirdeki hayranları ve bağlıları için geçerlidir. Onları yadırgamıyorum.
Asıl mesele şurada: Bu tipler nasıl hayat buluyor ve nasıl sahneye çıkıyor? Hitler için, bir Alman subayının söylediği bir söz var: “Asıl suçlu o değil, biziz. Biz normal insanlar böylesine hasta ve zalim bir diktatöre nasıl tabi olduk? Niçin gücümüzü kullanmadık ve seyirci kaldık?”
Saddam, intihar bombacılarını teşvik eden ve ödüllendiren biri. Gencecik insanları, toplumlarda ruh sağlığı diye bir şey bırakmayacak olan korkunç bir felakete acımasızca sürükleyebilen kişinin canı ne kadar tatlı. Savaşarak ve dövüşerek ölmeyi göze alamıyor. Bütün bunlar, “nefsini başkasının yerine koymak” ölçüsünün ne kadar uzağında olduğunu gösteren çelişkiler. Katliam emirleri verirken, insanları kum tanesi gibi görüyor ama, kendisi dünyanın ve hayatın merkezinde. Yaşayabilmek için her şeyi göze alıyor.
Yıllardır bölgeyi etkiledi. Birinci Körfez krizi onun getirdiği bir musibetti. İran–Irak Savaşı’nda Amerika’nın piyonluğunu yaparken yüz binlerin katlini adeta keyifle seyretti. Hiç acımadı, hiç düşünmedi, hiç hissetmedi. Oyun oynayan bir çocuk gibi rahattı. Bölgenin gelişimini engellemek için (benzerleri gibi) ne mümkünse yaptı. “Ajan mıdır acaba?” dedirtecek kadar aptalca hareket etti. Şimdiki keşmekeş manzarası da onun eseri. Böyle bir zalimi, böyle bir şaşkını, “büyük Arap romantizminin idrak ötesi tecellilerinden birine vesile olabilir” sözleriyle övenler de maalesef vardı.
Irak’ta demokrasi olur mu?
Demokrasinin kültürle bir alakası varsa olmaz. İslam değildir demokrasiye mani olan. “Algılama ve düşünerek, yorumlayarak yaşama” pratiğinin sosyal çerçevesi yok. Düşünce yok, düşünme geleneği yok, denge şuuru yok. “Ha!” deyince olacak şey değildir bunlar. “Tabii gelişme mihverinden koparılmış bölgelerin demokrasiye geçmesi kaabil değil. Geçmemesi için ne mümkünse yapılmış ise geçmesi için kısa ve orta vadede yapılacak bir şey kalmamış demektir. Batı’nın dramatik paradokslarından biridir bu. Şikayetçisi olduğu şeyler, aslında kendi eseri. Terör de öyle, Saddam da öyle.
Komplo teorileri üreterek “Saddam zaten Amerika’nın elinin altındaydı. Uygun gördüğü için şimdi ortaya çıkardı” türünden değerlendirmelerle oyalananlar, bizdeki demokrasinin niçin gelişmediğini göstermekten başka bir şeye yaramaz. Birikim yeterli seviyeye gelmemişse, tecrübelerden yararlanma kaabiliyeti de güdük kalıyor ve komplo teorileri bir eğlenceli bulmaca oyununa dönüşüyor.
Saddam basit bir figür. “Saddam gerçeği” ise derin bir yara. Saddam gerçeğinde, sadece bölgenin değil, Batı’sıyla, Doğu’suyla bütün insanlığın dramı var. Medeniyet krizi bir kasırga gibi esmeye devam ediyor. Saddam’ın sonu belki de hiçbir şeyin sonu değil.
18.12.2003
|