İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
27.12.2003
Cumartesi
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

YAZARLAR


EYÜP CAN e.can@zaman.com.tr
 

Yeni dünya kozası!

Nihayet korktuğumuz başımıza geldi! 11 Eylül’den sonra sıkça tekrarlanan fakat birçoğumuzun ciddiye almadığı ‘artık dünya eskisi gibi olmayacak’ aforizması gerçek oldu. Evet dostlar, dünya artık o eski dünya değil! Bir yanda hücre evler, ölüm arabaları, roketatarlar, nitrik asitli patlayıcılar…


Diğer yanda Arabistan’dan Fas’a, Türkiye’den Pakistan’a uzanan terör saldırıları. Irak ve İsrail’de gün aşırı patlayan bombalar… Ve en önemlisi Ramazan bayramını Türkiye’ye zehir eden terör korkusunun, Noel’i kutlayan Avrupa ve Atlantik ötesini sarmış olması!

Ne hazin ki insanlar artık televizyonların başına sadece hava durumu tahminleri için geçmiyor, ABD’de en çok terör tahmini yapan programlar izleniyor. Çünkü gündelik hayat döviz, borsa ve tahvilden çok teröre endeksli yaşanıyor! Amerika’da terör alarmı en yüksek seviyeye çıkarılmış durumda. En küçük bir olay büyük paniğe yol açıyor, havaalanları boşaltılıyor, uçuşlar iptal ediliyor, neredeyse insanlara evlerinden dışarı çıkmamaları tavsiye edilecek!

Fransa ve İngiltere Amerika bağlantılı uçuşlardan dolayı diken üstünde. Elçiliklerin etrafı güvenlik barikatıyla sarılı, bankalar yeni güvenlik sistemleri geliştirmiş, önemli sokaklar trafiğe kapalı, Noel coşkusu yerini tedirginlikle örülü abartılı güvenlik önlemlerine bırakmış durumda. İronik olansa güvenlik önlemlerine rağmen, insanların kendilerini daha az güvende hissediyor oluşu! Çünkü etrafımıza örülen güvenlik kozası, bir yandan bizleri direkt hedef yaparken, diğer yandan içinden çıkılamaz hale geliyor.

Amerika’da yapılan bir araştırma, Amerikalıların bugüne kadar hiç olmadığı kadar yüksek bir oranda ülkelerinde kendilerini güvende hissetmediğini gösteriyor. Dünyanın en güçlü ve en güvenli ülkesi olmakla övünen ABD, askeri ve ekonomik gücünden bir şey kaybetmemiş olsa da güvenlik duygusunu yitirmiş gözüküyor. Bu bağlamda Globalizm, global terörün tuzağına düşmüş bulunuyor. Güçle her şeyi halledebileceğini düşünen Bush yönetimi, saldırganlaştıkça özgürlük alanları daralıyor ve güven duygusu yitiriliyor. Güvenliğin her şeyin önüne geçtiği, fakat özgürlükten ve güvenlikten yoksun yeni bir dünyanın temelleri atılıyor. Bu yeni dünya kozası, ne komünizm tehlikesiyle şekillenmiş Soğuk Savaş dönemine benziyor, ne de 1990 sonrası alelacele ilan edilen yeni dünya düzenini hatırlatıyor.

Eskiden dünyada belli başlı kriz bölgeleri vardı ve uluslararası güçler bu bölgelerde hesaplaşırlardı. Filistin, Keşmir, Çeçenistan, Kuzey İrlanda, Bask bölgesi ve Afrika. Geride kalanlarımız ise güvenli evlerimizden olan biteni izlerdik. Oysa 11 Eylül’le başlayan süreçte dini-etnik-bölgesel-ulusal çatışmalar yerini ‘her zaman ve her yerde terör’ mottosuna bıraktı. Soğuk savaş sonrası erken ilan edilen Globalizm, henüz zafer sarhoşluğundan bile ayılmamışken karşısında Global Terörü buldu. Dünyayı hızla birbirine bağlayan globalizm, dünyanın hızla birbirinden kopmasına da olanak sağladı. Aşırı güven, kibir ve saldırganlık, bazı bölümlerin kopmasına ve kopan her parçanın büyük bir öfke ve nefretle global ağda yeniden dolaşıma çıkmasına sebep oldu. Ve global terör, globalizmin, korkulu rüyası oldu.

İşin ilginci daha düne kadar globalizm şarkılarını dillerinden düşürmeyenler gemiyi ilk terk edenler. Fransa kendi laikliğini güvenceye almak adına, o çok kültürlü özgürlükçü söyleminden vazgeçti ve içine kapandı. ABD kendi imparatorluğunu kurmak adına, o çok acele ilan ettiği liberalizm ve global barışa dayalı yeni dünya düzeninden çark etti. Kendi ülkesinde bile güvenliğini yitirdi. Telaşlı bir tırtır böceği gibi etrafına koza örmeye başladı. Yeni dünyanın temelleri telaş ve korkuyla örülen bu yeni dünya kozasının içinden yükseliyor.

Ne acı ki terör korkusuyla kozanın güvenliği arttırıldıkça, içinden kelebek çıkma şansı azalıyor!

27.12.2003

HEKİMOĞLU İSMAİL
 
 

Sünnet-i seniyye

Gençliğin hareketli ve hararetli günlerinden yaşlılığın karlı tepelerine gelmiş bir insan hayatın her devrini yaşamış demektir. Yaşamak bir yana çok kimseleri görmek, onları mümkün olduğu kadar maddeten ve manen seyretmek bugünler için en güzel sermaye.


Zikrin zevkine dalanlardan bir cümle duymak zordu. Onlar sadece susmuyordu, dünya ile sanki ilişkilerini kesmiş “Allah” demenin zevkine varmış, hayat bir cehennem tavrını almışsa onlar bu cehennemde cennet hayatı yaşıyordu. Fakirlik onlar için az yemek, az uyumak, kopma noktasına gelen ümitleri toplayıp Allah’ın inancına bağlamak ve sünnet–i seniyyeyi yaşamak. Sünnet–i seniyyeyi sahabe planında anlatırsak şöyle: Onlar her türlü alışkanlığı, haramı terk edip Peygamber’imizin yaşadığı gibi yaşadılar. İşte sünnet–i seniyye budur. Buna kısaca İslamiyet “İslami hayat” da diyebiliriz. Bu, öyle bir hayattır ki Bizans İmparatorluğu içinde yaşayan Müslümanları hatırlatır. Yani sünnet–i seniyye kalesine giren kurtulur. Onların dış dünyasında fırtınalar olsa da iç dünyaları sakindir. Yorgun, uykusuz, aç bir insan kıbleye döndü, oturdu on bin defa Allah dedi. Olumsuz hallerin hepsi bitti. Allah demenin zevki, keder adına hiçbir şey bırakmadı. Tebessüm ederek anlatıyordu Hz. Osman. Resulullah’ı rüyasında görür, buyururlar ki: “Ya Osman bu akşam iftarı beraber yapalım.” Artık vefat edeceği kesindir; fakat Resulullah’a kavuşmanın heyecanı içindedir. Dünyadan ayrılmanın ıstırabı yok. Resulullah’a kavuşmanın sevinci var.

