| |
Mevlânâ ve aşk
Ömrünü felsefî kitaplar arasında geçiren, yazdıklarını okurken gerçekten heyecan duyduğum dostum Senail Özkan; "Şu satırları okur musun?" diyerek önüme bir sayfası açık olan Celalettin Kışmır'ın "Mevlânâ Güldestesi" adındaki kitabını koydu. "Strasbourg Üniversitesi ve Madam Loroche sema gösterisi programını hazırlarken çok büyük bir karşı direnme ile karşılaşmışlardır.
Avrupa Milletler Camiası'nda memleketimizi temsilen görevli bulunan daimi delegemiz Nihat Dinç, bu çalışmalara açıktan açığa karşı koymuş ve sema gösterilerinin Strasbourg'da yapılmaması için bizzat gayret sarf etmiştir. Daimi delegemiz üniversiteye; "Sema gösterileri Atatürk devrimlerine aykırıdır, davet etmeyiniz, bu gösterinin burada yapılmamasını istiyorum." demiştir. Ayrıca Nihat Dinç, davetiye ve afişlerin basılıp dağılmasına da özel bir çaba sarf etmek suretiyle mani olmuştur. Tabii ki Sayın Nihat Dinç, her yıl aralık ayında, özel bir izin alınmak suretiyle yapılagelmekte olan Mevlânâ ihtifallerinden habersiz olamazdı." Herhalde Dinç ve onun gibilerin telakkilerine göre Ayasofya'yı, Süleymaniye'yi, Selimiye'yi yıkmamız gerekir; çünkü onlar da dini simgeliyorlar. Bu ne zihniyettir!.. Milletimiz bu anlayıştan kurtulmadığı sürece rahat nefes alıp veremez; dolayısıyla mecraını bulup kendisine saygı uyandıran kültür ve medeniyet üretemez.
Yeni bir "Şeb-i Arus"uyla yâd ettiğimiz Mevlânâ Hazretleri, 1273 yılının 17 Aralık'ında Rabb'ine kavuştu. Belh'te doğmuş, Konya'da yaşamış olan bu gönül insanı, yüce bir mütefekkir, yeryüzünde emsaline pek az rastlanacak kadar derin bir şairdi. Ayrı dinin, ayrı kültürün, ayrı çağın insanı olmasına rağmen geçen yıl Amerika'da Mesnevi en çok satan kitapların başındaydı. Böyle bir düşünüre, şairlerin şairine, gönül sultanına sahip olmaktan dolayı milletçe ve ümmetçe iftihar etmeliyiz. Pakistan'ın, sesi çağlar boyunca yankılanacak evladı Muhammed İkbal, uçak hava sahamıza girdiği anda ayağa kalkmış; sebebini soranlara "Mevlânâ'nın, Yunus'un ülkesine oturarak girmekten edep ederim." cevabını vermiş. Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch hayranlıkla İkbal'i okurken bir yerde; "Şeyhim Mevlânâ'dır" dediğine rastlayınca, hemen kütüphaneye koşmuş. Maalesef ondan tercüme edilmiş ancak birkaç şiir bulabilmiş; onu okuyabilmek amacıyla dilini öğrenmiş. Tabii dünyası da değişmiş. Goethe gibi insanlığın ulu zirveleri ona eğilmiş, ondan ışık almışlardır. Bunu da onur duyarak ifade etmişlerdir. Almanya'da Goethe Üniversitesi, Goethe enstitüleri var; bir Mevlânâ'ya sahip olsalardı, adına neler yapmazlardı!..
Mevlânâ "Halk"ı halk edilmiş, yaratılmış görürdü. Rabb'i nasıl istemişse, halk öyle olmuştu. Bunun için rütbesi, rengi, dili, dini ne olursa olsun, onun nezdinde bütün insanlar birdi. Elbette böyle bir telakkinin sahibi tasavvufu sadece nazariye olarak benimsemeyecek, günlük hayatına mal edecekti.
Mevlânâ, Kur'an ve hadislerin ışığında yoğurduğu ahlâk anlayışını eksiksiz yaşamış bir bilgedir. Kainatın mihrakının insan olduğunu gördü, onun telakkisinin, mantalitesinin dağa taşa yansıdığını fark etti ve ona karşı en etkili silahın cebir, şiddet değil de sevgi olduğunu kavradı. Sevginin de hoşgörü ve vefa ile beslendiğini bildi.
Müritlerinin boş zamanlarında Senai'nin Hadika'sını, Attar'ın İlahiname ve Mantık-ut-Tayr'ını okuduklarını söyleyen Hüsameddin Çelebi sözlerine, gönlünün buna razı olmadığını, sayıları hayli kabarık olan gazellerin yerine, Mesnevi tarzında kitap yazarsa müritlerinin severek okuyacaklarını ilave etmiş. Hüsameddin Çelebi sözünü bitirince, Mevlânâ sarığının arasından Mesnevi'nin ilk onsekiz beytini yazdığı kağıdı çıkarıp vermiş ve ona "Geri kalanı ben söylerim, sen yazarsın." demiş. Rivayet edildiği üzere ünlü Mesnevi böyle doğmuş.
Mevlânâ deyince aşk akla gelir; ama kanaatince o anlatılmaz sadece yaşanır. Onun için günün birinde bir müridi "Aşk, aşk diyorsunuz, aşk nedir?" diye sorunca, gülümseyerek şu cevabı vermiş: "Ben ol da bil."
22.12.2003
|