İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
25.12.2003
Perşembe
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

YAZARLAR


EKREM DUMANLI e.dumanli@zaman.com.tr
 

CHP’nin İslam kültürü ile imtihanı

CHP Grup Başkan Vekili Ali Topuz, evvelki gün Meclis’te aynen şöyle diyor: İslam kültürü asla bizim öz kültürümüz değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel temelleri Türklük temeline dayanır. Bu da Anadolu kültürüdür.


Güler misin, ağlar mısın bu sözlere. Topuz’ un bu kaçıncı gafıdır; bilemiyorum. CHP yöneticileri bu tür laflarla muhalefet yaptığını sanıyor, iktidarı yıprattığını düşünüyorsa aldanıyor; çünkü bu tarz cümleler hem ilmi bir gerçekliğe dayanmıyor hem de CHP’ye zarar veriyor. Gerçi Topuz vaziyeti kurtarmak istiyor; ancak konuştukça batıyor. ‘Bu Anadolu kültürü başka kültürlerle de etkilenerek gelişmiş ve çok farklı bir boyut kazanmıştır. İslamiyet bizim kabul ettiğimiz bir dindir; ancak Arap kültürü bizim kültürümüz değildir.’ sözleriyle ne demek istediğini güya açıklıyor. Belli ki Başkan Vekili’nin kafası karışık ve kavramları birbirine karıştırıyor.

Sanki bu kargaşa solun kaderi. Ne zaman ‘inanca saygılı sol’ söylemleri mesafe alsa, iç tepkiler partiye yanlış üstüne yanlış yaptırdı.

Uzağa gitmeye gerek yok. 18 Nisan 1999 seçimleri sonrasında Deniz Baykal köşesine çekildi. Siyasete dönerken ‘Dervişler çile çekmek için kapanır, ben de iç muhasebemi yaptım.’ diyerek yeni vizyonunu ortaya koydu. 30 Eylül Kurultayı’nı kazandıktan sonra söylediği şu cümlelere dikkat edin lütfen: ‘Laikliğin dine ya da dindarlara karşı sunulması iftiradır.’ Halka mal olmak isteyen sol için doğru bir çıkış noktasıydı bu!

Aslında bu ‘değişim’ Deniz Bey için yeni değildi. 1992’de CHP yeniden açılırken kurultayda söylediği şu cümleler siyaset meydanında uzun zaman yankılanmıştı: ‘Başörtülü ile diskodaki genci barıştıracağız.’ Baykal’ın Bosna’ya gitmesi, oradaki mazlum kadınlara eşarp hediye etmesi ve soranlara eşarbı saflığın ve temizliğin simgesi olarak gördüğünü söylemesi belli bir çizginin yansımasıydı.

Deniz Bey yalnız değildi bu yolda. CHP, 99 seçimlerinde barajın altında kalmıştı. Bunda, 28 Şubat süreci içinde partinin gerilimden yana tavır koymasının ve dindar zümreleri üzmesinin de payı vardı. Baykal’ın yokluğunda partiye liderlik eden Altan Öymen ve yanındaki diğer yöneticiler (Ertuğrul Günay, İnal Batu, Haluk Özdalga, Tuncay Alemdaroğlu) 31 Aralık’ta iftara katıldı. Olay, Hürriyet’in ‘CHP’den iftar devrimi’ başlığı ile duyuruldu. Öymen, kendini NTV’de şu sözlerle savundu: ‘Zannederler ki CHP’liler din duyguları güçlü olmayan insanlardır. Ama şimdi belli ölçüler içinde, bu yanlışı düzeltme gayreti içindeyiz.’

İşte kıyamet bu açıklamalardan sonra koptu. Birilerinin ayağına basmıştı parti yönetimi. Aşırı laikçilikle suçlanan Türkan Saylan, Öymen’e ağır bir mektup yazarak ‘din sömürüsü’ suçlamasında bulundu. Oktay Akbal’ın sert yazısı, Murat Karayalçın’ın ayıplayıcı açıklaması, Fikri Sağlar’ın laiklik vurgusu vs. CHP yönetimini zor durumda bıraktı. Daha açıkçası tarih tekerrür etti. Halkla bütünleşmek için dine yakınlaşmak isteyen sol bir parti, içerden esen sert rüzgarlar neticesinde kendini ıssız bir adada buluverdi.

Önümüzde bir yerel seçim var. CHP yine sancılı. Barajın altında görünmek istemiyor. Baykal’ı dün hizipçilikle, hırçınlıkla suçlayan sol kadrolar, onu şimdi ağırbaşlı muhalefet yapmakla itham ediyor. Halbuki Türkiye çok zor bir sınavdan geçiyor; kavga çözüm değil. Duyarlı bir sol partiye ihtiyaç olduğu da kesin. Ancak görünen o ki parti içindeki bir topluluk, seçim öncesi gerilimi artırmak istiyor. Laiklik üzerinden tırmandırılmak istenen çatışmaların yanlış olduğunu anlamak için uzman olmak gerekmiyor. Muhalefet yapacağım derken İslam için ‘asla bizim öz kültürümüz değildir’ demenin mantığı var mı Allah aşkına!

25.12.2003

ŞAHİN ALPAY s.alpay@zaman.com.tr
 

Laiklik: Fransa ve ABD farkı nereden kaynaklanıyor?

Fransa’nın kamu okullarında okuyan ortaöğretim öğrencilerine başörtüsü yasağı getirme kararı, ABD yönetimi tarafından eleştirildi. Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl hazırladığı Uluslararası Din Özgürlüğü raporunu hazırlayan kurulun başkanı olan John V. Hanford şunları söyledi: “Başörtüsü konusu dahil savunduğumuz din özgürlüğünün temel bir ilkesi, başkalarını tahrik etmedikleri ve tehdit etmedikleri sürece herkesin din ve inançlarını barışçı bir şekilde, devletin müdahalesine maruz kalmadan uygulama hakkına sahip olmalarıdır.”


Bir Fransız hükümet sözcüsü Hanford’u şöyle yanıtladı: “ABD’de, okullarda uygulanan bağlılık yemini ve başka dini konularda sık sık tartışma çıkar. Siz hiç bir Fransız diplomatının ABD’deki bu iç tartışmalar üzerine yorum yaptığını duydunuz mu?” (NYT, 19 Aralık) Derken İngiliz yetkililer bu tür yasakların İngiltere’de hiç bir zaman söz konusu olmayacağını söylediler. Bu atışmaların ardında ABD ve İngiltere tarafının Irak’a saldırının İslam dünyasında uyandırdığı tepkileri dengeleme; Irak savaşına karşı çıkan Fransızlara nazaran Müslümanların inançlarına ne kadar daha saygılı olduklarını gösterme gayretinin yattığını görmemek mümkün değil.

Peki, Fransa kamu okullarında başörtüsünü yasaklarken, nasıl oluyor da ABD bunu “korunması gereken bir temel hakkın ihlali” olarak niteliyor? ABD ve Fransa, ikisi de liberal demokrati rejimlere sahip ülkeler. Kimilerinin iddialarının aksine (Bkz: Madeleine Bunting, “Çıldıran Laiklik”, Guardian, 18 Aralık / Zaman, 19 Aralık) Fransa’nın tutumu liberalizmin kaçınılmaz bir sonucu olmaktan çok uzak. Liberal felsefenin temel ilkesi, bireyin özgürlük ve özerkliğinin korunması; haklarının sınıf, millet ya da cemaat adına kısıtlanmaması. Çağdaş liberalizm birey hakları yanısıra grup haklarını da benimsiyor. (Bkz: 21.12.2002 tarihli yazım.)