Sünnet–i seniyye bir kaledir. Oradakiler İslamiyet’i yaşar. Allah’a köle olanları esir etmek mümkün değil. Zikrin zevkine eren hapishanenin kalın duvarları arasında bile hürdür. O zevkten mahrum kalanlar en iyi imkanlar içinde sıkıntılı ve perişandır. İslamiyet’i her an yaşamak, her an Kur’an’la, hadislerle, alimlerle bütünleşmek başka bir dünyada, başka bir hayatı yaşamak gibidir. Bu şekilde yaşayanları gördüm, hayatın o zirve noktalarına ulaşamamanın çilelerini çektim. Sahabeden Mısır fatihi Amr bin As, hasta döşeğinde ağlarken ona soruyorlar: “Ölümden mi korktun?” Diyor ki, “Hayır. Bir zamanlar müşriktim, tövbe edip ondan kurtuldum. Sonra vali oldum, insanların hakkına ve hukukuna ne kadar riayet ettim? İşte onu bilmiyorum, vebal altında kaldım mı? Onun için ağlıyorum. “Sünnet–i seniyyeye ittiba etmek sahabeyi yüceltti, onların dünya ve ahiretini cennet etti. Kıyamete kadar değişmeyecek sır budur. Bu kapıdan gir kurtul.

27.12.2003

ALİ ÇOLAK a.colak@zaman.com.tr
 

Âkif’i nasıl analım?

Şairlerin, yazarların ölüm yıldönümlerinde yapılan anma merasimleri bana oldum olası soğuk, manasız ve yapmacık gelir. Bu etkinliklerin neredeyse tamamında yapılan konuşmalarsa hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan ve âdet yerini bulsun diye yapılan hamâsi nutuklardan ibarettir. Hele siyasilerin konuşmaları, başlı başına bir fecaattir ve dinleyen hemen hiç kimsede sahih bir tesir uyandırmaz.


Bu tür programlara siyasetçilerin çağrılması bile bana anlamsız gelir. Çünkü onların çoğu sindirilmemiş; siyaseten ve vazife icabı yapılmış konuşmalardır ve oracıkta unutulmaya mahkûmdur. Bugün Mehmet Âkif’in ölümünün 67. yıldönümü. Sanırım yine pek çok mahfilde anma etkinliği yapılacak; pek çok ‘yetkili’ ile birlikte siyasilerimiz de Akif üstüne o alışageldiğimiz ‘hamasi’ nutukların bir benzerini söyleyecekler. Bunların ne Âkif’e, ne eserine ne de Âkif 'i okumaya aday gençlere bir faydası var! Eğer her ölüm yıldönümü ve anma etkinliği Âkif’le ilgili hayata geçirilecek yeni projelerin miladı olabiliyorsa yapılanlar o zaman anlamlı hale gelir.

Âkif’i anma toplantıları, nutuklar bir yana, bu yıl beni sevindiren, umutlandıran bir gelişme oldu. Bugün bu sayfada okuyacaksınız; arkadaşımız Ülkü Özel Akagündüz, Âkif’in şiirinin toplumda, halkın ve gençlerin arasında nasıl yaşadığını gösteren bir haber hazırladı. Kısa bir araştırmadan sonra başta Erzurum olmak üzere, Anadolu’nun bazı illerinde sürekli olarak Safahat okuma toplantılarının, yarışmalarının yapıldığını hatta ‘Safahat hafızlığı’ denebilecek bir geleneğin sürdüğünü tespit etti. Bu geleneğin en canlı yaşatıldığı Erzurum’a kadar giderek halktan, üniversite hocalarından ve öğrencilerden onlarca insanla görüştü. Sonuçta gördük ki Mehmet Âkif ve şiiri, çoğu insanın bildiğinin aksine, toplumda derinden derine yaşıyor ve yaşatılıyor. Doğrusu ortaya çıkan bu bilgiler beni şaşırtmadı; ama ölümünden şu kadar yıl sonra bir şairin, üstelik şiirinin dili bugünün nesilleri için bir hayli ‘zor’ olan Akif gibi bir şairin, toplumun bütün katmanlarında böyle capcanlı, taptaze yaşıyor oluşu, sanırım üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir durum.

Akif’in şiiri, tıpkı Mevlânâ’nın Mesnevi’si, Yunus Emre’nin Divan’ı ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gibi ‘yazı’dan söze evrilmiş, gündelik hayatın ve dilin içine karışmıştır. Toplum, kültürel mirası içerisinde ve sözel hafızasında bir yeraltı suyu gibi akıp giden sözlü geleneğe, Akif’in şiirini de ilave ederek onu yaşatıyor ve gündelik hayatının bir parçası kılıyor. Bir şiirin hayatta oluşunun delillerinden biri de onun kendiliğinden gündelik dilin içine karışması, okunup çoğaltılması, referans olarak söze katılması ise Akif’in Safahat’ının, bugünkü nesillerle arasındaki ‘dil duvarı’na rağmen, çağımızın hemen hiçbir eserine nasip olmayacak bir şansa eriştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Üniversite hocasından öğrencisine, aydınlardan sokaktaki insana kadar belki hakiki manada şiirle ilişkisi bulunmayan insanlar, Safahat’a şiirin ötesinde anlamlar yükleyerek onu ezberleme, okuyup üzerinde konuşma ve ‘tefsir etme’ gereği duyuyor. Böylece Akif’i Mevlana’lar, Yunus’lar, Hacı Bektaş–ı Veli’ler zincirine ekliyor. Bu, şüphesiz Akif’in kişiliği, karakteri, toplumda üstlendiği öncü rol ve şiirinin verdiği mesajların eskimezliği ile doğrudan ilgili. Mehmet Akif; şair, âlim, ârif, tabip, halk adamı, hoca gibi farklı özellikleri taşıyan; giyim kuşamı, hayat tarzı, doğruluğu, vefası, özverisi, dostluğu ve tevazusu ile toplumun tarihî hafızasında yer etmiş mûteber insan tipiyle benzeşen bir karakterdir ve bu vadide, son yüzyıl içerisinde rastlayabileceğimiz yegane örnektir. Şiirinin toplumda bu denli yaygın ve canlı oluşunu, sanırım onun bu meziyetleri ve misyonu ile açıklamak gerekir. Adını yediden yetmişe her Türk vatandaşının bildiği; şiir kitabı, neredeyse hemen herkesin evinde bulunan başka hangi şair vardır?

