Son yıllarda Osmanlı tarihine getirilen ilginç bir yorum hiç şüphesiz “Osmanlı oryantalizmi” tezidir. Bu tez Ussama Samir Makdisi tarafından 2000 yılında neşrolunan The Culture of Sectarianism: Community, History, and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon (Mezhepçilik Kültürü: Ondokuzuncu Yüzyıl Osmanlı Lübnan’ında Cemaat, Tarih ve Şiddet) başlıklı ciddî bir kitabın ana fikrini teşkil ettiği gibi, geçen yıl aynı akademisyen tarafından Amerika’nın en prestijli akademik tarih dergisi olarak kabul edilen ve sahifelerini Ortadoğu konulu makalelere nadiren açan American Historical Review’da “Osmanlı Oryantalizmi” adı altında yayınlanan uzun bir yazı ile de ortaya konulmuştur.
Yanlı akademik çalışmalar
Geçtiğimiz günlerde vefat eden Edward Said’in yeğeni ve temel yorumlarının müdafii olan Makdisi’nin tezini bir anlamda Soğuk Savaş sonrasında gözden düşen “Osmanlı emperyalizmi” yaklaşımının post-modern bir yorumla diriltilmesi olarak tavsif etmek mümkündür. Bu tez, bilhassa, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki akademik çevrelerde derin akisler yaratmış ve başta Yemen üzerine detaylı bir araştırma yapan ve Yemen’deki Osmanlı hakimiyetini sömürgecilik olarak yorumlayan Thomas Kuhn’un çalışmaları olmak üzere çok sayıda yeni eserin ana fikrini teşkil etmiştir.
“Osmanlı oryantalizmi” tezine göre Batı’nın egemenliği altında şekillenen “modernlik” çağında her toplum kendi “Doğu”sunu yaratmış ve Batı tarafından terakki etmesi imkânsız olarak mütalâa olunan Osmanlı Devleti de kendi çevresine, bilhassa Arap eyâletlerine, benzeri bir gözlükle bakmıştır. Bu, istemeden ortaya çıkan bir bakış açısı olmayıp belli bir tercihin ürünüdür.
Bunun sonucunda ise Osmanlı Devleti ile Arap asıllı teb’asının yoğun olduğu çevresi arasındaki münasebet Batı ile Osmanlı ya da Batı metropolleri ile sömürgeler arasındakine benzer bir karakter arz etmiştir. Osmanlı oryantalizmi tezinin savunucularına göre, bu ilişkinin fikrî arka plânında “beyaz ırkın yükümü” tezine benzer “Türklerin diğer Doğulu ırklara üstünlüğü” inancı vardır.
Bu tezin, imparatorluğun, Türk unsuruna ağırlık verilmesi yolundaki ideolojik yaklaşımının Tanzimat sonrasında gitgide hız kazandığı konusundaki tespiti, şüphesiz belirli bir gerçeklik payı taşımaktadır. Ahmed Cevdet Paşa’dan Namık Kemal Bey’e kadar pek çok Osmanlı devlet adamı ve entelektüelinin eserlerinde böyle yorumlanabilecek ifadeler bulmak mümkündür.
Ancak, Türk unsurunun imparatorluk için taşıdığı ehemmiyete işaret noktasından, Arap ve diğer Osmanlı anâsırına yönelik etnik üstünlük temeline dayalı bir “medenileştirme misyonu”na, ancak zorlama ile ulaşılabilineceği gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekmektedir.
Batı’nın şekillendirdiği modernliğe ulaşmayı hedefleyen Osmanlı idarecilerinin bunu merkezileştirme çabalarıyla birleştirerek çevreyi yeniden yaratmaya giriştikleri yanlış bir tespit değildir. Fakat, bunun en azından İttihad ve Terakki hakimiyeti altındaki yıllara kadar, etnik bir renk taşıdığını iddia etmek bizi ciddî hatalara götürebilir.
Osmanlı’nın Doğu’su olmadı
Yeni modernlik ideali çerçevesinde Osmanlı merkezi tüm çevresine aynı amaçla yaklaşmış ve etnik köken ya da dinî farklılık gözetmeden aynı değişimi yaratmak istemiştir. İstanbul’a muhalefet eden Toroslar’daki Türkmen aşairi ile yeni ideallere soğuk bakan Kürt aşairi, Arnavut Malisörler, Cebel Lübnan ve Havran Dürzileri ve Yemen Zeydîleri merkezin gözünde hep benzer topluluklar olmuşlardır. Sadece Cebel Lübnan’daki Araplar ve Sana’a civarındaki Zeydiler için Osmanlı idarecilerinin kullandıkları sıfatlara bakarak bunların etnik temele dayalı bir oryantalizmin ifadelendirilmesi olduklarını söylemek mümkün değildir.
Benzer sıfatlar yukarıda belirttiğimiz gibi yerleşik olmayan ve kendilerini buna zorlayan Osmanlı merkezine direnen tüm gruplar için kullanıldığı gibi, bu tür söylemler bizatihi Batı’nın şekillendirdiği modernliğin ideal olarak benimsenmesinden sonra da ortaya çıkmış değildir. Ayrıca, Türkmen, Urban, Dağlı Arnavut gibi topluluklar için kullanılan sıfatların Türk, Arap ve Arnavut asıllı yerleşik topluluk üyesi bireylere teşmili de bizi hayalî bir etnik aşağılama söyleminden başka bir yere ulaştırmaz. Unutulmamalıdır ki, bizzat yerleşik Arap toplulukları da Urban kavramını benzer bir bağlamda kullanmakta idiler. Düzgün Türkçe konuşup yazamayan Hayreddin Paşa’nın sadaret makamına gelebildiği, modernlik sembolü pâyitahtın şehreminliğini bir Arnavut idarecinin yaptığı bir yapıda böylesi bir ilişkiden bahsedebilmek herhalde pek de kolay değildir.
Ayrıca Maruni köylerine saldıran Dürziler ile Meşrutî idare tesisine rağmen malını pazara getiren Yahudilerin üzerine tükürmek gibi gelenekleri sürdürmekte ısrar eden Zeydîlere karşı merkezin takındığı tavır, varsayılan oryantalist önyargıların pek de geçerli olmadığını ortaya koymaktadır.
Böylesi uç misâllerden yola çıkarak Osmanlı merkezinin Arapları kendi “Doğu”sunu yaratmak için kullandığını iddia etmek, temeldeki tüm akademik iyi niyete karşın, tarihsel gerçekleri zorlamanın ötesinde, günümüz Türkiye’si dışındaki Osmanlı idaresini sömürgecilik olarak takdim etmeye çalışan milliyetçi tarih tezlerinin yeniden canlandırılmasına hizmet dışında bir sonuç yaratmaz. Osmanlı modernlik tezine eleştiri getirmek, aşırı merkeziyetçi siyasetlerin doğurduğu sorunların altını çizmek şüphesiz yerindedir. Ama buradan hayalî bir oryantalizme ulaşmak, ancak yorum kabiliyetinin yüksekliği ve tarih bilgisinin azlığı ile mümkün olabilmektedir.
PRİNCETON ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
25.12.2003
|