|
Kişilik sahibi olmak
Her türlü fırtınaya rağmen, istikametini, kişiliğini ve (binnetice) kimliğini koruyarak gelişimini sürdürmek; olumsuz belirtiler göründüğünde onları akıllıca bertaraf eden otokontrol mekanizmalarını daima canlı tutmak; şahıslar için de, müesseseler için de zor iştir. Hep niyetleniyorum, şu güne kadar gerçekleşememişti.
STV, bu türlü müesseselerin güzel bir örneğini teşkil etme misyonunu hakkıyla yerine getirmek gibi bir başarının sahibidir. Şahsım adına büyük bir takdir ve minnet borcum vardı. Şimdi eda etmiş oluyorum. İtidal şartlarını titizlikle yerine getirerek böyle bir başarıyı gerçekleştirmek, bir şahsiyetlilik imtihanının kazanılmasını gerektirir. Öyle ha demekle olmaz, çırpıştırma ve heyecan bulamacı türünden tepkiselliklerle hiç olmaz. Kuşatıcı değerlendirme ve uygulama donanımlarına ve şuûruna sahip olmadan böyle bir denge müessiriyeti sağlanamaz. Bir medya patronuna bir müessesesi için “iyi cıvıttınız” sitemi yöneltilince “O aslen benim değil, devletin!” cevabını vermiş. Laf işte! Güya zaruret izahında bulunmak istiyor; ama “kişilik, demokrasi, devlet, medya...” gibi kavramların hiçbirini bilmediğini ortaya koymaktan başka bir şey yapmış olmuyor.
Hep “kimlik” kavramı konuşulur da “kişilik” pek hatırlanmaz. Halbuki bunalımlar, kimliklerin kabuğundan yahut isminden değil, “kişilik” muhtevasının keyfiyetinden doğar. (“Kişilik içeriğinin niteliğinden” demeye dilim varmadı!) Kişilik dağılmış veya çözülmüşse, en güzel kimlikler bile taşınamaz ve dik tutulamaz. Kişiliği olmayanın kimliği önem taşımaz. Fakat kişilik dokusu sağlam ise elverişli görünmeyen bazı kimlikler bile, doğru yönde farklılaşarak bütünleşme idealine yakınlaşır ve gelişir. Ne ile dokunursa dokunsun, boş çuval dik durmaz! Boş insan da öyledir. “İnsan” kimliğini ayakta tutabilmek dahi, bir “asgari kişilik sıhhati”ne bağlıdır.
Dünya piyasasındaki stratejik uygulama formülü şudur: “Kişiliğinin şartlarını ben belirleyeyim, sen hangi kimliği istersen onu benimse!” Bir insanı kişiliksiz hale getirirsen, hangi kimlik elbisesini giyiyor olursa olsun, ona her istediğini yaptırırsın. Zaten işaret arar, akacak meyil gözetir, sürüklenmeyi kendisi bekler ve “moda” adına bundan hoşlanır, prim toplama açısından da kişiliksiz şovlarından haz duymaya başlar. Asıl sonuç nedir? “Fikir üretemez, yorum yapamaz, yön verici katkı sunamaz, yozlaşmaya karşı direnemez” hale getirmek.
Sonra buyrun “sevgi”yi konuşalım! Hangi zeminde, hangi iklimde; hangi mecalle, hangi ışıkla? Kişiliksiz adımın, sadece menfaati vardır, ne kadar ve nasıl var olabilirse!
Özgürlükmüş! Nefsaniyet tutsağının hürriyeti mi olur? Düşünce hürriyeti iki unsurludur: a) düşünce üretebilme hürriyeti b) üretilen hürriyeti açıklama hürriyeti. Şayet düşünce üretme hürriyeti yok ise ifade hürriyetinin kapılarını ardına kadar açabilirsiniz! Düşünebilme mecali ve cevheri kalmamış kişiliksiz bir insan, neyi üretecek de açıklama ve ifade etme ihtiyacını tatmin arzusu duyacak?
Ortada koskoca bir “yanılsama” kaba ve kestirme ifadesiyle “yalan” var. Sahne ışıkları, bir şeyleri aydınlatmak için değil, oluyormuş hissini ve varlık vehmini canlı tutmak için parıldıyor. “Geç beyim!” diyebilenler o sahnede yer alamaz ve zaten yer almak da istemez.
Peki bu gidiş nereye varacak? Asla kötümser değilim. Gerçekçi tespitler olumsuzu yansıtsa bile, kötümserliğin tutar tarafı yok. Her yalan eninde sonunda kendini bitirir; doğru teşhis de tedavi ve tashih imkânlarını kendiliğinden (bir sosyal gerçeklik halinde) harekete geçirir ve görevinizi hatırlatan bir aydınlanış lütfu halinde size yol gösterir. Yeter ki kişiliğinizi koruyun.
21.12.2003
|