İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
26.12.2003
Cuma
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi


  Yorum

“Memleketimden insan manzaraları...”

ALEV ALATLI
.



Basın odası ya da basın toplantısı türünden bir buluşma; konuk, bir köşede, karşısında dört–beş kişilik bir gazeteci/televizyoncu grubu, aralarında programı yöneten/sunan genç adam ki, konuğun davet edilmesinde dahli olmuş olmalı. Otuzlarına yakın gösteriyor. Kıyafeti, erkek sunucuların marka gömlek, çarpıcı ceket, fönlü saç şeklindeki TV statü sembollerini taşımıyor. Tersine, bir zamanların evlâdiyelik Sümerbank takımlarını anımsatıyor ki, zor geçirilmiş delikanlılık/okul yıllarına gönderme olduğu izlenimini, Türkçeyi kullanma biçimi ayrıca perçinliyor. Türkçeyi kullanma biçimi derken, sadece vurgulamaları değil, kelime/kavram hazinesinin yoksunluğundan da bahsediyorum. Konuğun özenle seçtiği kelimelerin telmihlerini kavrayamadığı için yok saymak durumunda kalıyor. Bu eksikliğini, konuğun düşüncelerinin derinliğine değil, “köhne”liğine vererek aklamak yoluna gidiyor. Ne demek istediğimi açayım: Örneğin, “Türklük” kelimesi sunucuda, saklamadığı bir öfke uyandırıyor. Kelimenin “bin yıllık bir ulus” şeklindeki olumlu ya da olumsuz telmihleri reddedilirken, konuk, Türklere “iltimas!” geçmekle suçlanıyor.

Türklük...

Bir “olgu”nun varlığının ifadesinin “iltimas”la özdeşleştirilmesi, unutulmak istenilen bir vakıa olarak algılandığını gösterir. Sunucu delikanlı, “Türklük”ün bir vakıa olduğunun anımsatılmasından hayli rahatsızdır. Ne ki, bu rahatsızlık, 70–80 kuşağı solcularının rahatsızlıklarından da farklıdır. Onlar, söz konusu “ulus”un asimile edilmesinden kaygılanırlardı. “Türklük”e, diğer ulusların aleyhine “iltimas” geçtiklerinden değil, her kim olurlarsa olsunlar, “uluslar”ın bağımsızlıklarından yana oldukları için böyle yaparlardı. ‘70li yıllarda Türkiye İşçi Partisi, TİP’in Kürt halkının “kendi kaderine kendisinin karar vermesi” gereğini savunmuş hatta parti programına almış olması da bundandır. Söz konusu sunucunun rahatsızlığı, böyle bir rahatsızlık değildi, hayır. Onunkisi, “dünya vatandaşlığı”na adeta nifak sokan Türklük kavramının hâlen unutulmamış olmasına duyduğu ve “bu zamanda!” ünlemi ile güçlendirilen öfkeydi ki, kaderin cilvesi, Türk solunun duayenlerinden birisinde patladı. “Türkler, bu genç adama nasıl bir kötülük yapmış olabilirler ki?!” sorusunu gündeme getirecek öfkeyle patladı. Programın hayli uzun olması, diğer davetlilerin tipolojileri, sunucunun onların sorularına/yorumlarına müdahalesi ya da teşviki aydınlatıcıydı. Gördük ki, sunucu, her şeyden önce, “Türklük”ten, dünyanın maddi/manevi nimetlerinden kendisine layık gördüğü payı almasını “engellediği” için ikrah getirmiştir.

Öte yandan, “ikrah” bugünden yarına gelişen bir duygu değildir. Yılların hatta asırların kötü tecrübelerinin birikimini gerektirir. Genç adam, “ikrah”la sonuçlanan Türklük tecrübesini oluşturan tarihi gerekçeleri sıralayabilmelidir ki, tutumu meşruiyet kazanabilsin. Öyle, yaptı. Kâh kendisinin, kâh diğer gazeteci/televizyoncu davetlilerin çizdikleri “Türk” portresi, “bastığı yerde ot bitmeyen” (dilerseniz, “dünyanın köprüsü Anadolu’yu /da/ bin yıldır bozdura bozdura harcayan”) bir güruh portresidir. Bu güruh ki, ne müziği müzik, ne edebiyatı edebiyat, ne hekimi hekim, ne bilimi bilim, ne Müslüman’ı Müslüman bir toplum olup, hele de bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa kimseye yaranamaz.

