İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
26.12.2003
Cuma
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

Akademi...(Bütün Haberler)

akademi@zaman.com.tr

 

Duanın kabulüne vesile: Salavat

Soru: Peygamberimiz’e salavat getirmenin önemi nedir ve “iki salavat arasında yapılan duanın kabul olacağı” doğru mudur?
Peygamberimiz’e salavat getirilmesi, bu konuda zikredilen hadislerin yanında, Kur’an ayetiyle de sabittir: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) de pek çok hadislerinde, dua ederken kendilerine salavat getirilmesini istemiş ve bunu duanın kabulü için bir vesile olarak zikretmişlerdir.

Tirmizi’nin rivâyet ettiği bir hadiste de Peygamberimiz: “Beni hayvanına binen yolcunun maşrabası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.” (Tirmizî, Salât, 352) buyurmuşlardır. Ayrıca Hz. Übey b. Ka’b (radıyallâhu anh)’ın naklettiğine göre bir keresinde Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit önce kendisine dua (salât ü selam) okuyarak başla, dedi. (Tirmizî, Daavât, 10) Bir başka defasında Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), huzuruna gelen bir sahâbi kendisine çok salavat getirdiğini söyleyince, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o şahsa, güzel bir şey yaptığını ve bunu daha fazla yapmasını söyledi. O artırdıkça Rasulullah da onu daha fazla salavat getirmeye teşvik etti.

Bizler de bu emrin gereği olarak, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî yâd edilince salât ü selâmlardan birisiyle O’nu anmalı ve O’nu hep böyle bir tazimle yâd etmeliyiz. Eskiler, salât ü selamı teşvik eden âyet ve hadislerden hareketle birbirinden güzel salavat örnekleri ortaya koymuşlardır. Delâilü’l-hayrât ve Delâilü’n-nur en bereketli salavat örneklerinin bir araya getirildiği önemli eserlerdendir. Bu eserlere baktığımızda “Salât-ü Münciye”den, “Mişşîşiye”ye ondan “Tıbbu’l-kulûb” salât ü selamına kadar en kapsamlı tazim ve dualarla Efendimiz’in anıldığını görürüz. Ve pek çok insan da bugüne dek salât ü selamlarla alâkalı hem salât ü selam derlemiş hem de salât ü selamın faziletlerine dair pek çok eser ortaya koymuştur.

Salât kelimesi dua manasına gelmektedir ve Allah Rasulü’ne getirilen salât aynı zamanda O’na yapılmış bir duadır. Bir Arap şairinin ifade ettiği gibi “Her dua, kabulü için kanat nevinden salât ü selama muhtaçtır. Sana salâte (duaya) gelince o, kanada ihtiyacı olmadan makbuldür.” Bu mantıktan hareketle ulema, “Duanın başında ve sonunda getirilen salavat –iki makbul dua olması itibariyle– arada yapılacak duanın kabul olması için önemli bir sebeptir.” demişlerdir.

Dua, bir sırr-ı ubûdiyettir. Onun sayesinde insan, sebeplerin bütün bütün sükût ettiği bir zamanda Müsebbibü’l-esbâp olarak dualara icabet eden Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğünü, ululuğunu, azametini çok net bir şekilde görür. Esasen duada insan, aklını, gücünü ve iradesini aşan şeyleri Allah’tan ister. Yani biz çok defa dualarımızda cenneti, cennette ebediyeti, cemâlullahı müşahedeyi, Rabb’in bize teveccühünü, maiyetini, bizi yalnız bırakmamasını, bize küsmemesini yani sevdiği insanlara yaptığı muamele ile muamele etmesini isteriz ve bu istekleri de salât ü selâmla destekleriz.

