Kıbrıs seçimlerinin üzerinden yaklaşık on gün geçti. Sadece ada için değil Türkiye için de “kader seçimi” olarak takdim edilen kritik günün ardından geçen süre yavaş yavaş “kaderin” ne olduğuna işaret ediyor. Anlaşılan o ki, siyasetin faillerinden, onların süreci okuma ve yorumlama biçimlerinden, şartlardan devşirilecek ikna edici bir akıldan bağımsız ayrıca bir kader yok. Kader; seçim öncesi öngörüler ile seçim sonrası güç ve politik iklime göre ayrı değerlendirmelere tabi kılınabilir bir metafor.
14 Aralık gece yarısı, ortadan ikiye ayrılmış değil, herhangi bir tarafın iktidarını mümkün kılacak bir tablo bile ortaya çıksaydı, hiç kimse, seçim meydanlarındaki söylemlere bakarak “kaderin” ne olduğunu şeffaf bir biçimde göremezdi. Çünkü çeşitli kereler Türkiye’deki ya da başka demokratik ülkelerdeki seçimlerden de müşahede ettiğimiz gibi, seçimlerin öncesinde ve sonrasında nispeten farklı bir akılla davranan taraflar, sorunlara ilişkin yaklaşımlarını da bir ölçüde değiştirir, perspektif farklılığından doğan bir görme biçimini her alanda sergilerler. Dolayısıyla yeni konumun şartlarından çıkartılacak olan bu “fark”, aktörlerin ne yapacağı, nasıl davranacağı konusunu belirsizleştirirken, hemen seçim gecesi “kader”in ne olacağını da bir ölçüde muallak kılar.
Yanlış eksen tartışmaları
Kıbrıs seçimleri, Annan Planı ve AB konusundaki muhtemel gelişmeler etrafında şekillendi. Ortada iki farklı irade ve dört parti vardı. UBP ve DP iktidar partileri olarak Annan Planı’nı müzakere edilemez bir plan olarak görüyorlar, adadaki Türk varlığının bağımsızlığını esas alan bir siyasi yaklaşımı dile getiriyorlardı. Buna karşılık CTP ve BDH, Annan Planı temelinde bir çözümün mümkün olduğunu, 1 Mayıs tarihindeki AB üyeliğine odaklanmış bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğini ifade ediyorlardı. Elbette her iki yanın siyasi repertuarı burada dile getirilen sade özetlemeyle mukayese edilemeyecek ölçüde zengindi ve muhtemelen taraftarlarının saatlerce bu konularda tartışmalarına yetecek ölçüde de tezler, mukabil cevaplar, “kasti iddiaları çürütecek hakikatler” üretimi gerçekleştirmişlerdi.
Herhalde üzerinde durulması gereken şudur: Bir seçimde tartışma konusu böylesine net ortaya konur ve lehte aleyhte görüşler adeta hayat memat meselesi olarak takdim edilirse, taraflar kendi haklılıklarını vurgulamak, taraftarlarını seferber etmek, ortada mütereddit hiç kimse bırakmamak, karşı tarafın kimi ikna edici tezleriyle aklı çelinebilecek gibi duran seçmenleri baskılamak ve saf değiştirmelerine mani olmak için son derece sert, uç, iyiliği ve kötülüğü sarahatle teşhis eden ve bunlara ilişkin tüm kavramları zıtlıklar biçiminde ortaya koyan ikili bir dil oluştururlar. Taraflar için burada söz konusu olan siyasal soruna ilişkin akademik ya da rasyonel bir analiz yapmak değil, onu neredeyse vesileye dönüştürecek bir gergin okuma üzerinden konumlarını tahkim edecek stratejiler oluşturmaktır. Son tahlilde böylece ekseni kaymış bir siyasal süreç tarafların akletme biçimlerini belirler. Said Halim Paşa’nın dediği gibi, “eşyadan fikre geçen” değil “fikirden hareketle eşyayı anlamaya çalışan” tuhaf bir muhakeme siyasette egemen hale gelir.
Eğer seçimlerin öncesinde ve sonrasında siyasal sürecin her aşamasında işler bu şekilde yürüseydi, herhalde gerçek dünya ile siyasetin yürüdüğü hayali ilişkiler alanı çok az yerde kesişir, siyasetten beklenen “çözüm üretme” işlevi sağlanamazdı. “Taç giyen baş akıllanır” veciz sözünün de işaret ettiği gibi, böyle olmaz, seçimlerden sonra “siyasal akıllar” seçmenle kurdukları diyalogun bir benzerini sorunların alanına taşımazlar.
Geniş tabanlı hükümet
Artık iş bitmiş, seçim süreci tamamlanmış, mevcut dil işlevini yerine getirmiştir; şimdi yapılacak olan, ortaya çıkan yeni durum “muvacehesinde” yeni bir dil geliştirmek, yeni stratejiler oluşturmaktır. Bu aşamada da seçim öncesi döneme ait tezlere atıf yapılır ve seçmene ahitleşmenin hatırda olduğu ifade edilir; ancak sonuç sağlaması mümkün olmayan bu tutumda ısrar edilmez, konum esnek hale getirilir, politika değişiklikleri “risk üstlenmek, cesaret etmek, sorumluluk duygusuyla davranmak” gibi geniş bir kesimde karşılık bulacak bir dil eşliğinde gerçekleştirilir. Esasen “ılımlı” bir konuma geçmeyi kolaylaştıran, politikadaki bu taktik değişikliklerin partiyi yeni seçmenlerle buluşturabileceğine dair bir muhasebe ile, seçmenlerin, seçim öncesi ve sonrasına ilişkin tüm bu dil oyunlarına karşı mesafeli bir anlayışla davranacağına dair tecrübe edilmiş bilgidir. Hepsinin ötesinde ise kritik konuya ilişkin bölünmüş güçlerin bu kilitlenmeyi ancak ayrı ayrı senaryolardan bir melezleme ile aşabilecekleri hususu bir ortak akıl olarak ortada durmaktadır.
Esasen böyle durumlarda değişen sadece partiler değildir, aynı zamanda seçim sonucundaki tabloyu görmüş seçmenler de bir değişime uğramıştır. Seçmenler, birinci öncelikleri olan “kendi senaryoları” pratiğe taşınamayacaksa, her iki senaryonun karmasından doğacak yeni senaryonun herkes için hakkaniyete daha uygun bir çözüm olduğu hususunu elbette takdir edecek hayat bilgisine sahiptirler.
Ayrıca, söz konusu Kıbrıs olduğunda, kendi içinde müzakere yaparak ortaya ortak bir tutum çıkartamayan bir Türk tarafının, temsilcisi kim olursa olsun, Rumlarla yetkin bir müzakereyi gerçekleştirebileceğine kim inanabilir? Bugün Kıbrıs’ta tarafları bir yeni senaryo etrafında güçlü bir iktidar oluşturmaya iten sadece siyasal sürecin cilveleri değil, aynı zamanda “nihai sorun”la ilgili kapasitelerinin sınandığı son derece çıplak bu gerçekliktir. O yüzden, Cumhurbaşkanı Denktaş’ın gönlünden geçen, Ankara’nın telaffuz ettiği “geniş tabanlı hükümet”, bir temenni ya da yol göstericilikten çok daha önce politik tarafların halihazırda kendilerini içinde buldukları şartlara ilişkin bir “kader”in ürünü olacaktır. (naci@mynet.com)
GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
25.12.2003
|