Beni Âkif’le ilgili rutin anma toplantıları değil, Erzurum’un uzun gecelerinde oturup Safahat okuyan, ezberleyen gençler heyecanlandırıyor. Onlar, Safahat’ın ‘bizim romanımız’ olduğunu kavramışlar, ne mutlu!

27.12.2003

NEDİM YALÇIN n.yalcin@zaman.com.tr
 

Travestiler sadece Alsancak’ı işgal etmedi!

Bu köşede en son yayınlanan “Kötülüklere giden yol medya’dan geçmemeli...” başlıklı yazımıza bir çok okuyucumuzdan olumlu tepki geldi. Bu tepkilerde özetle, medyanın konumu ve kamuoyundaki etkinliğine dikkat çekilerek, “Türkiye’de medyanın, meslekî ilkeler ve ülkenin gerçeklerinden ziyade belli bir zihniyete göre yayın yaptığı ve bu yüzden de toplumdaki bir çok kötülüğe kaynaklık ettiği” dile getiriliyordu. Doğrusu daha önce, “samimi ve iyi niyetli olmayan medyanın, yıkıcı ve bölücü terör örgütlerinden kat kat daha tehlikeli olduğuna” burada dikkat çekmiştik.


Bugün toplumumuzun karşı karşıya kaldığı bazı sosyal, insanî ve ahlakî problemler, sözkonusu durumu çok açık olarak ortaya koyuyor. Bir yandan kamuoyunu bilgilendirme görevi, toplumun derdiyle dertlenme görüntüleri; diğer yandan da o problemlerin âdeta üretim merkezi olma!.. Bu arada hiç eksik olmayan “durumdan kriz çıkarma” gayretleri. Onun için de her fırsatta başvurulan “yalan haber”cilik...

Örnek mi? Yüzlerce... Geçtiğimiz hafta boyunca misallerini “büyük” medyamızda çok gördük.. İşte size yerel medya’dan bir örnek!..

Geçtiğimiz günlerde, ulusal bir gazetenin yerel ekinde, “Sürekli olay çıkartan travestilerin, Alsancak’ta huzur diye bir şey bırakmadıkları” belirtilerek, “İzmir’in gözde semti Alsancak’ta huzur kalmadı. Bir zamanların güzide sokaklarında travestiler, hayat kadınları, serseriler cirit atar oldu." şeklinde bir yazı vardı. Okur mektuplarına yer verilen bu yazıda, İzmir’in en merkezî yerinde yaşanan problem dile getiriliyordu. Talatpaşa Bulvarı’nda gece travestilerin kol gezdiği, Şair Eşref Caddesi’nde pazarlık yapan hayat kadınlarının görüldüğü, Bornova Sokağı’nın da fuhuş yuvasına döndüğü belirtiliyordu. Polisin bile meseleye çare bulamadığı vurgulanıyordu.

Evet olay doğruydu; bu yönde bilgiler zaman zaman bize de geliyordu. Yakînen biliyoruz ki, polis de yasal çerçevede gereken tedbirleri alıyordu. Hatta meseleyi, bu yazıyı yayına hazırlamadan önce İzmir Emniyet Müdürü Halil Tataş Bey’le bizzat görüştük. Ancak “bataklık, sivrisinek üretmeye devam ettiği” için alınan tedbirler işe yaramıyordu.

Halil Bey, travestilere müdahalenin ancak “fuhşa teşvik” sözkonusu olduğu anda yapılabileceğini, bu “an”ın da muğlak olmasından ötürü şu anda Alsancak karakolundaki polislerin çoğunun, bu travestiler tarafından mahkemeye verildiklerini dile getirdi. Buna rağmen ellerinden gelen tedbirleri aldıklarını anlattı sayın Tataş, ancak neticenin de ortada olduğunu kaydetti. Bundan sonra polisiye tedbirlerle bir şey yapılamayacağını da dile getirdi Halil Bey hatta bir teklifte de bulundu. AB kriterleri çerçevesinde bu problemin de çözülmesi gerektiğini kaydederek, belediyelerin, bu tiplere, çevrelerini rahatsız etmeyecekleri noktalara taşınmaları için “ev”ler açılabileceğini ifade etti.

Bu meselenin bir yönü. Diğer yönü ise, bu hususu, toplumun derdiyle dertlenir gibi gündeme getiren gazetenin yayın grubunun, diğer organlarının hemen her sayfasında, hemen her ekran karesinde, “şikayet konusu olan tabiatta insanlar”ın ön plana çıkarılmasına ne demeli?! Her programın baş konuğu haline getirilen bu tiplerin, günün her saatinde arz–ı endam etmeleri dururken, toplumdaki travesti sayısının artmasından da mı yoksa biz sorumluyuz?

Samimiyet, samimiyet, ah samimiyet!!!

Yıllardır, toplumun temel dinamiklerini aşındırıcı yayın yapanların, bu hatırlatmalardan sonra “istiğfar” etmeyeceklerini biliyoruz. Herkes zihniyetine ve karakterine göre “tarihî rol”ünü oynayacak. Bunları bir hakaret olsun diye ya da kendi icra ettiğimiz mesleği küçültmek için de söylemiyoruz. Bu yüzden, iyi bir tiraj analizi yapılsa, adı geçen katagorideki özellikle yazılı basının, Anadolu’nun her tarafında değil, sadece bazı metropollerde var olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İşte bu noktada “basiret, ah basiret...” diyoruz. Çünkü, “kürsülerin en yükseği” sıfatını haiz olan bu mesleği, “aydınlık ve ilkeli” bir şekilde yapanlara bugün, her zamankinden daha fazla sahip çıkmak gerekiyor.

27.12.2003

ŞAHİN ALPAY s.alpay@zaman.com.tr
 

Pervez Müşerref ve Usame Bin Ladin

Son günlerde Pakistan’da tuhaf şeyler oluyor. Yetkililer, 23 Aralık günü İran ve başka bazı ülkelere nükleer silah yapımında kullanılan bilgi ve malzemenin bazı “hırslı ve açgözlü” Pakistanlı uzmanlar tarafından sağlanmış olabileceğini kabul ettiler.


