| |
Âkif’i nasıl analım?
Şairlerin, yazarların ölüm yıldönümlerinde yapılan anma merasimleri bana oldum olası soğuk, manasız ve yapmacık gelir. Bu etkinliklerin neredeyse tamamında yapılan konuşmalarsa hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan ve âdet yerini bulsun diye yapılan hamâsi nutuklardan ibarettir. Hele siyasilerin konuşmaları, başlı başına bir fecaattir ve dinleyen hemen hiç kimsede sahih bir tesir uyandırmaz.
Bu tür programlara siyasetçilerin çağrılması bile bana anlamsız gelir. Çünkü onların çoğu sindirilmemiş; siyaseten ve vazife icabı yapılmış konuşmalardır ve oracıkta unutulmaya mahkûmdur. Bugün Mehmet Âkif’in ölümünün 67. yıldönümü. Sanırım yine pek çok mahfilde anma etkinliği yapılacak; pek çok ‘yetkili’ ile birlikte siyasilerimiz de Akif üstüne o alışageldiğimiz ‘hamasi’ nutukların bir benzerini söyleyecekler. Bunların ne Âkif’e, ne eserine ne de Âkif 'i okumaya aday gençlere bir faydası var! Eğer her ölüm yıldönümü ve anma etkinliği Âkif’le ilgili hayata geçirilecek yeni projelerin miladı olabiliyorsa yapılanlar o zaman anlamlı hale gelir.
Âkif’i anma toplantıları, nutuklar bir yana, bu yıl beni sevindiren, umutlandıran bir gelişme oldu. Bugün bu sayfada okuyacaksınız; arkadaşımız Ülkü Özel Akagündüz, Âkif’in şiirinin toplumda, halkın ve gençlerin arasında nasıl yaşadığını gösteren bir haber hazırladı. Kısa bir araştırmadan sonra başta Erzurum olmak üzere, Anadolu’nun bazı illerinde sürekli olarak Safahat okuma toplantılarının, yarışmalarının yapıldığını hatta ‘Safahat hafızlığı’ denebilecek bir geleneğin sürdüğünü tespit etti. Bu geleneğin en canlı yaşatıldığı Erzurum’a kadar giderek halktan, üniversite hocalarından ve öğrencilerden onlarca insanla görüştü. Sonuçta gördük ki Mehmet Âkif ve şiiri, çoğu insanın bildiğinin aksine, toplumda derinden derine yaşıyor ve yaşatılıyor. Doğrusu ortaya çıkan bu bilgiler beni şaşırtmadı; ama ölümünden şu kadar yıl sonra bir şairin, üstelik şiirinin dili bugünün nesilleri için bir hayli ‘zor’ olan Akif gibi bir şairin, toplumun bütün katmanlarında böyle capcanlı, taptaze yaşıyor oluşu, sanırım üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir durum.
Akif’in şiiri, tıpkı Mevlânâ’nın Mesnevi’si, Yunus Emre’nin Divan’ı ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gibi ‘yazı’dan söze evrilmiş, gündelik hayatın ve dilin içine karışmıştır. Toplum, kültürel mirası içerisinde ve sözel hafızasında bir yeraltı suyu gibi akıp giden sözlü geleneğe, Akif’in şiirini de ilave ederek onu yaşatıyor ve gündelik hayatının bir parçası kılıyor. Bir şiirin hayatta oluşunun delillerinden biri de onun kendiliğinden gündelik dilin içine karışması, okunup çoğaltılması, referans olarak söze katılması ise Akif’in Safahat’ının, bugünkü nesillerle arasındaki ‘dil duvarı’na rağmen, çağımızın hemen hiçbir eserine nasip olmayacak bir şansa eriştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Üniversite hocasından öğrencisine, aydınlardan sokaktaki insana kadar belki hakiki manada şiirle ilişkisi bulunmayan insanlar, Safahat’a şiirin ötesinde anlamlar yükleyerek onu ezberleme, okuyup üzerinde konuşma ve ‘tefsir etme’ gereği duyuyor. Böylece Akif’i Mevlana’lar, Yunus’lar, Hacı Bektaş–ı Veli’ler zincirine ekliyor. Bu, şüphesiz Akif’in kişiliği, karakteri, toplumda üstlendiği öncü rol ve şiirinin verdiği mesajların eskimezliği ile doğrudan ilgili. Mehmet Akif; şair, âlim, ârif, tabip, halk adamı, hoca gibi farklı özellikleri taşıyan; giyim kuşamı, hayat tarzı, doğruluğu, vefası, özverisi, dostluğu ve tevazusu ile toplumun tarihî hafızasında yer etmiş mûteber insan tipiyle benzeşen bir karakterdir ve bu vadide, son yüzyıl içerisinde rastlayabileceğimiz yegane örnektir. Şiirinin toplumda bu denli yaygın ve canlı oluşunu, sanırım onun bu meziyetleri ve misyonu ile açıklamak gerekir. Adını yediden yetmişe her Türk vatandaşının bildiği; şiir kitabı, neredeyse hemen herkesin evinde bulunan başka hangi şair vardır?
Beni Âkif’le ilgili rutin anma toplantıları değil, Erzurum’un uzun gecelerinde oturup Safahat okuyan, ezberleyen gençler heyecanlandırıyor. Onlar, Safahat’ın ‘bizim romanımız’ olduğunu kavramışlar, ne mutlu!
27.12.2003
|