Gerek ABD, gerekse Fransa siyasal boyutu açısından laikliği benzer şekilde uygulamakta. ABD kuruluşundan itibaren, Fransa da 1905’ten bu yana din ile devleti birbirinden ayırdı. ABD ve Fransa’nın laiklik uygulaması, gerek bir devlet kilisesinin bulunduğu İngiltere’den, gerekse devletin dini cemaatlere mali yardımda bulunduğu Almanya’dan hayli farklı; devletin dini denetlediği ve resmi yorumuna destek verdiği Türkiye’ye ise hiç mi hiç benzemiyor.

Din ile devletin birbirinden kesin olarak ayrıldığı ABD ile Fransa, laikliğin sosyolojik boyutu ya da laikleşme açısından oldukça farklı konumdalar. Çoğunlukla Protestan ABD, hayli dindar bir toplum; kiliseye devam oranları yüksek. Büyük çoğunlukla Katolik olan Fransa’da ise (tıpkı Protestan İngiltere’de olduğu gibi) kurumsal din hayli gerilemiş durumda; kiliseye devam oranı giderek düşüyor.

İki ülke arasındaki esas fark, hakim olan laiklik felsefesinden kaynaklanmakta. Birçoğu dini inançları nedeniyle ülkelerini terketmek zorunda kalan Avrupalılar tarafından kurulan ABD’ye hakim olan “negatif laiklik” anlayışı, Amerikan Devrimi’nin devletin inançlar karşısında eşit mesafede durmasını, bireylerin dinsel haklarına bir kısıtlama getirilmemesini öngören ilkelerine dayanıyor. Fransa’ya hakim olan anlayışın temelinde ise kilise ve ayrıcalıklarına savaş açan Fransız Devrimi’nin “pozitif laiklik” anlayışı yatıyor. Bu anlayış dinin özel alanla sınırlandırılması için devletin gerekirse dini düzenleyebileceğini ve dinsel özgürlükleri kısıtlayabileceğini öngörüyor. Fransa, 1905’te kabul ettiği kanun ile din ve devleti ayırdığı halde, pozitif laiklik felsefesi Fransız toplumunda ve elitleri arasında kuvvetle mevcut. Türk elitleri arasında yaygın laiklik anlayışı da kaynağını önemli ölçüde buradan alıyor. Türkiye ile Fransa arasındaki benzeşme de zaten bundan ibaret.

25.12.2003

AHMET SELİM a.selim@zaman.com.tr
 

Kim ne arıyor, ne istiyor?

Demokrasi, her türlü uygulamasının müşterek hüviyetiyle, bir zaruret. Çağın, zamanın zarureti. İnsanlık, bir sürü çalkantıdan sonra, hayatının bir yönüyle ilgili olarak oraya varmış. Bir bileşke halinde ortaya çıkmış. “En az kötü olan” sözü, gelişimi vurgular. Geliştirilmeye elbette ki muhtaç. Bünyesindeki zaruret de bu.


“Neyle bağdaşır, neyle bağdaşmaz” yoklamaları yanlış bir mantığın ürünü. Başlı başına bir sonuç değil demokrasi. Kıyas edilebilir birçok kültürel–fikrî ilgilerin bağlandığı değerlerle ve onların kavramlarıyla elbette ki münasebeti var. Etkileşim, tarihin en dinamik unsuru. Ama, “burada bu var, şurada bu” kıyaslamasına konu teşkil edecek bir alternatif gibi yorumlanması, bütün fikrî arayışların önünü tıkar. Bazıları geçmişte bunu çeşitli ideolojik tutkular ve bağlanışlar adına yaptı, yanlış yaptı. Şimdi anlar gibi oldular ama, bu defa da başka izah sıkıntıları içine düştüler. Çünkü “olmuyor”u görmek başkadır, “nasıl olur, oluyor?”un pozitif muhtevasını bilmek başkadır.

Türkiye demokratik gelişmesini sürdürecek. Ne kadar gayreti ve dolgunluğu olursa, o nisbette sürdürecek. Engellemek sadece geciktirmek anlamına gelir ve ödenecek bedelleri büyütür. Kimse alıp Türkiye’yi bir başka yöne sevk edemez. Değişimin ve gelişimin kuralları masa başında farklılaştıralamaz.

“Avrupa Birliği zorla getirir, bir başka zorla götürür” türünden yaklaşımlar ciddiyet taşımaz. Amerika’da bilmem nereye zorla demokrasi götüremez. O bileşkenin bir sürü unsuru var ve onları kendi şartları içinde kendi ölçülerine göre farklılaştırmadan kayda değer bir sonuç doğmaz.

Antidemokratik hevesler ve hareketlenmeler hep var oldu, şimdi de var. Sesleri çıksa da çıkmasa da onların varlığı genel dengede bir ağırlığa zaten sahip, onların yapısı zihniyeti değişmedikçe, durdurucu ve geciktirici fonksiyonları, farklı kanallarla ve metotlarla hükmünü icra edecektir. Konjonktürel dalgalanmalar, bir helezonun kurumları gibi gidip gelir ve kendi ritmi içinde yürür. O “şimdi geldi şimdi gitti” değildir. Genel dengedeki tabii seyirdir o. Siz özlere, keyfiyetlere bakın.

Oradaysan, düşüncen öyle ise, sen olumsuz katkı zerk etmenin yolunu bulursun. Kavga etmeden de bulursun. Dost geçinerek de bulursun. Uyum sağlama kamuflajı altında da bulursun. Ama genel denge, sana rağmen güçlendikçe; ağırlığın azalır ve hangi metodu denersen dene, etkisizleşmeye doğru gidersin. Yahut özünde, zihniyetinde, yapında bir gelişme olursa, bu defa olumlu katkı neşretmeye başlarsın. Yani “istersem öyle yaparım, istersem böyle” değil. Sen her türlü şeyi isteyemezsin öyle! “İsteme”nin belirleyici ve sınırlayıcı şartları var. Bir adam, şu dakikada gönül adamı gibi davranıp, bir dakika sonra zalim olabilir mi? Seciyeler ve seviyeler öyle kolay değişmez; irade burada fazla hür değildir.

Bazı insanlar vardır, bir noktada değişmeye çalışırlar. Kafa yapısı, bağlandığı değer hükümleri (yahut bazı değer hükümlerine bağlanış yorumları) değişmedikçe sen o noktada değişmez, değişemezsin kardeşim.

Şimdilerde Avrupa Birliği pek de demokratik görünmemeye başladı! Hani bize zorla tam demokrasiyi getirecekti? Yıllar önce söylemiştim: “Batı, AB’si ile ABD’si ile, bizim demokratik gelişmemizin özel engellerini ve zaaflarını, hem de demokrasi adına onaylayabilir.”

... Çok önemli bir kavşak noktasına yaklaşıyoruz. Bütün dünyada çok önemli değişiklikleri hazırlayan ve olgunlaştıran (teşhissiz) gelişmeler hem de çok gürültülü biçimde fokurdayıp duruyor. Bunu görmeden, buna hazırlanmadan, birtakım sabitelerin dar hendesesinde sıkışıp kalanların kendi aklıyla ve iradesiyle değişeceklerini sanmak boş hayaldir.