Pakistan’ın güçlü yöneticisi General Pervez Müşerref 25 Aralık günü, 11 gün arayla ikinci suikast girişiminden kılpayı kurtuldu. Ekim 1999’da bir askeri darbeyle işbaşına gelen Müşerref, ikinci saldırıdan bir gün önce, önümüzdeki yılın sonunda üniformasını çıkaracağını açıklamıştı. Bu karar, Müşerref yanlılarının ABD aleyhtarı İslamcı partiler ittifakıyla vardığı, rejimin sivilleşmesine yönelik bir anlaşmanın sonucuydu. İslamcı muhalefet Müşerref’in genelkurmay başkanlığından ayrılması karşılığında, Türkiye’dekine benzer bir MGK oluşturulmasını da içeren çeşitli anayasa değişikliklerini desteklemeyi kabul etmişti.

Saldırılar, Müşerref ortadan kaldırıldığı takdirde Pakistan’da neler olabileceği tartışmasını başlattı. Kimilerine göre demokrasiye geçiş süreci devam edecek; başkalarına göre ise, ayaklanma ve etnik çatışmalarla Pakistan kaosa sürüklenebilir. Irak’a demokrasi getirmeye soyunan ABD yönetiminin, bugüne kadar Pakistan’da demokratikleşme konusunda bir acelesi olmadı. Zira General Müşerref yönetimi, 11 Eylül’den sonra Taliban’a verdiği desteği kesip ABD’nin yanında yer aldı ve bugüne kadar 500 dolayında El Kaide militanını Amerikalılara teslim etti. ABD’nin sağladığı destekle Pakistan ordusu, bugüne kadar hiç görülmemiş ölçüde topluma hakim durumda. Subaylar ve aileleri, ordunun işlettiği şirketler, çiftlikler, okullar ve hastaneler sayesinde halkın genelinden çok daha iyi yaşıyor. Ordunun üst kademesinin ABD yanlısı olduğundan kuşku duyulmuyor, ama alt kademe subayların siyasi eğilimleri hakkında derin şüpheler var. (Bkz. NYT, 24 Aralık)

Müşerref’e karşı saldırıların El Kaide ve / veya yardakçıları tarafından düzenlenmiş olması kuvvetle muhtemel. ABD ve Pakistan’ın El Kaide liderini bulmak için harcadığı çabaları izleyen uzmanlar, Müşerref ve Bin Ladin konusunda şunları söylüyor: Afganistan’daki Taliban rejimi Amerikan bombardımanı altında çökerken Bin Ladin, Pakistan’a kaçtı ve halen iki ülke arasındaki sınır bölgesindeki, çapı 120 km olan ve Pakistan özel kuvvetleri tarafından kuşatılan bir bölgede yaşayan aşiretler arasında barınıyor. Bin Ladin’in yakalanması halinde ülkede patlak verecek tepkiler karşısında iktidarını sürdüremeyeceğinden kaygılanan General Müşerref, Bush yönetimi ile gizli bir anlaşma yaptı ve Amerikalıları Bin Ladin’i yakalama konusunda uygun bir zamanı kollamaya ikna etti. El Kaide liderinin barındığı bölgenin doğal yapısı burada saklanan birini bulmayı son derece güçleştiriyor. Büyük ölçüde kendi kendilerini yöneten, tepeden tırnağa silahlı aşiretlerin köklü geleneklerinden biri de kendilerine sığınan kimseleri asla ele vermemeleri. Pakistan ve Amerikalı yetkililerin başlıca hedefi, Bin Ladin’i koruyan aşiret liderlerini, zamanla işbirliğine razı etmek. Ne var ki, Bin Ladin’in yakalanması geciktikçe, El Kaide’ye bağlı unsurlar daha büyük güç ve cesaret kazanıyor. Yıllarca Bin Ladin’in izini süren, Pakistan asıllı Amerikalı uluslararası terörizm uzmanı Mansur İcaz’a göre, Bin Ladin’in yakalanması zamanı geldi geçiyor. Bunun için “Pakistan oyun oynamayı bırakıp, bir an önce Bin Ladin’i yakalamak zorunda!”

Yukarıda aktardığım yorumları İngiliz gazetesi The Guardian’ın 23 Ağustos 2003 tarihli sayısında okumuştum. Müşerref’e yönelik saldırılar ister istemez, Bin Ladin’in yakalanmasında iyice geç mi kalındı, sorusunu sorduruyor. Acaba Pakistan, ABD’nin “terörle savaş”ında yeni cephe olmaya mı aday?

27.12.2003

ALİ BULAÇ a.bulac@zaman.com.tr
 

Başörtüsü nedir?

Başörtüsüyle ilgili öngörülen yasağın dayanağını teşkil eden en önemli argümanlardan biri, başörtüsünün bir “sembol” olduğu yolundaki iddiadır. Bu iddiaya göre başörtüsü yerine göre “dini”, yerine göre “siyasi bir sembol” olduğundan devletin finanse ettiği veya düzenlediği kamusal alanda takılamaz. Stai Raporu bu sembolün “aşırı bir vurgu” olduğunu söyler.


Nitekim AİHM nezdinde Türkiye adına savunma yapan Şükrü Alparslan da, 19 Kasım 2002’de sunduğu mütalaada şu cümleye yer vermiş: “Başörtüsü, masum bir yaşama biçimi olmanın dışında cumhuriyet ilkelerine karşı bir semboldür.”

Burada iki sorunun cevabını aramak gerekir: Başörtüsünün bir sembol olup olmadığına kim karar verecek ve karar veren mercii hangi kriterleri esas alacak? Prensip olarak ilk sorunun cevabını ararken failin beyanı esas alınır. Yani başörtüsünü takan kadının, bunu hangi niyet ve amaçlarla taktığını anlamak için ona sormak ve böylelikle bir hüküm vermek gerekir. Başkasına niyet isnad etmek ve olmayan niyetlere mebni hüküm vermek hukukun ruhuna aykırıdır. İkinci soru için üç kritere başvurulabilir: İlki, başörtüsünü öngören dinin kaynakları, yani Kur’an ve Sünnet’teki ifadeler; ikincisi, bu kaynaklardan hareketle başörtüsünü takan kadının başörtüsü hükmünü algılama biçimi ve başörtüsünü hangi niyetlerle taktığı hususu; üçüncüsü de karşı olanların başörtüsüne yüklediği anlam çerçevesi.

