|
Popüler mi, star mı?
İngiltere’de pop star yarışması da kavgalı çıktı. Daha uygar Batı’nın ve oyunu kuranların, dünyaca ünlü otorite sayılan jüri üyeleri de çileden çıktı. İngiliz 97 kiloluk garson kızı on milyon oyla seçen halkla jürinin beğenisi çakışmadı. Türkiye’deki yarışmada da benzer krizler yaşanıyor.
Halk kendini özdeşleştirebileceği tipleri seçiyor. 50 kiloluk kızlarla değil 97 kiloluk garsonla İngiliz halkı özdeşleşebiliyor. Türk halkı da şarkı sözlerini unutan, adam öldürüp kader kurbanı sayılan ya da özürlülüğü nedeniyle sokağa çıkamayan modellerle kendini özdeş kılabiliyor.
Onların başarısını kendi başarısı gibi kutlayabiliyor. İçinden çıkan ve ona benzeyene oy atılan bu yarışma aslında “popüler olma” yarışması “star”lık içinde görünmüyor. Parlayan bir yıldız yok.
Anladığıma göre diğer ülkelerde de bu iş farklı değil. Star olanın popülerliği ile popüler olanın tanınma hali arasında çok fark var.
Star; elenirken sürekli savunma yapan ve mazeret arayan değildir, mazeretlere rağmen bütün engelleri aşacak azmi gösterendir. İradesi ve pırıldayan kumaşıyla cazibe merkezidir.
Türkiye dünyada “star” olmaya aday ülkelerden, ancak popüler değil. Hâlâ burayı develerle gezilen, çarşaflı kadınların, yoksulluğun ülkesi imajıyla ananlar çoğunlukta. Binbir renk, kültür ve dinamizmi bilinmiyor.
Türk-İslam anlayışının temsilcisi olan Mevlana’yı anlatamıyoruz. Tanımıyoruz. Müsamere düzeyinde “şeb–i arus” gecesi düzenlemekle iş bitmiyor.
Her şey yüzeysel olarak var. Her yan kopyalarla dolu. Bütün televizyon yarışma ve dizileri yabancı kopyalar, bütün markalar kopya, pazarlar iyi yapılmış kopyalarla dolup taşıyor. Üniversiteler kopya tezlerden taşmış, öğretmenler var ama bilim adamları yok. Yaratıcılık dediğimiz yeniden üretim, sentez kapımızı çalmıyor. Konsept nerede?
İndirgemeci mantık ve uygulama hayatımızı suyu çekilmiş elma gibi büzüştürüyor. Çürütüyor. Rol modeller katiller, hırsızlar, tinerciler, şiddet uygulayanlar, kadın dövenler halinde. Bir Azeri hanımın dediği kulağımda çınlıyor: “Biz Azerbeycan’da, Rusya’da filmlerde ve kitaplarda neredeyse kutsal bir yere konmuş kadın rolleriyle büyüdük.
Kadın çok önemli ve özeldi. Burada filmlerde kadınlar ya fahişe, ya dansöz ya da şarkıcı. Hayata bakıyorum bir çok doktor, profesör, mühendis, diş hekimi kadın var. Her meslekte var. Bunlar neden filmlerde, televizyonlarda yoklar.”
Kadınını bir yere koyamamış bir toplum kendine nasıl bir sentez yapacaktır? Türk kültürünü ve yaşamını zenginleştiren yüzlerce insan var. Biz bu doğru “role model”leri hiç göremiyoruz, çocuklarımıza gösteremiyoruz. Bunlara iktidar da verilmediği için hep sistemden kazınanlar.
Yalan söyleyenler, güce tapanlar ve iktidar için oynayanlar bilgiyi ezip geçiyor. Çevresini hiç merak etmeyen egolar popüler olana teslim oluyor. Popüler kitap, popüler yazar, popüler isim, güç ve iktidarla eşit tutuluyor. Hiç istemem diyen bile “yan cebime” diyor sonuçta.
Türkiye paradigma değişimi yapmak zorunda. Yeni yüzyılın paradigması güç değil, bilgi ve paylaşım. İşbirliği ve yaratıcı olma.
Kültürünün, tarihinin içinden fışkıran bir sentezi yakalayıp, yeniden kültürel üretim yapanlara bütün kapılar açılacak. Diğerleri varoş delikanlısı olarak kalacak.
Kültür ve değerler bir nehir gibi akmadıkça hayatımızda daha çok kar helvası kaşıklarız.
23.12.2003
|