Çalışma hayatında bugünlerde en çok konuşulan konu kuşkusuz asgari ücrettir. Bugün uygulandığı net miktar ile 225 milyon gibi trajikomik olan asgari ücret üzerinden hemen herkes politika yapmaya çalışmaktadır. Ülkemizdeki asgari ücretin miktarı uluslararası yoksulluk sınırının altında, ILO Sözleşmesi’ne uygun değil, Avrupa Sosyal Şartı’na hiç mi hiç uymuyor. 131 sayılı ILO Sözleşmesi, asgari ücretin belirlenmesinde ‘işçinin ve ailesinin gereksinimlerinin dikkate alınması’nı ilke olarak benimsemektedir. Avrupa Sosyal Şartı da çalışanlara verilecek ücrette, ‘kendilerine ve ailelerine yeterli bir yaşam düzeyi sağlamak için adil bir ücret alma hakkı’nı vermektedir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çeşitli defalar asgari ücret ile ilgili yaptığı açıklamalar ve verdiği brüt rakamları, hükümetin asgari ücretin yükseltilmesi noktasında bir iyi niyet gösterisi olarak görmekteyiz. Başbakan’ın asgari ücretin çay–simit parası olmaktan kurtarılması ya da bir eğlence yerindeki gecelik yemek ücreti olmaktan çıkarılması yönündeki açıklama ve demeçlerini birer iyi niyet gösterisi ve insani girişim olarak değerlendirmekteyiz. Şunu öncelikle belirtmek lazımdır ki; Başbakan’ın telaffuz ettiği brüt 475 veya 507 milyon lira şeklindeki rakamlar tartışma için referans kabul edilebilir.
Komisyonunun yapısı antidemokratik
Tartışmaların toz duman yoğunluğunda gözden kaçan birkaç noktaya işaret etmek istiyorum. Bunlardan birisi, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun kendisidir. 5’i işveren, 5’i devlet ve 5’i de işçi temsilcilerinden olan komisyonun yapısı antidemokratiktir. Çünkü 15 kişilik komisyonda devlet 5 kişi ile temsil edilmektedir. Şu unutulmamalıdır ki; bugün ekonomimizde devlet büyük bir işverendir. Bu şekliyle Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda 10 işverene karşın sadece 5 işçi temsilcisi yer almaktadır. Temsil aritmetiği bu şekilde olunca, ücretin tespitinde bugüne kadar hep bu 10 kişilik büyük blokun, yani işveren ve devletin dayattığı rakamlar kabul edilerek açıklanmıştır.
Komisyonun daha reel, demokratik ve katılıma uygun bir şekilde düzenlenmesini öneriyoruz. Komisyon oluşumuna ilişkin önerimiz şu şekildedir; 7 işveren, 7 işçi ve hakem rolündeki 1 devlet temsilcisi. Bu oluşumda çalışan ve işveren kesimlerinin daha geniş katılımlı ve demokratik bir yapıda temsil edilmesinin önemi kaçınılmazdır. Kaldı ki, devlet, Ekonomik ve Sosyal Konsey’in oluşumundaki rolünü azaltma eğilimindedir.
Asgari ücretin bugüne kadarki belirleniş tarzına baktığımızda başat rolün ve son sözün devlette ve IMF programlarında olduğu görülmektedir. Eğer, ücret tespitinde hep devletin dediği olacaksa, bu komisyon neden toplanıyor? Bunu da yeniden düşünmek ve sorgulamak lazımdır.
İnsanca yaşam popülizm olamaz
Asgari ücretin tespiti aşamasında başta Başbakan olmak üzere ilgili bakanlar, işverenler, işveren örgütleri ve çalışanların temsilcileri görüş ve önerilerini açıkladılar. Asgari ücretin insanca yaşamak için gerekli bir ücret olduğu şeklindeki yaklaşımlar, maalesef insafsızca eleştirilmiş ve ‘popülizm’le suçlanmıştır.
Ülkemizin yakın dönemde yaşadığı büyük ekonomik krizlerde hiçbir fedakarlıkta bulunmayan, aksine, krizi bahane edip işçi çıkartan, devlete, ‘denetlersen kaçarım, iş güvencesi dersen atarım, kayıtdışına çıkarım’ şeklinde yaklaşımları kınıyoruz.
İşverenlere şunu da sormak istiyoruz; bugün ülkemizdeki ekonomik işleyişin yarısından fazlası kayıtdışıdır. Asgari ücretin çok düşük olduğu, sefalete eş olduğu bir durumda da işverenlerimiz kayıtdışına çok kolay yönelmekte, her ücret tespitinde kayıtdışına yönelme gibi bir tehditte bulunmaktadırlar. Siyasi iktidarın, bu şekildeki baskılara boyun eğmemesini bekliyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anayasası’nda belirtildiği üzere, ‘Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir’. Bu açıdan bakıldığında asgari ücreti en düşük düzeydeki sosyal ücret olarak algılamak ve tespit noktasında bu ölçütlere dikkat etmek gereklidir.