25.12.2003

HÜSEYİN GÜLERCE h.gulerce@zaman.com.tr
 

Başarı, AK Parti’nin işini zorlaştırıyor...

28 Mart’taki mahalli seçimlerin sonuçları siyasette belirleyici ve kalıcı değişimleri de beraberinde getirecek. Çünkü ufukta AK Parti için 3 Kasım genel seçimlerinden daha büyük bir başarı var. İşte bu başarı, AK Parti’nin işini zorlaştıracak. Bunun iki temel sebebi var.


1. Siyasette büyüyen partinin sıkıntıları da büyür. Büyük başın derdi de büyük olur. Gerekli tedbirler alınmazsa bu büyüklük bir süre sonra zaafların artmasına, yeni sıkıntıların ve problemlerin mayalanmasına zemin hazırlar. Menderes’in Demokrat Parti’si, Demirel’in Adalet Partisi ve Özal’ın Anavatan Partisi, “artık elli yıl iktidarda kalır” laflarının edildiği şaşaalı ve şatafatlı günlerin ardından inişe ve parçalanmaya geçmişlerdir.

AK Parti aynı kaderi paylaşmamak için tedbirler alabilir mi? Hepimiz aynı ülkenin çocukları olduğumuz, aynı havayı teneffüs ettiğimiz için şu soruya kolayca evet demek zor. Çünkü tedbirlerin kendileri zor. Bu zorlukları aşmak için kararlılık, fedakârlık, affedicilik, herkesi bağrına basma gibi söylenmesi kolay, yapılması zor erdemler gerekiyor.

Başta Sayın Erdoğan olmak üzere AK Parti yöneticileri büyümenin getireceği zaafları ve sıkıntıları aşmak için öncelikle yakın ve dar çevrenin, bir de parti tabanının etki ve baskılarını göğüslemelidirler. Bu başarılabildiği takdirde iktidarın selameti, dolayısıyla Türkiye’nin istikrarı için yapılması gereken şudur:

AK Parti yöneticileri yüreklerinin particilikle ilgili bölümüne taş basarak “paylaşma”yı bilmelidirler. Sayısal çoğunluğa bakmaksızın dürüst, kaliteli, ehil, çalışkan herkesle birlikte çalışabileceklerini samimiyetle göstermelidirler.

Bu açıdan yaklaşan belediye başkanlığı seçimleri önemli bir fırsat görülmelidir. ANAP’ın, MHP’nin, DYP’nin, DSP’nin kendi partilerine küsmüş ya da kendi partilerinden ümidini kesmiş ama ülkemiz adına kendilerinden istifade edilecek ve yukarıdaki ölçüye uyan isimlere adaylıklarda öncelik verilmelidir. Kastettiğimiz “adam ayartma” değil. Buna tenezzül bile edilmemelidir. Ama kenarda duran, asaletiyle kendisi gelemeyen nice insan, yakın çevre kuşatması delinerek aranmalı, bulunmalı ve onlara teklif götürülmelidir. Parti tabanından, elbette “biz dışımızdaki adamları koltuklara oturtmak için mi bu partiye çalıştık?” diyenler çıkacaktır. Unutulmamalı ki böyle diyenler, ne Demokrat Parti’nin, ne Adalet Partisi’nin, ne de Anavatan Partisi’nin sonunu önleyebilmişlerdir.

AK Parti, Türkiye’nin partisi olabilirse tuzaklardan, saldırılardan ve tökezlemekten kurtulabilir.

2. Mahalli seçimlerden beklenenden de daha büyük başarı ile çıkacak gibi görünen AK Parti’nin işini zorlaştıran ikinci temel sebep siyasetin bünyesiyle ilgili bir zaaftır. Maalesef Türkiye’de bugün bir muhalefet sıkıntısı var. Bu da AK Parti için iyi bir şey değil.

Merkez sağda da, merkez solda da, halkın teveccühü ile büyüyen bir muhalefet partisi maalesef yok. Resmî ana muhalefet partisi CHP’nin şöyle adam gibi bir muhalefet partisi olmasını isteyenler de giderek beklentilerinde ümitsizliğe düşüyorlar. Bir ara Sayın Baykal “Anadolu Solu” diyerek Osman Gazi’ye Şeyh Edebali’nin yaptığı vasiyeti, Yunus’u, Mevlana’yı konuşuyor, geniş bir kucaklaşmayı sol söyleme taşıyordu. Şimdilerde ise CHP’nin Ali Topuz gibi sözcüleri “İslâm kültürü asla bizim öz kültürümüz değildir” demeyi tercih ediyor.

Adam gibi bir muhalefet olmayışı da AK Parti’nin aleyhinedir ve işini zorlaştırmaktadır. Çünkü demokrasilerde belki de iktidardan daha önemlisi muhalefetin varlığıdır. Hatta muhalefetin bir alternatif olarak sırasını beklemesidir. Muhalefeti silinen bir demokraside o boşluğu doldurma heveslileri artacağı için bizim gibi, anti demokratik müdahalelerin yol geçen hanına çevirdiği ülkelerde, sistemin kazaya uğraması tehlikesi her zaman vardır.

AK Parti’nin başarıyla birlikte artan ihtiyacı, ortak akıldır. Osmanlı’da devleti yönetenlerin sırdaşları varmış. Kimseye yaranma hesabı olmayan, kimseden bir şey beklemeyen halk kurmaylarıymış onlar. Her ilde onlardan birkaç tanesini bulup dinlemek ihtiyacı duyarlarmış.

AK Parti’nin işi gerçekten kolay değil...

25.12.2003

M. NEDİM HAZAR n.hazar@zaman.com.tr
 

Fransız kalmak!

İthal kavramlar ile yerel tartışmalar yapmak ne kadar zor ise, kendi tartışma zeminimizi dışarıdan bir yerlere taşımak da o kadar anlamsız. Bu ülkede ideoloji her şeyden önce geldiği için ve ne yazık ki, politizasyon tüm zerrelerimize kadar işlediğinden olayların derinlemesine analizini yapmak ya mümkün olmuyor ya da kimse yapanları kaale almıyor.


Bu ülkede ‘Fransız kalmak’ diye bir terim var. Genelde ‘olaya yabancı olmak, uzak durmak’ anlamında kullanılıyor. Chirac’ın son açıklaması ve Fransa’da yapılması düşünülen yasakçı düzenleme eminim Fransa da dahil başka hiçbir ülkede bizdeki kadar taraf bulmamıştır.

Bazı kesimlerin şu anda avuçlarını patlatırcasına alkışladığı bu Fransa değil miydi bir süre önce Saint Lazare Metro İstasyonu’nun zeminine Genelkurmay Başkanı’mız Kıvrıkoğlu’nun resmini çiğnensin diye yapıştıran. Bugün buralardan kalkıp Paris’e kadar yorulan gazetecilerimiz o zaman ne düşünüyorlardı merak ediyorum. Ancak bu ülkede başörtüsü sorunu yıllardan beri vardır ve bu kesimden bir Allah’ın kulunun ‘Bu kızların derdi nedir?’ diye üniversite kapılarına gittiklerini, biriyle oturup görüştüklerini duymadım. Hatta tersine asayiş muhabirlerinin getirdiği resimlere altyazı ve başlık döşeyip –çok afedersiniz– ‘Kevaşe’ diye yorum yapanları da gördük.

