Konfederasyonumuzun işveren kesimini temsilen yer aldığı Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 01.01.2004 tarihinden itibaren uygulanacak asgari ücret düzeylerini belirlemek üzere halen çalışmalarını sürdürmektedir. Asgari ücret tespiti, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 39. maddesi ile öngörülen, hükümet, işçi ve işveren diyaloguna dayalı yasal bir süreçtir. Bu süreçte Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun faaliyetleri ve kararı esastır.
Kanımca, asgari ücrete ilişkin olarak hükümet ve sosyal taraflarca belirtilen beyanlar, ihtiyaç duyulduğu zaman teknik açıdan yol gösterici olmanın dışına çıkmamalıdır. Komisyonun faaliyetine maddi ve manevi anlamda müdahale edilmesi, Avrupa Birliği’nin ülkemizle ilgili olarak ileri sürdüğü “yasaları yapıp bunları tam olarak uygulamamak” iddiasını haklı çıkarır ki, bu kesinlikle kaçınılması gereken bir tutumdur.
Asgari ücretin günün koşullarına göre yeniden belirlenmesi gerektiği açıktır. Bu yapılırken, çalışanların ihtiyaçları ve ekonominin gerekleri bir arada değerlendirilmeli, ayrıca mutlaka, süreçte bilgi istenen kuruluşların sağladığı teknik veriler kullanılmalıdır.
Asgari ücretin yeniden tespitinde ekonomik dengelerin ihmal edilmesi ve özellikle asgari ücretin işverene maliyetinin aşırı ölçülerde artması, işsizliği ve kayıt dışını büyütecektir. Asgari ücret artışında sorun, işçi ve işveren üzerindeki vergi ve SSK prim yükünde yoğunlaşmaktadır. Kanımca, net asgari ücretteki artış konusunda, asgari ücret üzerinden işçi ve işverence ödenen gelir vergisi ve SSK primlerinin azaltılması kritik öneme sahiptir. 1 Nisan 2004’te SSK primine esas kazancın alt ve üst sınırlarında artış yapılmaması; işveren ve işçi prim oranının belirli bir takvim içinde indirilmesi ve asgari ücrete yakın bir gelir tutarının vergiden muaf tutulması gereklidir.
İşverenin asgari ücretle ödemediği ücretin primini ödemesi, bizdeki geri kalmışlığın açık örneğidir.
Asgari ücretin tespitinde, kayıt dışı çalışmayı artırmamak, ayrıca birtakım kısıtlamalarla işsizliğin artmasına fırsat vermemek ve maliyetleri artırmamak da bu çalışmaların odak noktasını teşkil etmemelidir. Ayrıca bu ücretin tespitinde holdingler değil KOBİ’ler düşünülmelidir. Büyük kuruluşları temsil eden sivil toplum örgütlerinin “hükümetle anlaştık” deyimi ise, objektif kriterlerin tespitinden ziyade hükümete yakın olmak kaygısından ileri gelmektedir.
Bu tip davranış ve yakınlaşmaların öncelikle yasalara saygılı olması gerekir inancındayım. Bu konuda işçi ve işverenin anlaştığı bir husus vergi ve primlerin yüksekliğidir. Bugüne kadar hiçbir hükümet olayın bu yönüne eğilmeden, sadece işverene maddi yük getirmek ve maliyetleri olumsuz etkilemekle yetinmişlerdir. İş yasamız asgari ücreti tespit edecek komisyonun nasıl teşekkül edeceğini ve önüne gelecek teknik donelere göre bu kurulun yetkili olduğunu öngörmektedir.
Bu kurulla bakan veya başbakan her zaman görüşebilir, düşüncelerini tartışabilir, kurul üyelerini ikna edip düşündüğü sonuca ulaşabilir. Bu kurulla veya o kurulun seçimine yetkili kuruluşlarla temas kurmaya gerek görmeden, doğrudan sonuç tespit etmeye kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur.
Ancak “asa benim elimde, benim dediğim olur” diye yasaları istediğimiz gibi uygularsak Avrupa bizim demokrasi anlayışımıza inanmamakta haklı olur ve biz devamlı kapıdaki ricacı durumda kalmaya mahkum oluruz.
Hele böyle bir antidemokratik durumu tasdik eden sivil toplum örgütleri, yarın önlerine çıkacak ve kendilerini çiğneyerek geçecek keyfi uygulamaları şimdiden kabul etmiş, başkalarına tabi olmuş kuruluşlar olarak değerlendirileceklerdir.
TİSK YÖNETİM KURULU BAŞKANI
24.12.2003
|