Başörtüsü Kur’an ve Sünnet tarafından mü’min kadınların ve kızların yerine getirmeleri gereken “dinî bir vecibe” olarak tanımlanmıştır. “Cilbab, yani tepeden tırnağa tek parçalı elbise (33/Ahzab, 59)” veya “hımar, yani yakaların üzerine sarkıtılan örtü (24/Nur, 31)” elbise, giyimle ilgili terimlerdir. Giyimle ilgili olarak başörtüsü elbisenin tamamlayıcı unsurudur. Cilbab olarak ele alındığında, başörtüsü elbisenin kolları hükmünde olup elbisenin bir parçasıdır. “Hımar” anlamında örtü, başı örten parçanın göğüslerin üzerini de kapatacak şekilde uzun tutulmasıdır. Çünkü bu hükmü öngören Allah ve Resulü, “el, ayak ve yüzün dışındaki organların örtülmesi”ni istemişlerdir. Bu da ya tek parçalı cilbab veya göğüslerin üzerini de kapatacak şekilde uzun ve geniş tutulmasını sağlayan hımar’la olmaktadır. Burada esas alınacak nokta, başörtüsüyle kadının dinin öngördüğü hükümlere göre bir giyim tarzına sahip olmasıdır, başka bir ifadeyle hüküm açısından bunun manası sadece ve sadece “dinî bir vecibe”dir. Başörtüsünü takan bir kadının onu “dinî bir vecibe” olarak algılaması, bu hükmü koyanın maksadına uygun davranması anlamına gelir.

Fakat bazı kadınlar başörtüsünü farklı amaçlarda kullanabilirler. Bu, ne hükmün hikmetini ve maksadını değiştirir ne de diğer kadınların maksada uygun niyetlerini bağlar ve cezalandırılmasını gerektirir. Bazı kadınlar başörtüsünü “siyasi bir sembol” olarak kullanıyorlarsa, bu onların kişisel niyetleriyle ilgili öznel ve özel bir zihni tutuma işaret eder. Bunun hukukta cezası varsa, herkese teşmil edilemez; aksi halde kolektif ceza kapsamına girer ki, bu suçların ve cezaların bireyselliği ilkesine aykırıdır. Bir kadının hangi niyetle başörtüsünü taktığını anlamak için onun beyanına bakmalı. Karşı taraftan niyet yüklemenin hukukla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Öyle de olsa, demokratik bir toplumda olması gereken çoğulculuk açısından, başörtüsünü siyasi bir simge olarak kullananların da bu türden ifade özgürlüklerinin olması gerekir. Ancak Müslüman kadınların yüzde 99,9’u -hem de yüzyıllardan beri- salt dinî bir vecibeyi yerine getirmek üzere başörtüsü takarlar.

AİHM’deki Türkiye’nin avukatı Alparslan, mütalaasında sanki bunun farkında olarak “Başörtüsünün Allah’ın emri kabul edilmesi laiklik ilkesi ile bağdaşmaz.” demektedir ki, bu laiklik anlayışı, din ve vicdan özgürlüğünü korumayı taahhüt eden laiklikle ilgili değildir.

Özetle başörtüsü ne laikliğe ne şu veya bu siyasi rejime karşı bir sembol olup, tıpkı namaz kılmak, oruç tutmak gibi sadece ve yalın bir biçimde dinî bir vecibedir. Başörtüsü yasaklanan bir kadın devlet eliyle dinî bir vecibesini yerine getirmekten alıkonulmuş ve böylelikle günaha zorlanmış demektir.

27.12.2003

A. TURAN ALKAN t.alkan@zaman.com.tr
 

Gayrı Fransa iflah olur mu?

Başlangıcından beri laikliğin, dine ve dini sembollere yönelik bir tehdid gibi konulması ve uygulanması, sonuç itibariyle Türkiye’de laiklik kavramının aleyhine tecelli etti. İyi bir fikrin artniyetli teorisyenler, beceriksiz uygulayıcılar ve resmi ideolojiyi dogma zanneden ardıllar eliyle berbad edilmesinin tezahürleriyle baş başayız.


Bir tarafta ne pahasına olsun laikliği korumayı, kamu hizmetinin ve hatta ömrünün en anlamlı faaliyeti olduğunu zanneden tedirginler, diğer tarafta, “laiklik bu değil; yanlış anlıyoruz, başka uygulamalar da var” iddiasıyla meseleyi tartışma konusu olmaktan çıkarmak isteyen yapıcılar var. Dışardan bakan, bizim en hayati meselemizin laiklik olduğunu zannedebilir; neticede bu mânâsız yoğunlaşma laikliği araç olmaktan çıkarıp amaç haline getiriyor. Meselâ, “devlet niçin vardır?” sorusuna tereddüdsüz, “laikliği korumak için” cevabını verecek bir yığın “seçkin bürokrat” ve fikir erbâbı çıkar.

Hesaplanmalıydı ki laikliğin ülkede sağlam zemin bulması için, dini değerlere karşı hassas kitlenin tasvibi ve desteğinin kazanılması elzem ve şarttır. Tam aksine onlar ikna edilmek yerine, zorlu dayatmalara maruz bırakıldılar. Bizde “sudan gerekçelerle buhran yaratma” mühendisliğinin en parlak projesi budur. Laikliğin en budaklı uygulamalarına sahne olan Türkiye’yi, sair İslâm ülkelerine model diye gösterenleri küçümsemiyorum ama Türkiye’de laiklik, samimi yaklaşım ve tabii ki “çağdaş” uygulamalarla bir uzlaşma zemini üzerinde vücut bulsaydı, Türkiye’de hâsıl olacak müsbet enerji, İslâm dünyasına çok daha hızlı ve etkili biçimde nüfuz ederdi. Laikliğin, “fırsat verirsek dindarlar on paralık ederler” vehmiyle bir hücum stratejisi olarak dayatılması yanlış sonuçlar verdi. Tarihi misaller, dayatma yoluyla laikliği vazedenlerin samimi olmadığını ortaya koyuyor. İlk düğme yanlış iliklendiği için sonraki düğmeler anlamlı olmaktan çıkıyor; kaldı ki sonraki düğmelerin doğru iliklendiğine dair inandırıcı sebepler bulmakta da zorlanıyoruz.