Aslında biz ülke olarak en basit mevzuları bile abartıp, kan davasına çevirdiğimiz için çözülmüyor başörtüsü sorunu. Bu mantıkla çözülmesi de mümkün değil. Belki hem aydın, hem devlet adamı, hem de bu işi kaşıyan bazı derin kesimlerde jenerasyon değişimini beklemek gerekiyor. Yoksa, ‘Biz kendi laiklik anlayışımızdan ödün vermeyiz, gerekirse AB’ye girmeme bedelini ödeyelim’ diyebilecek kadar cüretli fikir beyan edenler bile oldu.

Konunun bir de hassas tarafı var. Eleştirirken acımasızlaşan, kendi fikriyatına göre yayın yaparken mangalda kül bırakmayan kişiler/kesimler kendilerine yönelik en küçük bir eleştiriye bile tahammül edemedikleri gibi bazen işi çarpıtmaya bile kalkıyorlar. En masum eleştiri cümlesini ‘İşte bizi hedef gösteriyor’ diyerek başka platforma çekip, kaçak güreşmeyi deniyorlar.

Oysa şahsen benim talep ettiğim şey çok basit ve de anlaşılır: Eğer türban, inanç, bilmem ne konularında Fransa örnek alınacaksa bilelim ve ona göre hareket edelim. Yok eğer bu ülkenin kendine has kuralları, kaideleri hassasiyetleri varsa bunları bilelim. Geçtik Türkiye gibi halkının kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu bir ülke ile Fransa gibi Katolizm ve Protestanlığın kan dökücülüğünün en vandal sahnelerinin yaşandığı bir Hıristiyan ülkeyi karşılaştırmayı, anlamsız bir ‘deveyim–kuşum’ oyunu oynamayı bıraksak bile çözülmeyecek sorun yok, diye düşünüyorum.

Oysa çok iyi bilmek lazım: Ne Fransa başkanı, ne YÖK başkanı ne bilmem ne başkanı, tarihin akacağı mecraya olan yönünü değiştiremez. Belki geciktirir, çok acı, üzüntü, gerginlik yaşatır ama değiştiremez. Özgürlük acıyla örülü bir yolu izler tarihin en başından beri. Bunu Fransa’nın asimilasyonda kurtuluş gören eski tüfek komünistleri de çok iyi bilirler, yakın tarihte bu milletin dinini, vatanını savunmak adına ne gibi mücadeleler verdiğini bilen alıngan popüler Türk yarı–aydınları da.

Aslında Fransız bir taraf bu örtü, inanç, sömürgecilik olayında. Kurtuluş Savaşı yıllarında ikindi çayı içmeye gelmemişlerdi güney illerimize. Bugün sırf ideolojileri uğruna kendi halkına, değerlerine Fransız kalmayı içlerine sindirenler, tek gözlü yazı dizisi, makale yayınlayanlara hatırlatmak gerekir ki, bu milletin Güney Cephesi mücadelesi, Fransızların haya timsali Anadolu kadınının örtüsüne uzattığı elin kırılmasıyla başlamıştır. Bana inanmayan açsın Sütçü İmam’ın hayatını okusun. Bugün yaşasa Erbakan gibi, birkaç yıl hapisle terbiye etmeye kalkar mıydık Koca Sütçü’yü?

25.12.2003

İSKENDER PALA i.pala@zaman.com.tr
 

Türk’ün kara talihi ve beyaz rengi

Osmanlı tarihinde Celalî ayaklanmaları olarak bilinen ve bilhassa XVI. yüzyıldan sonra sık sık tekrarlanan isyanların bazıları hiç şüphesiz Anadolu'daki Türk varlığının devleti ele geçirmiş olan devşirme anlayışa başkaldırısı gibi de anlaşılabilir.


Elbette devlete isyan eden veya kişisel çıkarları etrafında eşkıya toplayarak devran sürmek isteyen Celalî liderleri vardı ve Osmanlı vezirlerinin bunlar üzerine ordu göndermeleri haklı gerekçelere dayanıyordu; ne var ki zaman zaman gerek devşirme vezirlerin ard niyetleri, gerekse Anadolu'daki sosyal hareketlenmeler bu isyanların farklı biçimde yorumlanarak gizli hesaplaşmalara ve devlette çeteleşmiş menfaat çatışmalarına da dönüştürüveriyordu. Anadolu'dan bakıldığında bir devşirme zulmü gibi görünen bazı uygulamaların merkezden bakıldığında da çok zaman bir hakimiyet mücadelesi ve otorite gayreti fotoğrafını vermesi kaçınılmazdı. Anadolu'daki her Celalî ayaklanmasına bu gözle bakılamazsa da, arada sırada ihtilal çapında Türklük gayretinin peşine düşüldüğü de olurdu.

Devşirme paşaların devlet içinde önemli görevler almaları bir yandan Osmanlı'nın özgürlükçü ve komplekssiz bir devlet olduğunu gösterse de diğer yandan bunlar arasında gizli emeller ve ard niyetlerle devletin içini oyma fikri taşıyanlar çıkabiliyordu. Yetkiyi kullananlar gizli emellere hizmet eder konuma gelince ister istemez kendini ülkenin sahipleri görenler de buna karşı çıkacak ve güçler çarpışmaya başlayacaktır. Osmanlı tarihinde maalesef bu çatışmalarda otorite hep halka galip gelmiş, devşirme emelleri Anadolu insanını sahnenin dışına itelemiştir. Yazık ki padişahların pek çoğu da bu tutumu kabullenmişler, yahut kabullenmek zorunda kalmışlardır.

