|
Saddam: İşte kötü adam!
Sanırım Kruşçev’e aitti bu cümle: ‘Savaşta kahramanlara ve hainlere ihtiyaç vardır.’ Açıkçası Saddam Hüseyin’in CNN’de yayınlanan ilk görüntülerini izlediğimde ben de klasik Türk gazetecilerinin gösterdiği tepkiyi gösterdim ve size ulaştırmak üzere şöyle not aldım:
‘Meğer yalnızca heykellermiş ayakta ölen. Meğer güç ve kudret elindeyken kan kusturan, kafa tutan, diklenen, gaddarlaşan ruhlar, iktidar ellerinden gittiğinde yerin altında bir sürüngen misali yaşamayı içlerine sindirebiliyorlarmış.’ O zaman Kruşçev’in sözleri aklıma gelmemişti ve savaş psikolojisi, psikolojik savaş gibi buzdağının görünmeyen kısmını düşünememiştim.
Zira koca bir ülkeyi olmadık maceralara, acılara sürükleyen, binler, yüz binlerin kanına giren bir diktatör için sadece nefes alıp vermenin ne kadar da önemli olduğunu hayretlerle izlemiştim. ‘Ne kadar da tatlıymış canı!’ diye söylendim kendi kendime; onlarca canlı bomba Irak’ın her yerinde gözünü kırpmadan kendi canlarına kıyarken, meğerse ne kadar da tatlıymış hayat!
Araya zaman girdikçe, Amerikalılar ‘delikte sıçan gibi yaşıyordu’ dedikçe işin propaganda yönü dikkatimi çekti. Aklıma birkaç ay önce yaşanan ‘Er Jessica olayı’ geldi. Bizzat kahramanının bile neler olup bittiğini anlamadığı, anımsamadığı bir olayı, kurtuluş destanına çeviren propaganda subaylarının ‘edit’ ettiği mantık, neden Saddam’ın yakalanma sürecinde işlemesin ki?
Bakınız Saddam Hüseyin yakalandığında bir tarafında Amerikan doları çıkıyor, diğer yanında Rus Kalaşnikof’u. Kuveyt işgalinden sonra bayrağına ‘Allahu Ekber’ yazısını yazdıran diktatörün yanında ne dini kitabı ne de ülkesine ait en ufak bir şey var. Sıradan bir Orak gazetesi bile yok yani. Mars çikolataları, kurutulmuş sucuklar, muzlar, meyveler. De Niro ile Hoffman’ın başrolünü oynadığı ‘Wag The Dog’ filminde başkanın yediği haltları örtmek için kurgulanan hayali savaşlar, üretilen, olmayan kahramanlar ile ‘hainler ve kahramanlar lazım’ gerçeğini birleştirince, ‘Gerçek bize sunulduğu gibi mi?’ sorusunu soruyor insan.
Aslında ABD’nin servis yaptığı Saddam Hüseyin öyküsünden de çok ibretli manzumeler çıkarmak mümkün. Ve sonuç açısından yanlış da olmaz. Kendi halkına böcek muamelesi yapan hasta ruhlar, zamanı geldiğinde kendileri haşerat gibi aylarca yeraltında yaşamayı içine sindirebilirler. Saddam’ın bu tarzı ve tavrı Müslümanca olamaz. Sizi bilmem; ama beni irkilten, iten bu görüntüyü bir süre önce izlediğim Pianist filminde de hissetmiştim. Hani şu Oscar’a boğulan meşhur film. Sanatçı olan bir kahraman, savaş sırasında sırf yaşamak, hayatta kalmak adına fareler gibi yeraltında, mezbeleliklerde saklanıyor. Ailesi öldürülüyor, sanatı elinden alınıyor, vatanı işgal ediliyor; ama o sırf yaşama, nefes alma uğruna saklanıyor. Başarıyor da, ancak yıllar sonra rahat yatağında da olsa ölüyor nihayetinde.
Diktatörün yakalandığını açıklayan yetkilinin ‘Ladies and gentleman; we got him–Bayanlar baylar; enseledik’ dediği anda ayağa fırlayıp tekbir getirenlerin oraya özenli yerleştirilmiş gönüllü sivil subaylar olduğunu düşünüyorum nedense. Zira bu postmodern savaşlar öyle bir tuhaf ki, bir ülke bir insana karşı savaş açabiliyor. (Bakınız USA–Usame bin Ladin savaşı) Ve dünyanın en zengin ülkesi, –diğer bir süper güç SSCB’nin yıllarca alt edemediği– en fakir ülkesine saldırabiliyor. (Bakınız USA–Afganistan savaşı) Ve bu en teknolojik, güçlü ve de süper ülke koca ülkeyi birkaç günde yerle bir ettiği halde Usame’yi yakalayamıyor! Düşmanını sağ yakalarken, çocuklarını ve torunlarını kurşun yağmuruna tutuyor. Sonra öldürdüğü düşman çocuklarını makyajlayıp dünyaya servis yapabiliyor!
İçimde Saddam’a karşı zerre kadar merhamet hissi yok. Ancak bize sunulan evsiz esrarkeş diktatör görüntüsüne de kanmıyorum artık. Zira bu tür tabloları gördükçe Kruşçev’in cümleleri yankılanıyor zihnimde: ‘Savaşta kahramanlara ve hainlere ihtiyaç vardır!’
18.12.2003
|