Yetmiş sekiz yaşında olduğunu söylediğine göre, 1925 doğumlu olması gereken konuğun belgeleyerek sunduğu düzeltmeleri, taş duvarlara çarpar, kabalık, laik yobazlık, genelde kabul gören doğruların dışında kalmak korkusu, entelektüel namusu yılların tasdikinde olan Attila İlhan’ı “romantik” olmakla, daha da vahimi “halkı aldatmak”la suçlamaya kadar varır. Evet, Attilâ İlhan’ın konuk edildiği Haber Türk programından bahsediyorum.

Attilâ İlhan, “romantik”tir, çünkü deyiş yerindeyse, Türklerden medet ummayı sürdürmektedir. Bu bağlamda, ne Cumhuriyet’ten bu yana kaydedilen ekonomik mesafe, ne buna ilişkin verdiği somut rakamlar, ne (örneğin) Türk tıbbının çağın ilerlemeleriyle başa baş gidiyor olması, ne de dünya medeniyet tarihinin seyrine dair olguların sıralanmasının, ne şunun ne de bunun, “Türklerden ikrah etmişlik duygusu”nu iyileştirmesine izin verilmeyecektir! O kadar ki, konuklardan birisi, “sömürgecilik olmadan ekonomik kalkınma olmaz” mealinde, günümüz neo–liberallerinin dahi savunmadığı ilkel bir ticaret yasasını haykırarak, Usta’yı “yalan söylüyorsunuz, halkı aldatıyorsunuz!” diye suçlamak cesaretini kendinde bulabilecektir. İlhan’ın ne Japonya örneğini tartışma, ne de medeniyetlerin ahlâki/ideolojik duruşlarına yapmaya çalıştığı göndermeler fayda etmez. “Ahlâk”tan bahsetmek, zaten tescilidir “romantik”liğin. “Ha, ha, ha!” diye ünlü kahkahasını atar, bir diğer ünlü televizyon yapımcısı şen hanım. Kendisi Amerika görmüştür, oradaki “iyi insanlar”ı tanır; varsa, şayet zaman zaman ırkçılık çağrıştıran davranışları, “insan tabiatı böyle değil midir, siz sanki Sri Lankalıları sever misiniz?” mealinde, meydan okur.

Romantik tavır

İlhan’ın, Sri Lankalılara hiçbir itirazı olmadığı şeklindeki beyanına dudak bükülürken, oryantalizm olgusu, Batı basınının/entelijansiyasının halkından hoşnut olan “Doğulu” yazarlara/aydınlara karşı olumsuz tutumu geçiştirilirken, Usta’ya “kedi uzanamadığı ciğere mundar der” denmediği kalır. Herkesin yalan söylediği ve dolayısıyla yalanın “doğal” olduğunun kabullenilmesi gereken bir dünyada, İlhan, sahiden de yalan söylemiyorsa, “romantik” olduğundandır. Bu noktada artık “romantizm” akımı nedir, hangi akımın eksiğini gidermek üzere olarak çıkmıştır, vb. vb. konuşulamaz. Aynı şekilde, ustanın Müslüman toplumların “Aydınlanma” olan ilişkilerini irdelemek gayretleri de akar gider.

“Ay, Atilâ beycim, biraz da aşk filân konuşalım!” şeklindeki, hoşluğun altında yatan indirgemecilik ve önemsizleştirme, “halkın” isteklerine bağlanır ki, aslında yapılmak istenen, pişmiş aşa su katmamak, “dünya vatandaşlığı” denilen hevese “Türklük” nifakı sokmamak gayretidir. “Aşk”tan anlıyor olması, İlhan’ın tüm diğer değerlendirmelerinin “boş idealizm”i temsil ettiği hükmünün, şekerle kaplanmış ifadesidir.