Devşirmeliğin Osmanlı içindeki iktidar göstergesi Türkleri yetkili makamlardan uzaklaştırmakla yola çıktı. O kadar ki Türkler XVI. yüzyılın sonundan itibaren, olsa olsa en uzak vilayetlerde beylerbeyi olabiliyor, oradan merkeze yaklaştırılmadan ya azlediliyor, ya ömrünü tüketmesi bekleniyordu. Kubbealtı'ndaki Divan-ı Hümayun'da bir tek bile Türk soylu vezir bulunmuyordu. Defterdarlık, nişancılık gibi bileğinin hakkıyla yükselen Türk devlet adamları da sadrazamlıktan hep mahrum tutuluyorlardı. Öyle ki vezirlik ve sadrazamlık neredeyse Balkan devşirmeleri ile Boşnaklara özgü idi. Kanuni'nin damadı Frenk İbrahim Paşa'dan ve Sokollu'dan sonra sadrazamlığa getirilenler hep gayr-i Türk unsurlardan idiler. Osmanlı lisanında tekerleme haline getirilen bazı Türklük aleyhtarı söylemler ile Türklerin kaba, köylü, dağlı oluşlarına dair teoriler hep bu riyakar lobi tarafından üretiliyor ve hiyerarşik katmana öylece kabul ettiriliyor; bu husustaki gizli propagandaların sürekli canlı tutulmasına çalışılıyordu. O zamanın merkeze yakın elit sınıfı sayılabilecek bu lobiye mensup bir kişi, iş başına gelir gelmez, önemli mevkilere kendi soyundan, gizli dininden ve fikrinden yandaşlarını getiriyor, Türk unsuru da bir yolla çarkın içinden tasfiye etmenin yolunu arıyordu. O kadar ki XVII. yüzyıl başında bütün timar ve zeamet sistemi Türklerin elinden çıkmış, Anadolu Türklüğü gayr-i Türk unsurların tahakkümünde bırakılmıştı. Kendi yurdunda reaya konumuna düşen bu insanların, yazık ki Türkçe bilmeyen, din iman konularında zır cahil, okuması yazması bulunmaz bazı devşirme mirliva ve beylerbeyi huzurunda dert anlatmak zorunda bile kaldığı zamanlar olmuştur. Öyle ki kendisi vezirlik makamına yükselen bir devşirme, derhal memleketinden babasını, amcasını, damadını vs. yanına çağırtıyor, onu sureta kelime-i şahadet ile Müslüman yapıyor ve ertesi gün de beylerbeyi olarak atamasını imzalayabiliyordu. Vaktiyle Kur'an'ın emri gereği eşitlik isteyen, hizmetleri karşılığında mükafatlandırılma bahsini açan, bu uğurda en yüksek sesleriyle bağıranlar, iktidarı ele geçirdikten sonra aynı avazları dillendiren Türkleri duymaz oluyor, onlara eşitlik yerine tahkir, mükafat yerine gözdağı vermeyi yeğliyorlardı. Osmanlı soyunun mensuplarını bile rahatsız eden bu tutum maalesef bir tür derin devlet olarak her padişah döneminde devam edip geliyordu. Sultanların başka nedenlere bağlı olarak Türk hanımlar ile evlenmeme teamülü de onların ekmeğine yağ sürüyor, hele din ve millet gayreti güden Hürrem (Roksalan) gibi, Safiye (Safo) gibi hanım sultanların varlığıyla da destek buluyordu. Anadolu Türklüğü bu tahakküme başkaldırmak için ayaklandığı zaman da (Mesela 1599 Ağustos'undaki Karayazıcı hareketi veya tarihlere "Zorba Hareketi" olarak geçen 1603 yılı Kasım'ında İstanbul sokaklarında süren mücadele) derhal tepelenmesi için sayısız asker gönderiliyor, kurunun yanında yaş da yakılarak halkın sindirilmesi sağlanıyordu. Daha sonra bu çekişmeler Yeniçeri ile Sipahi ocağı arasına sıçrayacak, XVII. yüzyıl boyunca birbirlerini tenha yakaladıkça öldürmeye başlayacaklar ve Yeniçeriliğin kaldırılışına kadar da gizliden gizliye sürüp gidecektir.

Devşirme ideolojisinin temeli, ırk anlayışının ve milliyet duygularının henüz dillendirilmediği çağlarda, parsayı toplama adına Türk unsurunu yönetimden uzak tutma üzerine kurulmuştu ve yüzyıllarca bunda da başarılı olundu. Bunun için zamanın şartlarına göre önemli kurumlarda kendi görüşlerinde insan bulundurmayı ve özellikle de toplumu yönlendirici kurumları asla Türklere bırakmamayı yeğlediler. Zaman Türkler için Osmanlılıktan Cumhuriyet'e dönerken onların çoğunu moda dünyası, iletişim, basın, yayıncılık, gazetecilik, sinema, reklamcılık, güzel sanatların bazı kolları vs. içinde gördük. Ta ki eski saltanatın gücünü bu yolla kullanabilsinler. Bugün Cumhuriyet sayesinde iktidara gerçek Türkler sahiptir ve artık biz Osmanlı müsamahasında yeşeren o gövdelere Beyaz Türkler diyoruz. Hatta lobilerinin ekmeğine yağ sürecek biçimde zaman zaman onlara güç atfedecek böyle yazılar da yazıyoruz.

BİR KİTAP OKUDUM

Belgesel roman tadında bir anlatım ile Güneydoğu'da dökülen kardeş kanının ve bölücü terör örgütü PKK ile Mehmetçiğin amansız mücadelesinin çarpıcı öyküsü... E. Kur. Alb. Necati Ucuzsatar'ın kendi hatıraları ve Güneydoğu sorunu üzerine askerce değerlendirmelerini de içeren kitap, yazarının samimi üslubu ile dikkat çekiyor. Üçüncü cildi okuyup bitirdiğinizde, Güneydoğu olaylarının perde arkasında neler yaşandığına dair sağlam ve vatansever bir görüşünüz oluşuyor.

25.12.2003

AHMED ŞAHİN a.sahin@zaman.com.tr
 

Sakal bırakmak, kolonya kullanmak, kalitesiz kocaya katlanmak!

Geçmişte sorulmuş sorular bir daha sorulunca cevaplar da bir daha gelmiş oldu gündeme. Israrlı sorulardan bazıları:
-Sakal uzun mu kısa mı olmalı? Kimi diyor ki, sakal elle tutulacak kadar uzun olmalı, artan kısım kesilmelidir. Kimi de diyor ki, uzun sakal akılsızlık işaretidir, kısa kalmalıdır... Siz nasıl bakıyorsunuz meseleye? Ölçü nedir bu konuda?


Efendim, farklı görüşleri ifade edenler vardır. Ancak bunlardan anladığım özet bilgi şudur:

-Sakal ne uzun olmalı, ne de kısa... Belki güzel görüneni hangi türlüsü ise öyle olmalıdır! Bence konunun özeti budur. Sakalı böyle anlamamızın sebebi de şudur:

-Sakal sünnettir. Sünnet ise hep sevimli gösterilmeli, bakanların sevmeyeceği kaba sabalıkta takdim ve teşhir edilmemelidir. Bakanların yüzünü buruşturup sevimsiz bulacağı bir sakal, sünnetin aleyhinde duygu meydana getirecekse, sakal sahibi iyi düşünmelidir. Bu görüntüsüyle insanları neyin aleyhine çeviriyor, dikkat etmelidir. Sünneti sünnet aleyhine duygu meydana getirecek kaba sabalıkta göstermek her halde akla da, sünnete de uygun olmasa gerektir.

Öyle ise sakal, bakanların sevimli bulabileceği, “ben de böylesine güzel sakalı bırakabilirim” diyebileceği sevimlilikte görünmelidir. Bu sevimliliği sağlamak için sakalın hem yanlarından, hem de ucundan alınabileceğini anlatan hadisler Kütüb-ü Sitte’de mevcuttur. Bununla beraber şimdi bunları tartışma zamanında mıyız bunu da düşünmek gerekir gibi geliyor bana... Sakal bırakmak şöyle dursun, bazı kimseler 28 Şubat vak’a-i müthişe’sinden sonra bıyıklarını dahi koruyamaz hale gelmişlerdi. İşte bu sıralarda söylemişti Hekimoğlu dostum tebessüm ettiren meşhur sözünü.

-Eskiden yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal, derlerdi. Şimdi ise ne bıyık kaldı sakal, tükür tükürebildiğin kadar!..

***

Berberde tıraş kolonyası kullanan bey:

-Tıraştan sonra kolonya sürünmek mahzurlu mu? Kolonya abdesti bozar mı? Sürüldüğü yeri pis (necis) yapar mı?

-Tıraştan sonra mikropları öldürmesi için kolonya kullanmak haram olmadığı gibi, abdesti de bozmaz. Islattığı yeri de necis yapmaz... Hanefi alimlerinin çoğunluğunun görüşü budur. Şafii alimlerinin çoğunluğunun görüşü ise, daha dikkatli ve temkinli olmayı işaretlemektedir. Kolonyada bulunan alkol, karıştığı şeyi necis yapacağı görüşünden hareketle ilaç ve tedavi dışında mecbur kalmadıkça alkollü kolonya kullanılmaması tavsiyesindeler Şafii alimleri.

