Fransa’da “Laiklik Komisyonu” ve başörtüsü tartışmaları din–devlet ilişkilerini, din özgürlüklerini ve Avrupa’da yaşayan 12 milyonu aşkın Müslüman topluluğu tekrar gündemin merkezine taşıdı. Bu tartışmaların diğer Avrupa Birliği ülkelerinde de yaşanacağı öngörülmektedir. Fransa, Avrupa Birliği’nin üyesi olmakla birlikte diğer ülkelere göre oldukça farklı bir sekülerleşme ve modernleşme süreci yaşamıştır. Her ülke kendi siyasal kültürü ve modernleşme parametrelerine bağlı olarak din–devlet ilişkilerini ve din özgürlüklerini düzenlemiştir. Bu nedenle Fransa’daki tartışmaları izlerken Avrupa’da farklı politik duruşların ve uygulamaların da göz önünde bulundurulması daha sağlıklı bir bakış açısı sağlanmasına katkıda bulunacaktır.
Modernizmin yükselişi ile dinin toplumsal ve kamusal alandaki etkinliğinin azalması arasında sık sık paralellikler kurulmuştur. Aralarında Peter Berger gibi etkin teorisyenlerin de bulunduğu bazı Batılı sosyologlar özellikle seküler dünya görüşünün yayılmasıyla dinin tamamen bireysel forma dönüşeceği ve toplumda etkisiz bir konuma gerileyeceği öngörüsünde bulunmuşlardı. Bu öngörü Batı Avrupa ve İskandinav ülkelerinde kısmen doğrulanmıştı. Ancak Batı Avrupa’nın kendisine özgü tarihsel ve toplumsal deneyimine dayanan klasik sekülarizasyon teorisinin genelleştirilme çabalarının sonuç vermediği, bir başka ifade ile bu teorinin Batı Avrupa dışında kalan coğrafyalardaki gelişmelerle önemli ölçüde olumsuzlandığı gözlenmiştir. Kuzey ve Güney Amerika, Orta ve Uzakdoğu ile soğuk savaş sonrası Doğu Avrupa’da seküler ulus devletlerin ağırlıklı siyasal kültür olmasına karşın dinin canlı ve etkin bir biçimde toplumsal hayatta kendisini hissettirdiği gözlenmiştir. Bütün bu gelişmeler başta Peter Berger olmak üzere birçok sosyoloğun klasik sekülarizasyon teorisine eleştirel bir gözle bakmasına neden olmuştur. Örneğin Peter Berger dinin toplumsal hayattan soyutlanacağı ve etkinliğini kaybedeceği konusundaki fikirlerinin yanlış olduğunu büyük bir açık yüreklilikle ifade etmiştir.
Avrupa tek tip değil
Avrupa deneyiminin de kendi içinde zengin farklılıkları olduğunu, kilise ve din eğitimi konuları veya dinin kamusal alanlarda ifade ediliş biçimlerinin ülkelere göre değişiklik gösterdiğinin de burada belirtilmesi gerekmektedir. Bazı somut örneklerle Avrupa deneyiminin monolitik ve yekpare olmadığını, modern/seküler Avrupa ülkelerinde din olgusunun kamusal alandan tamamen dışlanmadığını anlamak mümkündür. Örneğin, bazı Avrupa ülkelerinde kiliseye üye olanların sayısı azalırken Almanya’da farklı bir manzara ile karşılaşılmaktadır. Almanya’da Katolik Kilisesi 28,1 milyon, Evanjelik Kilisesi ise 28,8 milyonu aşan üyeye sahip. Almanya Anayasası, kiliseyi bir kurum olarak tanımış ve bu kurumun varlığını sürdürebilmesi için “kilise vergisi” şeklinde adlandırabileceğiz bir vergi türü ihdas edilmesine zemin hazırlamıştır. Buna göre kiliseye üye olan ve sunduğu hizmetlerden yararlanmak isteyen müminlerin gelirlerinden yüzde 8 ila 9 oranında vergi kesintisi yapılmaktır. Ülkedeki Hıristiyan kiliselerin bu vergilere dayalı yıllık gelir toplamı 8 milyar Euro dolayındadır. Ayrıca Almanya’da devlet okullarında öğrenci velilerinin istemesi durumunda kendi mezheplerine dayalı din eğitimi verilmektedir. Okul bu tür bir eğitimin alt yapısını (sınıf, malzeme ve materyal) hazırlamakla görevlidir. Din eğitimini vermek üzere de resmi olarak tanınan ve bu görev kendisine tevdi edilen bir kilise görevlisi/öğretmeni devlet okulunda din öğretimi yürütmektedir.