“Nihilizm, ”Turgenev’ın 1861’de kaleme aldığı “Babalar ve Çocukları” (Türkçede “Oğullar”) isimli romanında, 1850 sonrası Rus aydınlarına musallat olan bir sayrılığı tanımlamak üzere kullandığı kelime olup, bir ulusun revaç verdiği her türlü tarihî, ahlâkî, dinî, estetik olgu, değer ve ülkünün inkârı anlamındadır. Dönemin ultra–pozitivist Rus aydınları, “iki kere iki dört eder”in dışında, her şeyin boş olduğunu iddia eder, ülkelerinin bir şansı olduğunu savunanları “boş idealizm”le itham ederek, saf dışı etmeye çalışırlardı. Rus, 1860 kuşağı, iyileşme/gelişmenin her türlüsünü büyük bir belagatla karalamış. Öylesine güçlenmişler ki, nihilistler, ülkenin durumunu iyileştirmek için çabalayanların şevkleri kırılmış. Sivil toplum önderleri, yöneticiler kıpırdanamaz olurlarken, akılcı otoriteyi temsil edenler, susmuşlar. Sonuçta, devleti daha erişilebilir, daha lâftan anlar bir varlığa dönüştürmek isteyen reformcular, onu fuzûli ve yersiz gören, temel işlevlerini devralmak isteyen sağlı sollu radikallere yenik düşmüşler.

Tarih, birinde trajedi, birinde komedi olarak da olsa tekerrür eder, evet. Öylesine derin yerleştirildi ki öğretilmiş çaresizlik; nihilizm, günümüz Türkiye’sinde “AB’nin dışında her şey boş” sloganını şiar edindi.

Batı şöyle dursun, “Türk’e Türk’ü tanıtmak” gibi, trajik olduğu kadar da çetin bir halkla ilişkiler projesine sıvansak, yeridir.

26.12.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Diğer Yorumlar

> Nikâh, başlık parası ve Kıbrıs YARD. DOÇ. DR. HİKMET KIRIK (26.12.2003)

> Avrupa’da toplum kimliğini ‘din’ şekillendiriyor DOÇ. DR. TALİP KÜÇÜKCAN (26.12.2003)

> Osmanlı oryantalizmi PROF. DR. M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU (25.12.2003)

> Kıbrıs’ta çözümün somut şartları mevcut PROF. DR. M. NACİ BOSTAN (25.12.2003)

> Türkiye Irak’ta korku politikasını bırakmalı DOÇ. DR. BÜLENT ARAS (25.12.2003)

> Devlet kayıyor ama nereye? ESER KARAKAŞ (24.12.2003)

> Hükümet asgari ücrette işverenin baskısına direnmeli SALİM USLU (24.12.2003)

> Korku politikası (24.12.2003)

> İşveren için asıl sorun vergi yükü REFİK BAYDUR (24.12.2003)

> Kur’an öğrenmek suç (mu?) MUSTAFA BAŞOĞLU (23.12.2003)

> Hükümetin asgari ücret politikası popülizm değil SALİH KILIÇ (23.12.2003)

> Köktenci laiklik reforme edilmeli DR. AHMET KEMERLİ (23.12.2003)

> Fransız köktenci laikliğinin arkasında kanlı geçmişi var DOÇ. DR. ÖMER ÇAHA (22.12.2003)

> Ermeni soykırımı endüstrisi İsviçre pazarında YARD. DOÇ. DR. ŞENOL KANTARCI (22.12.2003)

> Saddam sonrası düşündüren sorular FEHMİ HUVEYDİ (22.12.2003)


Yazarın Son Yorumları

> “Memleketimden insan manzaraları...” 26.12.2003)

> Hoş geldin, Alphonse de Lamartine! 12.12.2003)

> Ortodoks Kilisesi’nde “ökümenik” patriklik olmaz 14.11.2003)

> Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti 31.10.2003)

> “Meslek” olarak Müslümanlık 17.10.2003)

> Doğru değil 04.10.2003)

> Demokratik bir güç olarak “Popülizm” 20.09.2003)

> “Mozaik”miş!!! 05.09.2003)

> Neden koşuyor? 23.08.2003)

> “Birleşmiş Dinler Teşkilâtı” 08.08.2003)







GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.