|
Başbakan bastırıyor; ama kolay değil...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, asgari ücretin, dört kişilik bir ailenin geçinmesi için gerekli olan aylık gelirin bile çok gerisinde kaldığını ve dolayısıyla iyileştirme yapılmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmaya göre aylık geliri 290 milyon TL ve altı olan aileler yoksul olarak tanımlanıyor. Asgari ücretin aylık net 226 milyon TL olduğu çalışma hayatında Başbakan’ın bu yaklaşımına katılmamak mümkün değil.
Yaklaşık 5,5 milyon kişiden fazla insanın asgari ücret üzerinden çalıştığı Türkiye’de, demek ki 15 milyon kişi veya 3,5 milyon aile yoksulluk sınırının altında bir gelire sahip. Bu kişi veya ailelerin aylık gelirlerinin en azından yoksulluk sınırı seviyesine getirilebilmesi için net asgari ücretin yüzde 30 oranında artırılması gerekiyor.
Bugün neti 226 milyon TL olan aylık asgari ücretin, vergisi ile SSK ve İşsizlik Sigortası Primleri İşveren Katkı Payı dahil, işverene maliyeti 427 milyon TL. Bu durum da brüt asgari ücretin, çalışan ve işverene binen vergi ve diğer sosyal yükler dahil, 520 milyon TL olması lazım. Kısacası net asgari ücrete yapılacak yüzde 30 oranındaki bir artışın işverene yüzde 53 oranında ilave yük bindireceği açık. Buna hiçbir işverenin kolaylıkla ‘evet’ demesi beklenilmemeli.
İktidarın 2004 yılı enflasyon ve büyüme hedeflerinin yüzde 12 ve yüzde 5 oranlarında olduğu biliniyor. Öyle ise enflasyon ve refah payı dahil, net asgari ücretin yüzde 17 artırılması için brüt asgari ücrete yüzde 20’lik bir artış verilmeli. Kaldı ki, bu artışın tüm kesintiler dahil işverene getireceği ek maliyet yüzde 42 oluyor. Yine de bu artışa işverenin ses çıkartmayacağı varsayılabilir. Bunun üzerinde yapılacak bir artışa işveren kesiminden ciddi tepki geleceği hesaplara dahil edilmeli...
Öyle ise kırmadan dökmeden, asgari ücretle geçinenlerin aylık gelirlerinin en azından yoksulluk sınırı seviyesine çekilmesi devletin aradaki farkı üstlenmesi ile mümkün. Bu ise devletin asgari ücretle çalışan her bir çalışanı aylık 135 milyon TL sübvanse etmesi anlamına geliyor. Bu uygulamanın asgari ücretle çalışan 5,5 milyon kişi için devlete getireceği aylık toplam yük 742,5 trilyon TL’yi buluyor. Böyle bir işlemin devlete yıllık maliyeti ise 8,7 katrilyon TL.
Bir adım daha ileri gidelim ve net asgari ücretin Başbakan’ın isteği olan 350 milyon TL’ye yükseltildiğini düşünelim. Eğer net asgari ücret, aradaki fark devlet tarafından karşılanmak kaydıyla bugünkü aylık net 226 milyon TL’den 350 milyon TL’ye yükseltilirse o zaman devletin kasasından çıkması gereken rakam yıllık 11 katrilyon TL’yi buluyor.
Ortada, yeterli tasarruf yapamadığı ve gelirleri giderlerini karşılamadığı için bütçesi sürekli açık veren, bu açığı da içeriden ve dışarıdan borçlanarak zar zor kapatan bir devlet var. Bu şartlar altında devletten tüm bunlara ilave bir de böyle bir yükün üstlenilmesi beklenemez.
Diyelim ki her türlü olumsuzluğa rağmen, sosyal getirisi nedeniyle yük üstlenildi ve Başbakan’ın dediği gerçekleştirildi. İşte o zaman ekonominin bozulan dengelerini düzeltme adına çekilen tüm sıkıntıların karşılığı olan göreceli ekonomik kazanımların kaybedilmesi gibi bir tehditle karşı karşıya geliyoruz demektir...
Ne işvereni ne de devleti zora sokmadan, hem Başbakan’ın isteğinin gerçekleşmesi hem de asgari ücretle geçinenlerin durumlarının iyileştirilmesi aslında mümkün. Bunun için, basit bir uygulama değişikliğine gidilerek, SSK prim hesaplamasında alt sınır olarak kabul edilen rakamın asgari ücretle eşitlenmesi yeterli...
25.12.2003
|