Şehirlerarası otobüs yolculuğumda yolculara kolonya dağıtan görevliye kolonya istemediğimi işaret edince, ‘Haram mı?’ diye sorması üzerine:

-Hayır, dedim. Ben kullanmak istemiyorum, ama kullananlara da bir şey demiyorum!.

Cevap hoşuna gitmiş olmalı ki:

-Keşke her yolcu sizin gibi olsa, dedi. Kullanmıyorsunuz; ama kullananlara da bir şey demiyor, konuyu güzel bağlıyorsunuz...

***

‘Kalitesiz kocaya katlanmak zorunda mıyım?’ diyen hanımefendiye:

Bu hayatta hemen herkes imtihandadır. Kimi, hanımından imtihanda, kimi de beyinden.. Anlattığınıza bakılırsa siz de kötü alışkanlıkları olan (kendi ifadenizle) kalitesiz beyinizden imtihandasınız. Kötü alışkanlık sahibi, memnun olarak ısrar etmez alışkanlığında. Ama ne çare ki, bir defa yakayı kaptırmış, iradeyi elinden aldırmışçasına bağımlı hale gelmiş. Her ne kadar açıkça itiraf etmeseler de vicdanlarındaki çığlıklar, yanlış yaptıkları yolunda yankılanmaktadır kalplerinde. Ne yazık ki bunu dahi itiraf edecek güçte değiller. Asıl maharet böyle biriyle yuvayı korumaktadır. Bence düşene herkes tekme atar. Bir tekme de siz atmayın. Siz bir vefa ve sadakat örneği verin. Tutup kaldırma gayretini sürdürün. “Gerçek dostluk böyle devrelerde belli olur.” deyip imtihanı kazanın. Gösterilecek sabır, tek çıkar yoldur. Kendi nefsinizde İslam’ı yaşama örneği verin, benim imtihanım da budur, diyerek cennet hanımlarının ablalığına talip olun!. Biliyorsunuz sabır kahramanı hanımlar, cennete girmekle kalmamış, cennet hanımlarının ablalığı makamına yükselmişlerdir. Hadiste cennet hanımlarının ilk ablasının Asiye validemiz olduğu haber verilmektedir. Kimdir bu Asiye Hanım, hiç dününüz mü?. Allahlık iddiasında bulunan zalim Firavn’ın hanımı?..

Bence kalitesiz kocaların hanımlarına, cennet hanımlarının ablalığı makamı görünmektedir. Faturasını ödeme sabır ve sadakati gösterirlerse tabii...

25.12.2003

FATİH URAZ f.uraz@zaman.com.tr
 

Rüştü’nün kararsızlığı...

Geçen hafta içerisinde hatırlayacağınız üzere milli kalecimiz Rüştü Reçber ile Barcelona’da röportaj yapmış ve iki günlük bir yazı dizisiyle sizlere ulaştırmıştık. O yazılarda bir noktayı bilhassa ihmal etmiştik, şimdi onu da tamamlayalım! Rüştü ile görüşmeye gittiğimizde klas kaleci tam 15 haftadan beri hasretle beklediği formasına yeni kavuşmuş olduğu için haliyle çok coşkuluydu, mutluydu. O haleti ruhiye ile söylememesi gereken bazı şeylerden de bahsetmedi değil.


Ama biz bazılarını yazımızın içine dahil etmedik. Her neyse tam bir haftadan beri diğer gazetelerde onunla ilgili çıkan yazıları da dikkatle takip ederek kendisi hakkında bazı yorumlar yapalım istedik. Bakalım görüşlerimize katılacak mısınız?

Öncelikle Rüştü henüz kendine tam anlamıyla güvenemiyor. Belki de kendine güveniyor; ama şartların neler getireceğini öngöremediği için ortaya böyle bir görüntü çıkıyor. Daha geçen hafta en az 30 gazeteci ve televizyoncunun önünde bizzat bizim sorduğumuz, “Mukavelem bitene kadar buradayım diyebiliyor musun?” sorumuza “Evet 4 sene daha buradayım.” dedikten yalnızca bir hafta sonra ne değişti ki, şimdi, “Sezon sonuna kadar Barcelona’dayım, sonrasına bakacağız.” diyor!

Evet Rüştü Barcelona’da yaşamaktan mutlu; ancak orada kaldığı müddetçe kendini fazla rahat hissedemeyeceğinin de bilincinde. Valdez tecrübesiz bir kaleci; ama ciddi bir rakip. Dahası Katalan ve seyirci onun oynamasından yana. Rüştü onunla arasında olan klas farkını uygulamalarla ispat edemezse sıkıntıdan kurtulamayacak. Her gelen kalecinin Zubizaretta ile mukayese edilmesi de cabası!

‘İyi çalışıyorum’ diyor, ona inanmak mecburiyetindeyiz. Ama ne yapsa ne etse o bir maç kalecisi. Maç kalecileri de asla müsabaka performanslarını idmanlara yansıtamazlar. Dahası kaleci hocası bir zamanlar Barca forması giymiş bir isim ve hiç de sempatik değil. Bizim ortada diye tabir ettiğimiz 5’e 2 ısınma oyunlarına o da giriyor ve öfkesinden hiçbir futbolcu kendini kurtaramıyor!

Yaklaşık 90 kez Milli Takım forması giymiş bir isim hâlâ ellerinin topa karşı olan hünerinin yarısını bile ayaklarına yansıtamıyor ise bu da üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir konu! Diğer bir nokta ise kendisini bir an önce spor kamuoyuna kabul ettirmek isterken kendi stilinin dışına çıkıyor olması! Kendin gibi oynamadıkça hata yapmaktan doğal ne olabilir ki? Ona İspanya’dayken bir tavsiye de bulunmuş ve demiştik ki, “Osmanlı donanmasının yaptığı gibi gemileri yak ki, fetihten başka şansın olmadığını bilip de rahatlayasın”. Ama söylemek tabii ki kolaydır, yapmak ise bazen imkansız derecesinde zor!

İşin en ilginç tarafı eğer bu kararsızlıklarını sık sık İspanyol basını ile de paylaşıyorsa, o takdirde Barcelona da bazı arayışlara girmeye başlar ki, o zaman da zor olan durumu daha bir giriftleşir. Geçen haftaya kadar oynamıyordu, o yüzden oynayacağı anı sabırsızlıkla bekliyor, bir taraftan da hırs yapıyordu. Şimdi ise oynamanın zevkini yeniden hissetmeye başladı. Bunun manası şu demektir, artık maazallah yeniden kulübeye dönecek olursa bu kez ona katlanabilmesi çok daha güç olacaktır!

Sözün kısası biz Rüştü’nün demeçlerinden ne yapacağına bize söylediği gibi kararlı olmadığını, günlük gelişmelere göre yeni kararlar alabileceğini anlıyoruz. Yalnız bir noktayı unutmasa iyi olur. Birçok Avrupa kulübü onu istiyor olabilir; ancak Barcelona’dan kendini kabul ettirmeden ayrılacak olursa büyük bir takıma transfer olabilmesi neredeyse imkansız. Keşke ne olursa olsun 4 sene orada kalmaya dil de değil de, beyninde ve kalbinde karar vermiş olsa! Bunun dışında bir şansının olmadığını da bir an önce anlasa!

25.12.2003

FİKRET ERTAN f.ertan@zaman.com.tr
 

Moldova’da federal rüzgarlar...