İngiltere’de de kilise resmen tanınan bir kuruluştur. Devletin en üst hiyerarşisindeki kişi yani kral/kraliçe aynı zamanda kilisenin de yasal olarak lideri/başı konumundadır. Günümüz İngiltere’sinde de bu uygulama sürdürülmektedir. Şu anda Kraliçe Elizabeth aynı zamanda Anglikan Kilisesi’nin de başında bulunmaktadır. Hem Almanya hem de İngiltere’deki bu durum Fransa’dan farklı bir modernleşme/sekülerleşme deneyimi olduğunu göstermekte ve her iki ülkede de dinin kurumsallaşmasına zaman zaman dolaylı zaman zaman da doğrudan katkıda bulunulduğunu göstermektedir.
Köktenci laik Fransa
İngiltere’yi diğer ülkelerden ayrı kılan bir başka özelliği de bu ülkede 1988 Eğitim Reform Yasası ile devlet okullarında Hıristiyanlık ağırlıklı din eğitiminin verilmeye başlanmasıdır. Bu yasa aynı zamanda ilk ve orta dereceli tüm devlet okullarında topluca dua edilmesi ve ayin yapılması koşulunu da getirmiştir. İngiltere’nin bu özelliği ile kamu okullarında din eğitimi verilmesine ve dinî sembollerin sergilenmesine izin verilmeyen Fransa’dan büyük ölçüde farklı bir modernleşme/sekülerleşme deneyimine sahip olduğunu göstermektedir. İngiltere’de diğer birçok Batı Avrupa ülkesinde olduğu gibi kiliselere ait binlerce ilk ve orta dereceli okul bulunmaktadır. Yönetimi ve mülkiyeti kiliselere ait bu okulların giderlerinin yüzde 80’i kamu bütçesinden karşılanmaktadır. Bu veriler göstermektedir ki birçok Avrupa ülkesinde Hıristiyanlık kolektif kimlik kaynaklarından biri olarak hâlâ önemini korumaktadır.
1950’li yıllardan başlayarak devam eden göçler de Avrupa’nın dinî ve kültürel coğrafyasına yeni bir renk ve canlılık getirmiştir. Hint yarımadasından gelen göçmenler Hinduizm, Budizm, Sihizm gibi dinleri, Türkiye, Pakistan, Cezayir ve Tunus gibi ülkelerden Batı’ya gelen Müslümanlar ise İslam dinini Batı coğrafyasına taşımıştır. Günümüzde bütün bu dinlerin köklü biçimde Batı ülkelerinde kurumsallaştığı ve bu ülkelerdeki durağan dinî hayatı çeşitlendirdiği gözlenmiştir. Farklı dinlere mensup olanlar dinî ihtiyaçlarını karşılamak, kiliseye tanınan ayrıcalıklardan yararlanabilmek için kamusal ve siyasal alanda girişimlerde bulunmaya başlamışlardır. Bu gelişmelerle başlayan tartışmalar din konusunun tekrar Avrupa gündemine taşınmasına neden olmuştur. Özellikle Almanya ve İngiltere örneğinde gösterildiği gibi Batı ülkeleri farklı modernleşme/sekülerleşme deneyim ve uygulamalarına sahiptir. Bu nedenle din ve modernleşme/sekülerleşme süreci açısından Avrupa deneyimini tekilleştirmeye çalışmak ve bunu genelleştirmek yanlıştır ve böyle bir yaklaşım zaten günümüz uygulamaları ve verileriyle uyuşmamaktadır.
26.12.2003
|