Anlaşılan o ki, O’na getirilen salavat, biz onun gerçek sırrını tam bilemesek de çok önemli.. her şeyden önce, şayet O’na getirilen salavat, Allah Rasulü’nün şefaat-ı uzmâsına insanı çekip götüren birer vesileyse, insan bu konuda ne kadar hassas olsa değer. Zira “O’na yaklaşmaya vesile arayın.” (Mâide, 5/35) âyeti, Allah’a yaklaşmak için vesileleri kullanmamızı emretmektedir. Allah Rasulü’ne salât ü selam bu mevzuda önemli bir vesile ise, insan onu hiç dilden düşürmemelidir. Bu da Allah Rasulü’yle münasebetin hemen her çeşidinin Cenab-ı Hakk’ın bize ayrı bir lütfu olduğunu göstermektedir ki, bu da çok önemli bir husus olsa gerek.

Evet, Allah Rasulü’yle her münasebet bizim için Allah’ın ayrı bir lütfudur. Onun bazı yanlarını budayarak, sadece Allah’tan mesaj alıp getiren özel bir vazifeli görmek, kendi kıstaslarımızla bazı şeylerden O Zat’ı mahrum saymak demektir ki, bu da kendi mahrumiyetimizden başka bir şey değildir. Ne Hz. Ebû Bekir ne Hz. Ömer, O’na vazifesini yapıp giden herhangi bir insan nazarıyla bakmamışlardır. Sahih hadislerde nakledildiğine göre Hz. Ömer, Hz. Abbas’ın elinden tutmuş, “Allah’ım bu, senin peygamberinin amcasının eli” demiş ve Allah’tan (celle celâluhu) yağmur istemiş, yağmur da yağmıştır. Hz. Ömer gibi bir mantık insanı dahi, vesile adına böyle şeyler yapıyorsa, bu husustaki ifrat ve tefritleri yeniden gözden geçirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Hem bu açıdan bakıldığında, yukarıda geçen Ahzab, 33/56. ayetinde “Rasulullah’a salât ü selam getirin” emrini nasıl izah edeceğiz? Rasulullah’ı bir nevi postacı kabul eden zihniyete göre bu âyete karşı gelinmiş olunmaz mı? Bu nasıl İslami akideyle telif edilecektir? Hasılı bize Allah (celle celâluhu)’ın o zata verdiği pâyelere saygılı olmak düşer.

Allah, inâyet-i etemmini üzerimizden eksik etmesin. Bizi doğruya güzele iyiye tercüman kılsın. Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı kendi dar idrak çerçevelerimiz içinde değil, Allah nezdindeki o azim yeri ile kavramaya, kabullenmeye müsait hale getirsin! Ve sallallâhü alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim.

26.12.2003


 

Allah’a müteveccih olmak

Kul, her zaman Allah’a karşı çok samimi ve gönülden müteveccih olmalıdır. Aslında teveccühü yine teveccüh doğurur.

İnsan, tıpkı ayçiçeğinin güneşe bakışı gibi hep O’na bakabildiği ölçüde O’nun tecelliyatına mazhar olur. Burada esas olan gönülden müteveccih olabilmektir. Gönlünün sesini seslendiremeyenlerin ve alıcılarını maneviyata karşı kapalı tutanların o tecellilerden istifadesi zor, hatta imkansızdır.

26.12.2003


 

Nur Külliyatı

Nur Külliyatı, her seviyeden insana anlatılmaya müsaittir. Bu bakımdan bu eserler de günümüz insanının üslûbuna uygun olarak, dili çok iyi bilen bir Nur talebesi tarafından aslı korunmakla beraber önce sadeleştirilmeli, sonra da bütün dünya dillerine çevrilmelidir.

Ama bu yapılırken öz, ruh, muhteva mutlaka korunmalı ve orijini muhâfaza edilmelidir.

26.12.2003


 

Allah, azametine yakışır şekilde anlatılmalı

Srmanlık bir alanda bir ağaca dayanmış yanımda bulunan arkadaşlara Cenab-ı Hakk’ın azametini, tabiattaki hârikulâde icraatını -dilimin döndüğü nispette- anlatmaya çalışıyordum.

