Her şey, anneleri Cezayir asıllı Müslüman ve babaları Yahudi kökenli ateist avukat olan Alma (16) ile Lila (18) isimli iki genç kızın Fransa’nın başkenti Paris’te başörtüsüyle devlet okuluna geldikleri için disiplin kurulu kararıyla okuldan atılmasıyla başladı. Halbuki Fransız Danıştay’ı 1989 yılında aldığı bir kararda “açıkça başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde küçük dini sembollerin (başörtüsü ve kippa gibi) öğrenciler tarafından takılmasının laiklik ve cumhuriyet ilkeleri ile çelişmediğini daha önce açıklamıştı. Ama bazı devlet okulu yönetimleri bu kararı uygulamayarak ısrarla yasak inadını sürdürdü. Fransa’da başörtüsü ve laiklik tartışmaları yeniden alevlendi. İçinde bir Türk üyenin de bulunduğu 20 kişilik laiklik komisyonu kuruldu. Yapılan araştırma ve çalışmalar sonunda komisyon, raporunu Fransa Cumhurbaşkanı J. Chirac’a sundu. Başkan, ulusa sesleniş konuşmasında, dini sembollerin devlet okulları ve kamuda yasaklanmasını öngören yasa çıkarılmasını istedi. Arkasından Eğitim Bakanı Luc Ferry, “devlet okulları ve kamuda türban (başörtüsü) ve diğer dinlere ait haddinden fazla göze batan dini sembollerin yasaklanması” ile ilgili yasa tasarısının 2004 yılının başlarında parlamentoya sunulacağını açıklayarak tartışmaya son noktayı koydu. Ama tartışma bitecek gibi görünmüyor. Avrupa Birliği’nde anayasa çatlağından sonra bir de laiklik çatlağı açılacak gibi görünüyor. Peki nedir bu laiklik kavramı? Avrupa’da yıllar önce tartışılmasına rağmen yine gündeme geliyor. Bu yüzden, laiklik kavramını anlamak için Avrupa’nın tarihsel şartlarına bakmamız gerekiyor.
Laikliğin Avrupa süreci
İnsanlık tarihi boyunca din ve devlet arasında ilişki hep var olagelmiştir. Fakat bu ilişkilerin birbirlerinden ayrışmaya başlaması, daha doğrusu bu ilişkide devletin giderek ağırlık kazanması Avrupa’da Rönesans dönemiyle başlayan ve Reform, Aydınlanma dönemi ile devam eden bir sürecin ürünüdür. Avrupa, zihinsel devrim olarak da isimlendireceğimiz bu dönemde klasik ortaçağ dönemini temsil eden ve bir dünya görüşü olarak benimsediği evrensel Hıristiyanlık düşüncesinden koparak aklın ve bilimin rehberliğinde yeni bir paradigma oluşturmaya başladı. Bu paradigmanın temellerini belirleyen, belki de omurgasını oluşturan iki ana kavram vardı: Sekülerleşme (dünyevileşme), laikleşme ve ardılı modernleşme.
Avrupa toplumları sekülerleşme ve modernleşme neticesinde geçmişine farklı bir şekilde bakıyor, gelenek ile modern arasında keskin bir ayrım yapıyordu. Tabii ki geçmişe bu çerçeveden bakınca toplumları geri kalmışlığa iten en büyük amil, özelde Hıristiyanlık genelde din olarak görülüyordu. İşe böyle bir çıkışla başlangıç yapan sekülerlik, laiklik tartışmaları önce dinin etkisinin devlet yönetimi sahasından arındırılması ile başladı. Daha sonra diğer toplumun diğer alanlarına sıçradı. Avrupa ülkelerinde başlayan bu sekülerizasyon süreci homojen bir karakter arz etmedi. Ülkelere göre farklılıklar gösterdi. Almanya, İngiltere gibi ülkeler bu evrim sürecini içselleştirirken Hıristiyanlığa karşı çok radikal bir tavır almadı. Latin ülkelerden özellikle Fransa bu dönemi radikal bir devrimle gerçekleştirdi. Katolik Kilisesi ile devlet arasında çok sert çatışmalar oldu. Aynı zamanda Avrupa’nın bu tarihi tecrübesinden din ve devlet ilişkilerinde iki farklı model ortaya çıktı. Birisi, dine karşı önyargılı, sert ve müsamahasız laik model. Diğeri, dine karşı ilgisiz; ama taraf da olmayan seküler model. Daha sonraları modernliğin bir kurgusu olan ulus devletin dünyaya yayılmasıyla diğer devletler din ve devlet ilişkilerinde bu modelleri esas aldılar. Şimdi kendi ülkemize dönerek bu sürecin bizde nasıl yaşandığını anlamaya çalışalım. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmeye başladığı dönem, Avrupa’da siyasal ve sosyal dönüşümlerin hız kazandığı zamandı. O tarihlerde Osmanlı elitlerinin Avrupa ile kültürel teması daha çok Fransa ile olmuştu. 18. yüzyıl sonlarına doğru gerçekleşen Fransız devriminin dalgaları daha sonra Osmanlı elitlerini derinden etkilemişti.