Niçin böyle oldu? Çünkü yönetici elitler, yönettikleri kitleyi daha işin başında bir tehdid unsuru gibi algılamışlardı. Kendi toplumuna inanmayan, güvenmeyen, etrafında silahlı nöbetçi olmadıkça kendini emniyette hissetmeyen bir yönetici sınıfıdır bu; belki de Hindistan’da görev yapan İngiliz genel valileri, yönettikleri kitleyi tanımak ve onlara güvenmek konusunda bizimkilerden daha mutmain bir zihinle yastığa baş koyuyorlardı. Bu incitici bir benzetiş midir; belki; ama alınganlık göstermenin âlemi yok: Laiklik tartışmalarının 2003 yılının sonunda geldiği noktaya dikkat kesilelim ve görelim ki başörtüsü konusunda devletçi elitlerin yarattığı kafakarışıklığını Fransa’ya bile ihraç etmiş bulunuyoruz. Türk mallarının endüstrileşmiş ülkelere ihracı bana hep zevk vermiştir. Halbuki “halka rağmen laikçilik”in vatanı Fransa’ya laiklik hususunda içtihad ihraç etmiş olmaktan gurur duyamıyorum. Yetmiş sene zarfında laiklik fikriyatına tek katkımız inanan insanların giyimleri konusunda yasaklayıcı bir yaklaşımdan ibaret kaldıysa bundan gurur duymak gerekmiyor.

Bu satırların yazarı, laikliğin çağdaş demokrasilerin asgari şart ve araçlarından biri olduğuna samimiyetle inanıyor ama laikliğin tatbikatında kaydedilen spiral, yani kendi üzerine kıvrılarak artan problemlerin icadından hiç de mutlu değildir. Tarihin müstesnâ bir ânında, Türk tipi laiklik uygulamasında serdedebileceğimiz hürriyetçi, mutabakatçı ve toplumsal barışa açık bir uygulama tarzı, bugün devlet-toplum ilişkilerinde ve demokratik kültürün yaygınlaşmasında en azından daha problemsiz bir ülke olmamızı temin edebilirdi.

27.12.2003

M. NEDİM HAZAR n.hazar@zaman.com.tr
 

Kayıp ‘tazı’nın öğrettikleri

“Değiştiremeyeceğiniz bir geçmiş geride dururken, şekillendirip sahip olabileceğiniz bir gelecek bizi bekliyor.” F. W. Robertson
Biz Fransa üzerinden örtü tartışması, kamusal gerginlikler filan yaşarken Avrupa bugünlerde bambaşka bir üzüntüyü yaşıyor. Türkiye tarih, takvim peşinde koşarken 14 Avrupa ülkesinin ortaklaşa projesi olan ‘Mars Ekspres’ üzerine çok ciddi tartışmalar yapılıyor. Malum bilim camiasında dünyanın kız kardeşi olarak bilinen Mars bu dönemlerde kız kardeşine en yakın konuma geldi. Yakın dediysek 400 milyon kilometre filan.


Bir çeşit AB projesi olan Mars Ekspres bu yakınlaşmayı fırsat bilerek birkaç yıl önce ABD’lilerin yolladığı gibi bir araç yolladılar. Malum iş ciddi, bizim medyanın yaptığı gibi ‘Güneydoğu yazı dizisi’ için Anadolu’ya giden gazetecilerin havada helikopter ile iki tur atıp, ‘Kürt gerçeği’ yazmasına ya da ‘Fransa’ya gidip 30’dan fazla kişiyle görüştü’ olayına benzemiyor bu. Elbette işin espri kısmı bu. Yoksa bizim –bazı– aydın ve akademik çevrelerinin, bilimi, teknolojiyi ideolojiye araç olarak gördükleri de malumumuz. Dünyada bi bizim ülkede ideoloji bilimden önce geliyor.

Proje sahipleri, gönderecekleri araca Beagle 2 diyorlar. Sözlük karşılığı itibarıyla ‘Casus’ anlamına da, ‘tazı, av köpeği’ anlamına da gelen bir kelime Beagle. İş bu bilimsel casus ve akıncı olan tazı o kadar yolu gitti ve bir süreden beri ona ulaşılamıyor. En son önceki gün o civardan geçen bir ABD uydusu da sinyal yolladı ancak sonuç olumsuz çıktı. Kim bilir belki siz bu satırları okurken AB Tazısı’ndan bir haber alınabilir. Ancak ben işin başka bir yönüne dikat çekmek istiyorum.

Bu projede 14 AB ülkesinden 300’den fazla bilim adamı çalışıyor. Tahmin ettiğimiz üzre bizden kimse yok. Benim dikkatimi çeken şey ise Beagle 2’yi ortaya çıkartan beyin takımından Leicester Üniversitesi Astrofizik ve Uzay Bilimleri profesörlerinden Martin Barstow’un söylediği cümleler. Barstow, Mars yüzeyine inilmesinin Avrupa Uzay Ajansı açısından tarihi öneme sahip olduğunu söylüyor. ‘Avrupa, tarihinde ilk kez bir başka gezegene adım attı. Bunun verdiği ilham, Avrupa biliminde çığır açacak, öğrencilerin fizik ve uzay bilimlerine olan ilgisi artacak. Teknolojik gelişmelerin devamı açısından bu çok önemli.’ diyen Barstow, oldukça ilginç bir mesaj da veriyor. ‘Şu an Güneş Sistemi’ni inceleyen farklı ülkelerden bilim adamları var. Bu işbirliği, kırılgan gezegenimizde, aramızdaki farklılıklara rağmen nasıl bir arada yaşayabileceğimizi gayet güzel gösteriyor. Mars projesi ve ileride yapacağımız diğer ortak çalışmalar, şu an ne yazık ki acı verici şekilde bizi birbirimizden ayıran bariyerleri ortadan kaldırabilir’ diyor.

İnsan ürperiyor bir an. Bizde yeni seçilen YÖK başkanları iktidar ile çarpışmak, öğrenci ile vuruşmak, korumak, germek, gerilmek vesaire ile ilgilenirken girmeye çalıştığımız bir topluluğun bilim adamları 400 milyon kilometre uzaklıktaki bir gezegenin birleştirici yönüne dikkat çekiyor.

Hani insan düşünmeden edemiyor. Şimdi bu tazıyı bizimkiler yollasa ya da maazallah Mars’a bir şekilde Türk bilim adamları ulaşsa, kontrol etse falan, kapıya ‘türbanlı girilmez’ diye notlar, levhalar dikip, astronotları, Mars ziyaretçilerini ikna odaları açarlar mı?

