|
Fransız kalmak!
İthal kavramlar ile yerel tartışmalar yapmak ne kadar zor ise, kendi tartışma zeminimizi dışarıdan bir yerlere taşımak da o kadar anlamsız. Bu ülkede ideoloji her şeyden önce geldiği için ve ne yazık ki, politizasyon tüm zerrelerimize kadar işlediğinden olayların derinlemesine analizini yapmak ya mümkün olmuyor ya da kimse yapanları kaale almıyor.
Bu ülkede ‘Fransız kalmak’ diye bir terim var. Genelde ‘olaya yabancı olmak, uzak durmak’ anlamında kullanılıyor. Chirac’ın son açıklaması ve Fransa’da yapılması düşünülen yasakçı düzenleme eminim Fransa da dahil başka hiçbir ülkede bizdeki kadar taraf bulmamıştır.
Bazı kesimlerin şu anda avuçlarını patlatırcasına alkışladığı bu Fransa değil miydi bir süre önce Saint Lazare Metro İstasyonu’nun zeminine Genelkurmay Başkanı’mız Kıvrıkoğlu’nun resmini çiğnensin diye yapıştıran. Bugün buralardan kalkıp Paris’e kadar yorulan gazetecilerimiz o zaman ne düşünüyorlardı merak ediyorum. Ancak bu ülkede başörtüsü sorunu yıllardan beri vardır ve bu kesimden bir Allah’ın kulunun ‘Bu kızların derdi nedir?’ diye üniversite kapılarına gittiklerini, biriyle oturup görüştüklerini duymadım. Hatta tersine asayiş muhabirlerinin getirdiği resimlere altyazı ve başlık döşeyip –çok afedersiniz– ‘Kevaşe’ diye yorum yapanları da gördük.
Aslında biz ülke olarak en basit mevzuları bile abartıp, kan davasına çevirdiğimiz için çözülmüyor başörtüsü sorunu. Bu mantıkla çözülmesi de mümkün değil. Belki hem aydın, hem devlet adamı, hem de bu işi kaşıyan bazı derin kesimlerde jenerasyon değişimini beklemek gerekiyor. Yoksa, ‘Biz kendi laiklik anlayışımızdan ödün vermeyiz, gerekirse AB’ye girmeme bedelini ödeyelim’ diyebilecek kadar cüretli fikir beyan edenler bile oldu.
Konunun bir de hassas tarafı var. Eleştirirken acımasızlaşan, kendi fikriyatına göre yayın yaparken mangalda kül bırakmayan kişiler/kesimler kendilerine yönelik en küçük bir eleştiriye bile tahammül edemedikleri gibi bazen işi çarpıtmaya bile kalkıyorlar. En masum eleştiri cümlesini ‘İşte bizi hedef gösteriyor’ diyerek başka platforma çekip, kaçak güreşmeyi deniyorlar.
Oysa şahsen benim talep ettiğim şey çok basit ve de anlaşılır: Eğer türban, inanç, bilmem ne konularında Fransa örnek alınacaksa bilelim ve ona göre hareket edelim. Yok eğer bu ülkenin kendine has kuralları, kaideleri hassasiyetleri varsa bunları bilelim. Geçtik Türkiye gibi halkının kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu bir ülke ile Fransa gibi Katolizm ve Protestanlığın kan dökücülüğünün en vandal sahnelerinin yaşandığı bir Hıristiyan ülkeyi karşılaştırmayı, anlamsız bir ‘deveyim–kuşum’ oyunu oynamayı bıraksak bile çözülmeyecek sorun yok, diye düşünüyorum.
Oysa çok iyi bilmek lazım: Ne Fransa başkanı, ne YÖK başkanı ne bilmem ne başkanı, tarihin akacağı mecraya olan yönünü değiştiremez. Belki geciktirir, çok acı, üzüntü, gerginlik yaşatır ama değiştiremez. Özgürlük acıyla örülü bir yolu izler tarihin en başından beri. Bunu Fransa’nın asimilasyonda kurtuluş gören eski tüfek komünistleri de çok iyi bilirler, yakın tarihte bu milletin dinini, vatanını savunmak adına ne gibi mücadeleler verdiğini bilen alıngan popüler Türk yarı–aydınları da.
Aslında Fransız bir taraf bu örtü, inanç, sömürgecilik olayında. Kurtuluş Savaşı yıllarında ikindi çayı içmeye gelmemişlerdi güney illerimize. Bugün sırf ideolojileri uğruna kendi halkına, değerlerine Fransız kalmayı içlerine sindirenler, tek gözlü yazı dizisi, makale yayınlayanlara hatırlatmak gerekir ki, bu milletin Güney Cephesi mücadelesi, Fransızların haya timsali Anadolu kadınının örtüsüne uzattığı elin kırılmasıyla başlamıştır. Bana inanmayan açsın Sütçü İmam’ın hayatını okusun. Bugün yaşasa Erbakan gibi, birkaç yıl hapisle terbiye etmeye kalkar mıydık Koca Sütçü’yü?
25.12.2003
|