Kıbrıs sorunu açısından Türkiye–AB ilişkilerinde psikolojik üstünlük Türkiye’den AB’ye geçmiştir. Şu ana kadar Türkiye, “beni içine al Kıbrıs’ı başlık parası olarak veririm” demeye getiriyordu. Son gelişmelerde ise “başlık parasını ver ben de seni içime alıp almamayı düşüneyim” diyen bir AB var. Sorunun nasıl çözümleneceğini, vuslat halini kimin daha çok istediğini tarafların samimiyeti belirleyecek.
Hatırlanacağı üzere geçen yıl Helsinki Zirvesi öncesi ABD’nin, AB nezdinde Türkiye’ye tarih vermesi için diplomatik baskı yapması karşısında sanırım (pek de önemli değil) Verheugen’di, önemli bir siyasetçinin “ABD uzatmalı sevgilisini bize getirip al bununla evlen diye baskı yapıyor” mealinde bir açıklaması medyaya yansımıştı. Bunun üzerine müzakereler sırasında Tayyip Erdoğan “Biz AB ile Katolik nikahı kıymak istiyoruz” diye bir demeç vermişti. Dolayısıyla Türk–AB ilişkileri birden evlilik metaforu içerisinde açıklanır hale gelmiştir. Bu çerçevede Kıbrıs, taraflardan hangisinin erkek hangisinin kadın olduğuna bağlı olarak “başlık” veya “drahoma” nesnesine dönüşmüş oluyor.
Hem Türkiye hem de Kıbrıs, kamuoyunun Annan Planı çerçevesinde çözüm olsun diyenlerle, olmasın diyenlerin etrafında ikiye bölündü. Bu bölünmenin temelinde, Türkiye ve Kıbrıs ilişkisinin ne olduğu veya ne olması gerektiği sorusu vardır. Kıbrıs konusunda statükocu olarak nitelenen kesim Türkiye ile Kıbrıs arasında her ikisi için de hayati önem taşıyan bir kader birliği olduğunu varsayar. Ada Türkiye’nin stratejik açılımları açısından vazgeçilmezdir. Buna karşılık Türkiye adadaki Türk nüfusun varlığının bugün ve gelecekteki güvencesidir. Dolayısıyla TC ve KKTC farklı gibi görünmekle beraber bir noktadan sonra aralarındaki fark ortadan kalkar. KKTC “bizimdir”: Bu “biz” Türk halkı ve Kıbrıslı Türkleri aynılaştıran, Türkiye’nin adadaki mevcudiyetinin meşruiyet zeminidir. Ancak bu zemin adadaki Türk toplumunun da aynı hissiyatı sürdürmesine bağlıdır. Zaman zaman muhalif sesler yükselmesine karşın özellikle Türk kamuoyu açısından ada halkının hissiyatları Denktaş’ın şahsında temsil bulmuş o da bu söylemi başından beri vurgulamaya özen göstermiştir.
Ancak gelinen noktada ABD ve AB’nin Kıbrıs’ta çözümde ısrarlı olmaları muhalif seslerin yükselmesine ve özellikle de Türk kamuoyunun dikkatini çekmesiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla olası bir anlaşmayı “bizim” olan Kıbrıs’ı başkasına vermek olarak algılayan statükocu kesimlerin karşısına çözümden yana siyaset izleyen Cumhuriyetçi Türk Partisi lideri M. A. Talat, “Size burayı kim verdi? Nereden sizin oluyor ki vermeyelim diyebiliyorsunuz?” şeklinde bir açıklamayla çıkmıştır. Bu, Türkiye kamuoyu için yeni bir durumdur ve Kıbrıs Türk toplumunun artık kendi adına konuşma hakkını talep etmesidir. Son seçimleri önemli hale getiren Türkiye’nin adadaki varlığının meşruiyet zeminini zora sokabilecek bu gelişmedir.
Başbakan mesajı doğru okudu
Ancak Kıbrıs halkı eğitim düzeyi yüksek ve son derece sağduyulu bir topluluktur. Seçimde ortaya çıkan durum ABD ve AB’nin istediği ve Türkiye’yi zor duruma sokacak bir sonuç olmadığı gibi, Türkiye’ye de bugüne kadarki tavrını sürdürmeyi bir kenara bırakıp daha dinamik bir siyaset izlemesi gerektiği mesajını vermiştir. Siyasetçiler ve devlet adamları, Kıbrıs Türklerinin sağduyulu mesajlarını iyi okuyup gerekeni yapmak durumundadırlar.
Kıbrıs’ta çözüm KKTC halkının güvenlik içinde refah ve mutluluğu yakalamalarını sağlarken, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını korumak olmalıdır. Kıbrıs ve Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleştiği halde her iki durum da hallediliyor gözükmektedir. Türkiye bugüne kadar AB siyasetinde Kıbrıs’ı bir koz olarak kullanmış ve “beni içine al sana Kıbrıs’ı başlık parası –ya da drahoma– olarak vereyim” diyordu. Ancak AB, Türkiye’nin Kıbrıs kozunu elinden almasa bile ciddi oranda etkisizleştirmiştir. Üyelik şartını Kıbrıs’a bu kez bağlayan AB’dir ve anlaşmalara ilk kez eklenen Kıbrıs maddesi adeta “başlık parasını peşin ver ondan sonra seni içime alıp almayacağıma ben karar veririm” demektedir. Bu durumda evlilikten çekilmeyi göze alabilen taraf güçlü olacaktır. Ya da iki taraf birbirlerinin iyi niyet ve samimiyetlerine güvenmek zorundadır.