Asgari ücreti tek bir çalışanın emeğinin karşılığı gibi yorumlayan işveren tutumu, sosyal devlet ve sosyal toplum anlayışının karşısındadır. Bu anlamda asgari ücreti sosyal devletin ölçütü ve ‘turnusol kağıdı’ olarak görmekteyiz. Asgari ücreti bir sosyal ücret olarak görmek gerekiyor. Zira, 2002 yılında toplanan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun oy çokluğu ile alınan kararında, asgari ücretin ‘pazarlık ücreti değil, ödenmesi zorunlu en az ücret’ olduğu belirtilmiştir.
Dünya Bankası verilerine göre, günlük 1 doların (1 milyon 450 bin lira) altındaki kazanç, ‘uluslararası yoksulluk sınırıdır’. Türkiye’de asgari ücretli bir işçinin dört kişilik ailesinde kişi başına günlük 1 milyon 875 bin lira düşüyor. Buna göre, Türkiye’de 5,5 milyon kişi asgari ücretli, aileleriyle birlikte 22 milyon kişi uluslararası açlık sınırının altında yaşamaktadır.
İşverenlerimiz, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişini desteklediklerini, bu sürecin olabildiğince hızlandırılmasını isterken, AB’nin sadece ekonomik boyutunu görmek istemektedirler. Ancak özellikle Lizbon Zirvesi’nde daha da ön plana çıkan Avrupa sosyal modelini ve sosyal şartını hiç görmek istemiyorlar. Ekonomik özgürlük, sınırların ve gümrüklerin kaldırılması, çok mal ihraç etmek güzel de, üyeliğini talep ettiğimiz AB’nin özellikle son dönemlerde önemi artan ‘sosyal devlet’ modelini maalesef işverenlerimiz bilinçli olarak es geçmek istiyorlar. İşverenlerimiz, AB’nin bir normunu karpuz seçer gibi alıp diğerini bırakma lüksüne sahip değildirler.
Ülkemizle diğer ülkelerin ücret politikalarını karşılaştırdığımızda, maalesef iç açıcı bir durumla karşı karşıya kalamıyoruz. Türkiye’deki bir asgari ücretli 225 milyon lira kazanmaktadır. Burada Fransa’da çalışan bir asgari ücretlinin 2 milyar 151 milyon TL olan ücretini karşılaştırmıyoruz. Ekonomik göstergeleri bize yakın olan Portekiz’de bir asgari ücretli 630 milyon TL, Yunanistanlı işçi 892 milyon lira almaktadır.
Gelişmiş ülkelerle bile yapmadığımız bu ücret kıyaslamasına ek olarak yıllık çalışma saati sıralamasında da Türk işçisinin diğer birçok ülke işçisine nazaran neredeyse iki kat süre çalıştığını görüyoruz; Türkiye’de bir asgari ücretli yıllık 2 bin 154 saat çalışırken, İspanya’da bir işçi bin 743 saat, Fransa’da bin 561 saat, Belçika’da bin 722 saat çalışmaktadır.
Sosyal devlet nerede?
Sosyal devletin önemli göstergelerinden olan asgari ücretin üzerindeki verginin % 35–40 gibi bir düzeye indirilmesini bekliyoruz. Hükümetin bu yöndeki girişimlerini ve vergi yükünün azaltılması yönündeki sinyallerini olumlu gelişmeler olarak görmekteyiz. Diğer yönden, asgari ücretin tamamen vergiden muaf tutulması halinde işverenin, yüksek ücretli çalışanların da asgari ücretten gösterilmesi ve bu şekilde vergiden kaçınma şeklindeki bir suiistimale yol açacağını düşünüyoruz. Dolayısıyla asgari ücretin vergi dışı bırakılması hususunda bir basamağın, bir sistematiğin ve bir dengenin, tüm sosyal taraflarla birlikte değerlendirilmesinde yarar vardır.
Refah devletine giden yolda, çalışanların asgari yaşam düzeyine sahip olması, sağlıklı bir toplumsal modeli olmalıdır. Asgari ücret de bu arayışın bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Asgari ücret, yoksullukla mücadele enstrümanı olmalıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; asgari ücretin tespitinde halen devlet ve işveren dayatması vardır. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda tekelci bir işçi temsilciliği oluşumu söz konusudur. Komisyona katılan çalışan temsilcileri, bugüne kadar asgari ücret konusunda muhalefet şerhi koymak dışında, sağlam ölçütler ve kayda değer bir argüman oluşturamamıştır.
HAK-İŞ GENEL BAŞKANI
24.12.2003
|