Konuyu düşündükçe eğlenceli boyutları da fışkırıyor adeta. Misal, refiklerimizden bazıları, hani şu ‘kitle gazetesi’ filan vurgusu yapanlar, yabancı dilleri sular seller gibi bilen kendi halkına yabancı personellerini Mars’a yollayıp ‘30’dan fazla Marslıyla röportaj kap gel’ derler mi? En komik başlığı bulduk bile; ‘Mars’tan bize laiklik dersi!’

27.12.2003

ZİYA PERVER z.perver@zaman.com.tr
 

Bağ-Kur aylıkları Anayasa Mahkemesi yolunda

Bu köşeden hem 2000 yılında hem de iki hafta önce Bağ-Kur’un 2000 ve sonrasında bağlanan emekli aylıklarının hatalı olduğunu defalarca yazmıştık. Öyle ki bu hatayı başlatan 2000 yılındaki hükümeti de uyarmış Bağ-Kur emekli aylıklarında adaletsizlik başlattıklarını sözleşmiştik.


Ramazan Bayramı’nın ikinci günü ise AKŞAM Gazetesinden Ali TEZEL konuyu manşete kadar taşımış Bağ-Kur emekli aylıklarında 100 milyon ile 450 milyon lira arasında farklar olduğunu yazmıştı.

Şimdi ise gazetemiz ZAMAN’ın Çankırı’daki okuru Osman AKTAŞ’ın Çankırı İş Mahkemesi’nde açtığı dava Anayasa Mahkemesi’ne doğru gidiyor.

Çankırı İş Mahkemesi Hakimi A. Hakan YİĞİTBAŞI’nın yönettiği 23.12.2003 günkü celsede konunun Anayasa Mahkemesi’nde götürülmesi işlemine başlandı.

Bağ-Kur aylıklarında adaletsizlik nasıl başladı?

08.09.1999 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 4447 sayılı kanun gereğince, 1479 sayılı Bağ-Kur Kanunu’nun gerek gelir basamaklarının artırılması ve gerekse emekli aylıklarının hesaplanması ile bağlanan emekli aylıklarının aylar itibarıyla ne kadar zam yapılacağı da yeni bir sisteme kavuşturulmuştur.

Yapılan değişiklik sonrasında,

31.12.1999 tarihi ve daha öncesinde emekli olan emeklilere her ay bir önceki ayın TÜFE oranı kadar zam yapılması uygulamasına 01.01.2000 tarihinden itibaren başlanmış ve kendilerine her ay TÜFE oranı kadar zam yapılmıştır.

Emekli aylıklarının hesaplanmasında kullanılan 24 basamaktan oluşan Bağ-Kur gelir basamaklarının ise her yıl bir önceki yılın TÜFE ve GH oranı kadar artırılması uygulamasına ilk kez 01.04.2000 günü yapılması gerekiyordu.

Örneğin, Bağ-Kur gelir tablosunun 12. basamağının gelir miktarı 31.03.2000 günü 114.001.550 TL olup, bu rakamın bir önceki yılın TÜFE oranı olan % 68,8 olup bu rakam kadar artırılması gerekiyordu ve 12. basamağın geliri bu artış ile 192.434.616 TL olacaktı.

Ancak, 31.05.2000 günü Resmi Gazete’de yayımlanan 4571 sayılı kanun ile bu artışa kısıtlama getirildi ve % 25 oranında tutuldu ve 12. basamağın gelir tutarı 142.501.938 TL çekildi.

2001 yılında ise önce bir önceki yılın TÜFE oranı olan % 39 kadar artırılması ve daha sonra gelişme hızı olan % 7,2 ile çarpılarak hesaplama yapılarak, olması gereken rakam 286.742.973 TL’dir.

Ancak, Bakanlar Kurulu’nca artış % 40 ile sınırlandırılmış ve 199.502.713 TL’de tutulmuştur.

2002 yılında ise bir önceki yılın TÜFE oranı % 68,5 ve gelişme hızı ise eksi çıkmıştır. Buna göre 12. basamağın normal şartlarda olması gereken rakamı 483.161.910-TL.dir. Ancak Bakanlar Kurulu’nca alınan karar gereğince artış ikiye bölünmüş ve 01.04.2002 ile 30.06.2002 arası dönem için 263.981.982 TL, 01.07.2002-31.03.2003 dönemi için 311.208.366 TL’de tutulmuştur.

2003 yılında ise bir önceki yılın TÜFE oranı % 29,7 ve gelişme hızı % 7,8 olarak gerçekleşmiş olup normal prosedür işletilse idi 12. basamağın gelir tutarı, 675.540.555 TL olması gerekmektedir.

Ancak, yine Bakanlar Kurulu kararı gereğince artış hem ikiye bölünmüş,

01.04.2003-30.06.2003 dönemi için 373.450.039- TL.

01.07.2003-31.03.2004 dönemi için 435.069.296 TL olarak açıklanmıştır.

Bunlara göre, 31.03.2000 tarihi baz alındığında;

12. basamak için gelir basamaklarının tablolaştırılmış hali aşağıdaki gibidir.

Dönemi Olması gereken Gerçekleşen

31.03.2000 ve öncesi 114.001.550- 114.001.550-

01.04.2000-31.03.2001 192.434.616- 142.501.938-

01.04.2001-31.03.2002 286.742.973- 199.502.713-

01.04.2002-30.06.2002 483.161.910- 263.981.982-

01.07.2002-31.03.2003 483.161.910- 311.208.366-

01.04.2003-30.06.2003 675.540.555- 373.450.039-

01.07.2003-31.03.2004 675.540.555- 435.069.296-

Tablodan da görüleceği üzere emekli aylığımın belirlenmesinde kullanılan gelir basamakları bir önceki yıllık TÜFE ve GH’leri kadar artırılmamış; ama daha önce aynı şartlarla emekli olanların emekli aylıkları aylık TÜFE’ler kadar artırıldığı için eşitler arasında büyük farklar oluşmuştur.

27.12.2003

FİKRET ERTAN f.ertan@zaman.com.tr
 

Pakistan ve sağduyu

Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref, 4 yıl önce iktidarı ele geçirdiğinden bu yana hem dış hem de iç güçlerin hedefi. İç güçler onun siyaseten tasfiyesi için ellerinden geleni yaparlarken dış güçler de durmadan hayatına kastediyorlar, onu bombalarla yok etmeye çalışıyorlar.