Bugünlerde bölgemizde federalizm rüzgarları esiyor. Bu rüzgarların kimisi kuvvetli, kimisi zayıf, kimisi kendiliğinden, kimisi de başka rüzgarların etkisiyle esiyor. Gürcistan, Kuzey Irak, bu rüzgarların esmeye başladığı birkaç yer. Gürcistan’da bu rüzgar zayıf, Kuzey Irak’ta ise güçlü esiyor.


Federalizm rüzgarlarının oldukça güçlü estiği bir başka ülke daha var yakın coğrafyamızda. Burası Moldova. Karadeniz’in hemen üstünde, yukarımızda bulunan bu küçük, fakir ülke aylardır federalizm rüzgarlarının kuvvetli etkisi altında savrulup duruyor.

Dört buçuk milyon nüfuslu Moldova, esasen bizim gayet güçlü ilişkilerimizin olduğu ve tarihen bize çok yakın dost bir ülke. Moldova toprakları 1812 Bükreş Antlaşması’na kadar Besarabya denen Osmanlı topraklarıydı. Osmanlı, bu anlaşmayla bu toprakları Rusya’ya terk etmiş, uzun süren Rus yönetiminden sonra Sovyetler Birliği 1924 yılında Dinyester Nehri’nin doğu kıyısında Moldova Otonom Sovyet Cumhuriyeti’ni kurmuş, daha sonra da 1940 yılında bu cumhuriyet Romence konuşan Besarabya topraklarıyla birleştirilerek ortaya Moldova Cumhuriyeti çıkarılmıştı. Moldova, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlarla müttefik olan Romanya tarafından ilhak edilmiş; ancak Sovyetler tarafından 1944 yılında yeniden ele geçirilmiş, bağımsızlığını ilan ettiği 1991 yılına kadar da Sovyet kontrolü altında kalmıştı.

Moldova, 1991’den bu yana bağımsız; ama bütünlüğünü koruyamamış bir ülke olarak yaşıyor. 1992’de merkezi yönetim ile ayrılıkçı Slavca konuşan Dinyester bölgesi arasında patlak veren iç savaştan bu yana ülke Moldova ve Transdinyester Cumhuriyeti olarak ikiye bölünmüş durumda. Transdinyester’de bugün kuvvetli bir Rus askeri garnizonu ve binlerce ton silah-cephane bulunuyor ve Rusya Transdinyester’i destekliyor, 1991’de İstanbul’da yapılan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Zirvesi’nde varılan mutabakatlara rağmen asker ve silahlarını bu ayrılıkçı cumhuriyetten bir türlü geri çekmiyor; üstelik kimsenin tanımadığı Transdinyester’i kendi siyasi, askeri ve stratejik planlarına uygun biçimde bir federasyon şeklinde yapılandırmak, bunu bütün dünyaya kabul ettirebilmek için olağanüstü çaba harcıyor.

Rusya’nın federasyon planlarının özü Kozak Belgesi ya da Mutabakatı denen asimetrik bir federasyonu öngörüyor. Buna göre sözde kuvvetli bir merkezi yönetim yapısı içinde neredeyse bağımsız iki bölge olacak ve Rusya kendi nüfuzu altındaki Transdinyester’de silahlı kuvvet de bulundurabilecek. Başkan Putin’in Başkanlık Müsteşar Yardımcısı Dimitri Kozak tarafından hazırlanan bu federasyon planı yakın zamana kadar AGİT ve Amerika tarafından da bir ölçüde desteklenmiş bir plandı ve bu plan, neredeyse taraflar tarafından kabul de ediliyordu.

Plan geçen ay sürpriz bir şekilde AGİT ve Amerika tarafından geçerli bulunmadı, kısacası reddedildi. Planı savunan ve az kalsın imzalayacak olan Moldova’nın komünist başbakanı Vladimir Voronin de imzadan son anda vazgeçti ve Rusya’yı karşısına almak zorunda kaldı.

Planın rafa kaldırılmasında Moldova’nın başkenti Kşinyev’de yapılan plan aleyhtarı büyük gösterilerin önemli rol oynadığı söylenebilir; ama herhalde AGİT ve Amerika’nın son anda planı reddetmeleri bana göre belirleyici faktör oldu. Nitekim, Voronin, AGİT Başkanı Jaap de Hoop Scheffer ile yaptığı bir telefon görüşmesinden hemen sonra imzadan vazgeçtiğini, federasyon planının Avrupa Birliği ile yapılacak koordinasyona kadar ertelendiğini açıkladı ve böylece bize federasyon planının ancak Avrupa Birliği (AB) onayı alınması halinde yeniden gündeme gelebileceğini ima etti. Esasen yakından tanıdığımız Günter Verheugen de bu işin içinde; çünkü o da planın gündemde olduğu sıralarda Kşinyev’deydi.

Moldova’nın federasyon planı artık gündemde değil; bazı konularda anlaşma olana kadar da olmayacak; ayrıca planın değişmesi de güçlü bir ihtimal olarak ortada duruyor; ama Moldova konusu bir bütün olarak daha çok ele alınacak; hem AGİT, hem Amerika ve hem de AB tarafından...

Ben Dışişleri ve Bakan Gül’ün yerinde olsam Moldova, federasyon planı ve bunlarla ilgili olarak AGİT, Amerika ve AB’nin manevralarını iyi izler, bunlardan sonuçlar çıkarırdım.

25.12.2003

İBRAHİM KIBRIZLI i.kibrizli@zaman.com.tr
 

Başbakan bastırıyor; ama kolay değil...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, asgari ücretin, dört kişilik bir ailenin geçinmesi için gerekli olan aylık gelirin bile çok gerisinde kaldığını ve dolayısıyla iyileştirme yapılmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmaya göre aylık geliri 290 milyon TL ve altı olan aileler yoksul olarak tanımlanıyor. Asgari ücretin aylık net 226 milyon TL olduğu çalışma hayatında Başbakan’ın bu yaklaşımına katılmamak mümkün değil.


Yaklaşık 5,5 milyon kişiden fazla insanın asgari ücret üzerinden çalıştığı Türkiye’de, demek ki 15 milyon kişi veya 3,5 milyon aile yoksulluk sınırının altında bir gelire sahip. Bu kişi veya ailelerin aylık gelirlerinin en azından yoksulluk sınırı seviyesine getirilebilmesi için net asgari ücretin yüzde 30 oranında artırılması gerekiyor.

Bugün neti 226 milyon TL olan aylık asgari ücretin, vergisi ile SSK ve İşsizlik Sigortası Primleri İşveren Katkı Payı dahil, işverene maliyeti 427 milyon TL. Bu durum da brüt asgari ücretin, çalışan ve işverene binen vergi ve diğer sosyal yükler dahil, 520 milyon TL olması lazım. Kısacası net asgari ücrete yapılacak yüzde 30 oranındaki bir artışın işverene yüzde 53 oranında ilave yük bindireceği açık. Buna hiçbir işverenin kolaylıkla ‘evet’ demesi beklenilmemeli.

İktidarın 2004 yılı enflasyon ve büyüme hedeflerinin yüzde 12 ve yüzde 5 oranlarında olduğu biliniyor. Öyle ise enflasyon ve refah payı dahil, net asgari ücretin yüzde 17 artırılması için brüt asgari ücrete yüzde 20’lik bir artış verilmeli. Kaldı ki, bu artışın tüm kesintiler dahil işverene getireceği ek maliyet yüzde 42 oluyor. Yine de bu artışa işverenin ses çıkartmayacağı varsayılabilir. Bunun üzerinde yapılacak bir artışa işveren kesiminden ciddi tepki geleceği hesaplara dahil edilmeli...