Türkiye’de laiklik
Osmanlı’nın son döneminde başlayan modernleşme ve sekülerleşme çabaları, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte radikal bir karakter kazanmıştı. Bütün bunlar göz önüne alındığında Fransa’nın bize laiklik modeli olmasında şaşılacak bir şey yoktu. Devlet, tepeden inmeci bir yaklaşımla hızlı kararlar almış, dinin alanını belirlemişti. 1937 yılında anayasaya laiklik maddesi eklenmiş ve İnönü döneminde Türkiye’nin laiklik politikası din karşıtı tutum izlemişti. Çok partili döneme geçildiğinde bu din karşıtı politikalar zayıflasa da dine karşı temel tavır değişmemişti: Din daima tehlikelidir ve bu yüzden kontrol altında tutulması gereklidir. Türkiye’de siyasal yaşam bu tehlike yüzünden darbelerle sık sık kesintiye uğramış; ama din meselesi bir türlü çözülememişti.
21. asrın başlarında da Türkiye hâlâ laikliği ve buna bağlı başörtüsünü tartışıyor. İşin garip tarafı, insan hakları ve özgürlükleri konusunda daha objektif ve hassas olması gereken Avrupa Birliği ülkelerinden Fransa ve Almanya da laiklik ve başörtüsünü tartışıyor. Bu tartışmalar sonunda Fransa’da “Laiklik Gözlem Evi” kurularak vatandaşların laiklik karşıtı davranışları mercek altına alınıyor, militan laiklik anlayışı giderek topluma egemen oluyor. Bütün bunların temelinde ne yatıyor? Aydınlanmadan bu yana gelen dinden korkma, dine karşı önyargılı olma ve dini toplumun sosyal bir gerçeği olarak kabullenememe var. Aslında laiklik gerçeği kadar din de bir gerçek ve sosyal bir fenomen. Öyleyse laiklik bir ideoloji olarak (laisizm, sekülerizm) algılanmaz ve bir yöntem olarak kabul edilirse; devlet, din veya dinler karşısında taraf olmaz, onların özgürlük alanlarını daraltma yerine genişletirse, var olan sorunlar belki kendiliğinden hallolacak. Başka bir deyişle devlet, dinden özgürleşme değil dinin özgürleştirilmesi kaygısıyla hareket ederse sorunlara daha fazla çözüm üretecek.
Din korkulacak, ürkülecek bir fenomen veya öcü değildir. Din doğru bir şekilde öğretilmediği veya gerçek bir din eğitimi olmadığı zaman, ortaya çıkacak yanlış yorum, hurafe ve saplantılar karşımıza kâbus gibi dikilecek ve geleceğimizi karartacaktır. Doğru din anlayışı modern yaşamda bireye bilimin hâlâ açıklayamadığı evren ve insanın var oluşu gibi metafizik sorular karşısında bir anlam haritası çizmeye devam ediyor. Din, Batı’da bir dünya görüşü, bir ideoloji olarak kabul edilen sekülerizmin modern bireylerde yarattığı “anlamsızlık krizine” alternatif oluşturuyor. Batı’daki bazı din sosyologlarının iddia ettikleri gibi, sekülerleşme tezinin öne sürdüğü “dinin ölümü” gerçekleşmiyor. Aksine dünyada dine dönüş hareketleri ile bu tezin geçersizliği kanıtlanıyor.
Son tahlilde dar, katı ve dine karşı önyargılı dogmatik bir laiklik anlayışından bir sıçrama yaparak bireyin inanç ve ibadet, vicdan ve düşünce özgürlüğüne dayalı laikliğin yeni açılımları ve yorumlarının yapılmasına hem Türkiye’nin hem de Avrupa Birliği’nin ihtiyacı var.
23.12.2003
|