Her ne kadar AB Türkiye’ye tarih verme işini mayıstan sonraya atarak son derece önemli bir iyiniyet göstergesini harcamış olmasına karşın, Türkiye’nin rest çekme ihtimalini bir an için göz ardı edip çözüm süreci ile ilgili perspektif oluşturmaya çalışalım. Kıbrıs’ta statükonun devamından yana olanların ileri sürdüğü argümanlardan biri, Türkiye’nin güvenlik şemsiyesi olmazsa Ada’daki barışın ortadan kalkacağı ve iki halkın tekrar çatışma içine gireceği varsayımıdır. Kıbrıs’ta iki halk tekrar birbirlerine düşmanlık gösterirler mi? Olabilir de olmayabilir de. Bu soruya inandırıcı bir cevap verme iddiasında olan birinin eğer kahin değilse, “insanoğlu”nun şiddet ile olan ilişkisinin anatomisini net bir biçimde ortaya koyması gerekir.
İki toplum bir arada neden yaşamasın?
Ancak unutulmamalıdır ki daha iyi bir gelecek ihtimali varsa eğer cesur adımlar atılabilir, atılmalıdır. Çünkü geçmiş, korkuları ve sevinçleriyle bugünü ve geleceği ipotek altına aldığında biz gerçek anlamda yaşamıyoruz demektir. Eylemliliğimiz ve iradelerimiz ipotek altındadır. Bugünü ve onun bize sunduğu fırsatları, koşulları, kısaca yeni durumu görmezden gelip geçmişin sınırlarında dolanmaya mahkum ederiz kendimizi. O zaman da, ne gerçek anlamda bireyler olabiliriz ne de gerçek anlamda özgür. Ve ne de modern insan, modern toplum. Bunların hepsinin altında insan halinin bugünle, şimdi ve burada olanla kopmaz ilişkisi vardır.
Aslında hem toplumsal hem de bireysel açıdan geçmiş gelecek ilişkisini doğru olarak algılayamadığımızda hem bir birey hem de toplum olarak övündüğümüz “Anadolu insanı” da olamayız. Hatırlatmak isterim; tarih boyunca bu topraklarda yaşamış en güzide insanlardan biri bundan 700 küsur yıl önce “dün dünde kaldı cancağazım şimdi bugünü yaşamak lazım” diyordu. (Burada yeri gelmişken izninizle bilgi epistemolojisi yapıp bana göre bilgi budur demek isterim. Yani Kıbrıs meselesinde geçmiş- bugün dengesini bizi biz yapan öğretilerden biri üzerinden ilişkilendirip içselleştirmek). Şeb–i Arus törenlerinin yapıldığı bugünlerde Mevlana’yı bilmek bu olsa gerek. Törenlerde arz–ı endam edip siyasi mesaj vermek değil.
Ancak çözüm ama her şeye rağmen değil. Türkiye uygulayacağı siyasetle hem Kıbrıs halkının hem de kendisinin çıkarlarını gerektiği gibi korumalıdır. Hiç kimse veya bir güç Türkiye’ye çıkarlarından tamamen vazgeç, tasını tarağını topla ve git deme hakkına sahip değildir. Hele bunu söyleyebilecek olanların dün Bosna’da ve bugün de Irak’ta uyguladıkları siyasetleri gördüğümüzde.
AKP iktidarının Kıbrıs konusunda geliştirdiği siyasetin ana hatları henüz belli olmadı; ancak ben iki somut veriye bakarak hem Kıbrıs halkını memnun edecek hem de Türkiye’nin çıkarını dengeleyecek bir siyaset çerçevesinin geliştirilebileceği konusunda iyimserim. Bunlardan birincisi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “KKTC’li seçmenlerin ne dediğini duymazlıktan gelemeyiz” mealindeki sözüdür. Bu sözün altı doldurulduğu takdirde Kıbrıs halkı Türkiye’nin çıkarlarının gözetilmesini canla başla savunacaklarını biliyorum. Ben ayrıca M. A. Talat’ın, söylendiği gibi “Türkiye karşıtı” “AB ve Rum yanlısı” nitelemelerini hak etmediğini düşünüyorum.
İkinci olarak da, yeni siyasal çerçevenin içinde Türk askerinin adadan çekilmesinin ancak Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşmesinden sonra olabileceğidir. Bu kabul ettirilebildiği takdirde ciddi bir güvencedir. Anadolu geleneklerine de uygundur: Biz Türkler gelinin duvağını kaldırmayı garantiye almadan yüz görümlüğü takmayız.
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
26.12.2003
|