Öyle ise kırmadan dökmeden, asgari ücretle geçinenlerin aylık gelirlerinin en azından yoksulluk sınırı seviyesine çekilmesi devletin aradaki farkı üstlenmesi ile mümkün. Bu ise devletin asgari ücretle çalışan her bir çalışanı aylık 135 milyon TL sübvanse etmesi anlamına geliyor. Bu uygulamanın asgari ücretle çalışan 5,5 milyon kişi için devlete getireceği aylık toplam yük 742,5 trilyon TL’yi buluyor. Böyle bir işlemin devlete yıllık maliyeti ise 8,7 katrilyon TL.

Bir adım daha ileri gidelim ve net asgari ücretin Başbakan’ın isteği olan 350 milyon TL’ye yükseltildiğini düşünelim. Eğer net asgari ücret, aradaki fark devlet tarafından karşılanmak kaydıyla bugünkü aylık net 226 milyon TL’den 350 milyon TL’ye yükseltilirse o zaman devletin kasasından çıkması gereken rakam yıllık 11 katrilyon TL’yi buluyor.

Ortada, yeterli tasarruf yapamadığı ve gelirleri giderlerini karşılamadığı için bütçesi sürekli açık veren, bu açığı da içeriden ve dışarıdan borçlanarak zar zor kapatan bir devlet var. Bu şartlar altında devletten tüm bunlara ilave bir de böyle bir yükün üstlenilmesi beklenemez.

Diyelim ki her türlü olumsuzluğa rağmen, sosyal getirisi nedeniyle yük üstlenildi ve Başbakan’ın dediği gerçekleştirildi. İşte o zaman ekonominin bozulan dengelerini düzeltme adına çekilen tüm sıkıntıların karşılığı olan göreceli ekonomik kazanımların kaybedilmesi gibi bir tehditle karşı karşıya geliyoruz demektir...

Ne işvereni ne de devleti zora sokmadan, hem Başbakan’ın isteğinin gerçekleşmesi hem de asgari ücretle geçinenlerin durumlarının iyileştirilmesi aslında mümkün. Bunun için, basit bir uygulama değişikliğine gidilerek, SSK prim hesaplamasında alt sınır olarak kabul edilen rakamın asgari ücretle eşitlenmesi yeterli...

25.12.2003

FİKRİ TÜRKEL f.turkel@zaman.com.tr
 

OTİM Grubu ve Atilla Artam

Tüzel kişiliği olmayan, belli anlayış ve amaçtaki kişilerin bir araya gelmesine ‘grup’ adı veriliyor. Bunların en eskisi Taksim Grubu’dur. Marmara Grubu, Fatih Grubu, Boğaziçi Grubu adıyla başkaları da çıktı. Son beş altı yıldır ‘platform’ veya ‘hareket’ adlarıyla organize oluyor değişik gruplar. Çünkü “grup” art anlamlar yüklemeye başladı bu nevi birlikteliklere. Taksim Grubu’ndan sonra kurulan grubun OTİM Grubu olduğunu biliyor muydunuz?


OTİM, Beşiktaş-Fulya’daki OTİM’de bir araya gelmelerinden bu adı almıştı. 10 yıldır da toplanmıyordu. Geçen cuma günü grup tekrar toplanmaya başladı.

OTİM, rahmetli Turgut Özal’ın verdiği bir fikir. Fuar ve sergiye alışık olmayan Türk sanayii için daimi sergi özelliğini uzun süre devam ettirdi. Kurucusu mimar Atilla Artam’dı. Sergi salonlarının yanı sıra konferans merkeziyle de önemli bir işlev kazanmıştı. Dahası, yurtdışından gelen önemli kişiler için gezi protokol listesindeydi. Türk sanayiinin önemli ürünleri burada görülebiliyordu. 90’lı yıllarla beraber OTİM işlevini yitirdi.

Kuruluşundan itibaren OTİM Grubu’na kimlerin devam ettiği araştırılırsa görülecektir ki, son 20 yılımızda daima etkin olmuş kişiler buranın müdavimleriydi.

Her cuma namazından sonra kurufasulyeli yemeğe icabetle başlayan etkinlik, iki saatlik bir programı kapsıyordu. Haliyle grubun, kurufasulyeden çok daha önemli özellikleri var. Sadece şunu aktarayım: Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi, Islahatçı Demokrasi Partisi’nin ünlü seçim birlikteliğinin yani “ittifakı”nın temelleri burada atıldı.

Yine Türkiye’nin ve Türk hinterlandının önemli şahsiyetleri için çoğu kere, duygu ve düşüncelerini paylaştığı bir platform oldu burası.

Atilla Artam, mimarlığının yanı sıra üniversitede yönetim dersleri de veriyordu. Aile şirketleri Aktaş’ın en popüler olduğu dönemde, yönetiminden ayrılmış ve sosyal hizmetler ve üniversite eğitimini hedefleyen çalışmalar içine girmişti.

Daha sonra kızının rahatsızlığı sebebiyle Amerika’ya yerleşmek durumunda kaldı. Bir buçuk yıl evvel gelip, Bursa’da çiftliğe yerleşti. Çiftliğini, devekuşunu tanıtan bir merkez haline getirdi. Devekuşu ürünlerinin kullanım alanlarını ve ekonomik katkısını anlatmakla geçirdi.

Bu yılın başında babası Sabri Artam, hem ilerleyen yaşını öne sürerek hem de işleri toparlaması için Atilla Artam’ı şirketlerinin başına çağırdı. Atilla Bey’in aile işlerinden ayrılalı 10 yılı geçmişti. Bir taraftan Aktaş Elektrik’e devlet el koymuş, diğer taraftan grup şirketleri değişik sebeplerle sahipsiz kalmıştı. Şimdi, Atilla Artam için yeni bir başlangıç oluyor yeni dönem. Hem OTİM hem de şirketlerin yeniden canlandırılması için kolları sıvamış durumda. Bir diyaliz merkezi ve bir Amerika-Meksika mutfağını sunduğu restoranıyla yeni alanlar seçti kendine. Geçen hafta mütevazı bir kalabalıkla başladı OTİM Platformu, yarın ve diğer cumalar da devam edecek.

Bu arada, Aktaş Elektrik’le ilgili de önemli gelişmeler bekliyor Artam’ı. El konulmasının yasal sürecinde bütün deliller Aktaş Elektrik’ten yana. Dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne intikal etmiş durumda. Devlet Planlama Teşkilatı’nın Aktaş Elektrik lehine raporu var.

Aktaş’taki imtiyaz sözleşmesi ile Uzanlar’ın imtiyaz sözleşmelerini ve el koyma usulünü karıştırmamak lazım. Şimdiye kadar Aktaş’ta açılan bütün davaları Aktaş kazanmış durumda. Karşılaştırmak için Kayseri’deki işletme hakkını incelemek ve gerek verimlilik, gerekse işletme açısından değerlendirme yapılabilir.

Öyle görülüyor ki, önümüzdeki dönemde yapılması planlanan enerji dağıtım ihaleleri başlamadan önce gündemdeki dağıtımla ilgili davalar hem birer ölçü olacak hem de bunlar çözülmeden diğerleri devredilmeyecek.

25.12.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder




GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NİHAL B. KARACA

REHBER ABİ

SAMİ USLU

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.