|
Faydasız tartışmalar
Seçimler Kıbrıs’ta bir siyasi kilitlenme yaratmışken, yürütülen bazı tartışmalar çözüm sürecine veya Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve manfaatlerinin korumasına katkıda bulunmayabilir. Önümüzdeki günlerde her halükarda başlaması muhtemel görüşmeler öncesinde Başbakan Erdoğan’ın Denktaş’la ilgili açıklamaları Türk tarafının elini güçlendirmez. Tam tersine zayıflatır.
AK Parti hükümeti Denktaş’ın sadece danışmanlarının değil, kendisinin de değiştirilmesini istiyorsa, bunu gerçekleştirecek güçte olduğunu bilmelidir. Denktaş Ankara’ya çağrılır ve Ankara’daki hükümetin görüşleri kendisine kapalı kapılar arkasında söylenir. Böyle bir senaryoda, görüşmeleri kimin yürütmesinin istendiği de açıkça söylenmelidir. Aslında Ada’da yapılan seçim sonuçları Denktaş’ın kaybettiği anlamında yorumlanamaz. Fena halde yıpranmış ve Annan Planı tartışmaları olmasa belki de yüzde yetmiş beşe yirmi beş kaybedecek olan bir iktidar bloku kafa kafaya oy almışsa, bunu Denktaş ve Annan Planı’na karşı çıkanların kaybettiği şeklinde yorumlamak insafa sığmaz.
Ama KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının hamisi durumundaki Ankara geçen yıl bu vakitler yani seçimler yapılmadan ve iktidar bloku KKTC Meclisi’nde çok daha büyük sayısal çoğunluğa sahipken de birtakım şeyler yapabilirdi. Hâlâ da yapabilir. Seçimleri iktidar bloku yüzde yetmişler mertebesinde kazanmış olsaydı da yapabilirdi. Örneğin AK Parti hükümeti Annan Planı’na imza atılmasını istiyorsa, gerekçelerini kendi seçmenine ve Türk halkına anlattıktan sonra bunun gereğini yerine getirebilir ve getirmelidir de... Dolambaçlı yollara gerek yok.
Üstelik Kıbrıs’ta yapılacak seçimleri muhalefetin kazanmasını bekleyip, bunun sonucunda sorunun Ada halkı ve onun temsilcileriyle ‘çözülmesini’ isteme politikası sonuç vermemiştir. Dolayısıyla AK Parti inisiyatifi ele alabilir ve almalıdır. Aslında 1960 antlaşmalarının oluşturulma süreci incelendiğinde de aynı durum söz konusudur. Yani anavatan konumundaki Türkiye ve Yunanistan ile eski sömürgeci ülke olan İngiltere, Ada’da nasıl bir statüko oluşturulmasını istediklerine dair kendileri karar vermişler ve bu isteklerini Ada’daki halklara benimsetmişlerdi.
Şimdi de aynısını yapabilirler. Ayrıca Türkiye’nin en büyük kozu olan 1960 Garanti Antlaşması’nın ikinci maddesi ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın ilgili maddeleri, Kıbrıs’ın AB’ye girişiyle ilgili olarak ihlal edileceği için, Türkiye bu hükümlerden hareketle inisiyatifi ele alabilir. Ya doğrudan Annan Planı’nı imzalar ya da bir miktar müzakere ettikten ve mümkünse planın kısmen tadil edilmesini sağladıktan sonra kabul eder. Garantör ülke olarak 1960 antlaşmalarıyla elde ettiği hakların kısmen veya AB süreci içerisinde tamamen elinden gitmesine razı olur.
Buna ilaveten Yunanistan’ın tezleri doğrultusunda bir tahkimnameye imza atar ve bu tahkimname doğrultusunda Ege sorunlarını Lahey Adalet Divanı’na götürür. Ermeni soykırımını tanımak gibi başka talepler gelirse bunları da kabul eder. Çünkü Kıbrıs’ta başlayacak kırılmanın özellikle Ege’de devam edeceği ortadadır. Diğer alanlara sirayet etmesi de muhtemeldir. Ama AK Parti istiyorsa ve AB’den üyelik elde edeceğini düşünüyorsa veya bunu garanti görüyorsa, o takdirde, böyle bir siyaseti Türk halkına deklare etmek suretiyle benimseyebilir. Risklerini de üstlenir.
Kaçak güreşmeye benzeyen mevcut politika AK Parti’nin Avrupa Birliği ideallerine hizmet etmez. Tam tersine, Türkiye’nin ve dolayısıyla AK Parti’nin müzakere kabiliyetini azaltır. Sonuçta hem bir dünya tavizler verilir hem de AB’den karşılık alınamayabilir. AK Parti’nin bütün sorumluluklarıyla birlikte karar vermek zorunda olduğunun bilincinde hareket ettiğini görmeden, danışmanlar veya müzakereciler tartışmasını anlamlı bulmak oldukça zor.
22.12.2003
|