Allah’ın azametini misallendirmek için bir böceğin itrahatındaki hârikulâdeliği ifade ederken nereden geldiğini bilemediğim bir danaburnu önce başımda bir daire çizdi; sonra da pençeleriyle dudaklarıma yapışarak ağzımı kapattı. Can havliyle danaburnunu elimle tutup attım ve sözüme kaldığı yerden o böcek misaliyle devam ettim. Ancak, danaburnu az sonra tekrar geldi ve pençeleriyle ağzıma bir defa daha kilit vurdu. Neden sonra vicdanımda Allah’a karşı bir saygısızlık mı yaptım diye ciddi bir endişe hâsıl oldu. O anda ürperdim ve nerede hata yaptığımın farkına vardım.

Evet, Allah’ın azameti ifade edilirken verilen misaller de O’nun azametine yakışır olmalıydı. Bundan dolayı o hayvancık vazifeli kılınarak, Cenab-ı Hakk’ın azametini dillendiren misalimden dolayı gelip benim ağzımı kapatmıştı. Bu hadise, yanımdaki insanların dahi anlayıp ürperti duyacakları şekilde açık cereyan etmişti...

26.12.2003


 

Kulun Allah’la münasebeti

Mümin, hayatını belli bir seviyede programlayıp Allah’la olan münasebetini kavi tuttuğu müddetçe Cenab-ı Hak da onu boş bırakmaz ve onun en küçük hatalarını dahi çeşitli vesilelerle hatırlatır ve hedefinden sapmasına meydan vermez. Yeter ki, mümin, niyet ve hedefini O’nun yolunda hep seviyeli tutsun.

Allah, kulunun niyetine göre ve hayırlardaki devamlı cehd ve gayretinin neticesinde ona hep rahîmâne tecelli ederek, boşluklarını doldurur ve hata çizgilerini bile hayra çevirip oralardaki çirkinlikleri izale eder. Cenab-ı Hakk’ın lütufları, daima kulunun hamle ve ataklarının önündedir. Kul, sofada beklerken bile, hep pürheyecan salonun kapı aralığından gelecek lütuf ve tecellileri gözlemeli ve “Acaba ne zaman harem dairesine çağrılacağım” diye dipdiri beklemesini bilmelidir.

Bunun dışında bir de aynı sofada olup da başını sağa-sola çevirerek huzurun âdâbından uzak duranlar vardır. İşte bunlar, o heyecan ve duyarlılığı ortaya koyamadıklarından nasipsiz sayılırlar. Sevap ancak harem dairesi önünde her türlü mani, sıkıntı ve musibete rağmen sabır göstererek, dipdiri o kapıdan “gel” denmesini beklemekle elde edilebilir. Onun için her fert, iradesini zorlayarak hep harem dairesinden gelecek bu sese kulak verip beklemelidir.

26.12.2003


 

Kalbin Zümrüt Tepeleri

Kalbin Zümrüt Tepeleri, bir ziyafet sofrasıdır. Müzakere edile edile o sofranın açılımlarına gidildiği takdirde çeşit çeşit lezzetlere ulaşılır.

Bu mini eserle, insanın kendini keşfetmesi adına bir kibrit çakılmıştır. Evet insanları düşündürmeye ve hissettirmeye alıştırmak lazımdır. Bugün çokları düşünmektedir ama, madde aleminin tenteneli perdesinin arkasından habersizdirler. Eşyanın dış yüzüne takılıp kalmış ve gerçeği hakkıyla görememektedirler.

26.12.2003


 

Ehlullah ve latife

Ehlullah, Allah’a karşı edebin gereği sürekli Rabb’iyle murakabe içinde olmanın yanında bazen insanlara tatlı bir soluk aldırmak için nükteli latifelerde de bulunurlar.

.

26.12.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün haberler



 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.