Nitekim, Müşerref önceki gün 11 gün içinde ikinci defa bombalı bir intihar saldırısıyla saf dışı edilmek istendi. Bu son saldırı 14 Aralık’ta yapılan uzaktan kumandalı bombalı saldırıdan intihar saldırısı olması yüzünden farklı sayılır. Birinci saldırı köprüye yerleştirilen uzaktan kumandalı bombaların Müşerref’in konvoyunda bulunan bir özel elektronik karıştırıcı cihaz sayesinde akim kalmıştı. İşte bu yüzden son saldırı bu defa doğrudan Müşerref’in konvoyuna dalan iki bombalı intihar saldırı şeklinde yapılarak bu defa muhakkak sonuç alınacak şekilde gerçekleştirildi. Ne var ki, Müşerref 30–40 saniyelik bir gecikmeyle bu defa da bu terörist saldırıdan kurtuldu.

Saldırıları yapan teröristler ve bunların arkasındaki güçler şüphesiz bundan sonra da muhtemelen daha değişik, kendilerine göre sonuç alıcı metotlar kullanıp Müşerref’ten kurtulmaya çalışacaklar ve Pakistan’ı biraz daha karıştırmaya çalışacaklardır. Bugünden görünen budur.

Pervez Müşerref iki sebep yüzünden bu saldırıların hedefi. Birinci sebep şüphesiz onun Afganistan operasyonunda ve sonraki terörle mücadelede Amerika’ya verdiği destek. Hem Pakistan içindeki radikal çevreler ve hem de Afganistan’da barınmaya devam eden Kaide, Taliban güçleri bu destekten dolayı Müşerref’e düşmanlar ve onun tasfiyesini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. İkinci sebep, Müşerref’in Pakistan’ın güvenlik ve askeri yapısında yapmaya çalıştığı değişiklikler. Müşerref bir süredir ordu, polis ve istihbaratta önemli değişiklikler ve tasfiyeler yapıyor, bu kurumları radikal unsurlardan temizlemeye çalıyor. Şüphesiz bu da buralarda yıllardır bulunan ve Pakistan’ın güvenlik ve askeri politikalarını yıllardır belirleyen bazı çevreleri çok rahatsız etmiş bulunuyor. Bu çevrelerin Müşerref’in hayatını doğrudan hedef alacak teşebbüsler içinde olduklarını söylemek doğru olmamakla beraber bunların içinde bulunan bazı unsurların esas suikastçı gruplara kolaylık sağlamalarının mümkün olabileceği de güçlü bir ihtimal olarak ortada bulunuyor. Nitekim, her iki saldırının da oldukça güvenli askeri bölgeler civarında yapılmış olması ve saldırıları yapanların Müşerref’in güzergahından, programından haberdar olduklarının ortaya çıkması söz konusu ihtimali daha da güçlendiren karineler olarak düşünülebilir.

Müşerref’in Kaide ve Taliban çevrelerinin hedefi olması tabii bir durum şüphesiz. Bu çevreler kendilerine zarar verdiklerine inandıkları Müşerref’i bir şekilde devre dışı bırakma faaliyet ve çabalarına devam edeceklerdir. Müşerref’in askeri ve güvenlik çevrelerinde yaptığı değişiklerden memnun olmayanların Müşerref karşıtı hareketleri ve planları ise bana göre uygun ve tabii değildir; çünkü her şeyden önce Pakistan’ın yüksek çıkarlarını, bu ülkenin bekasını düşünmek zorunda olan bu çevreler muhtemel hareketleriyle sadece Devlet Başkanı’na zarar vermekle kalmayacaklar, bu hareketleriyle kendi ülkelerini zaafa, karışıklığa, istikrarsızlığa sürükleyeceklerdir.

Bu bakımdan bu çevreler hareketlerini ve sonuçlarını iyi tartmak, iyi düşünmek zorundadırlar. Bunlar Müşerref’ten, politikalarından memnun olmayabilirler ama bu memnuniyetsizliklerini Pakistan’ın zararına olacak şekilde kullanmamalılar; zira bugün Pakistan 56 yıllık tarihinin en zor dönemlerinden birinden geçiyor.

Ekonomisi, siyaseti zor durumda; parlamento muhalefet yüzünden çalışamıyor, kanun çıkaramıyor; dış ilişkilerde büyük zorluklar var; Afganistan Pakistan bakımından kaybedilmiş bir ülke gibi; buna mukabil Hindistan Afganistan’da iyi yol alıyor; nükleer programı yüzünden Pakistan üzerinde olumsuz rüzgarlar esiyor; kısacası bu ve başka zorluk ve problemler yüzünden Pakistan’ın daha fazla karışmaması için Müşerref’in devam etmesi gerekiyor; sağduyu Pakistan ile ilgili olarak bunu emrediyor.

27.12.2003

FATİH URAZ f.uraz@zaman.com.tr
 

Beşiktaş yönetimi ve sözler

Kabul etmeliyiz ki kısa bir acemilik döneminden sonra Serdar Bilgili ve arkadaşları Beşiktaş için güzel şeyler yaptı. Futbol takımının aldığı neticeler, ekonominin kritik günlerinde sağlanan finansmanlar, önceki dönemlerde bir türlü bitirilemeyen tesislerin tamamlanması, İnönü Stadı’nda başlayan ve halen devam etmekte olan yeniliklerle stat gelirlerinde kaydedilen artış derken liste hayli uzatılabilir. Peki ya sözlere ne demeli?


Dikkat ediyoruz devre arasına rakiplerinden hatırı sayılır bir puan farkıyla önde girmenin huzuruyla hemen tüm yöneticiler konuştukça konuşuyorlar. Haklarıdır, eğer ki ortada bir başarı varsa konuşmak onların en tabii hakkıdır. Yaptıklarını anlatıyorlar, yapacaklarını güzel güzel izah ediyorlar, lâkin vermiş oldukları bir sözü ağızlarının yakınına bile yaklaştırmıyorlar!

Serdar Bilgili’nin, Süleyman Seba sonrasında giriştiği başkanlık seçimi yarışı öncesinde söylediği, “Şartlar nasıl olursa olsun iki dönemden fazla başkanlık yapmayacağım” taahhüdünü ya unuttular ya da unutturmaya çalışıyorlar ki, konuya gereğinden fazla kayıtsızlar! Bir noktayı peşin peşin açıklığa kavuşturalım ki kimi yanlış anlamaların önüne set çekilmiş olsun! Bizim bu soruyu sormamızın tek nedeni söz kavramına verdiğimiz ehemmiyet yüzündendir. Kimin başkan olacağı, kimin kaç dönem daha kulüpte kalacağı, mevcut yönetim giderse kimin geleceği gibi hususlar bizi zerre kadar ilgilendirmez. Mademki Bilgili ve arkadaşları işin başında böyle bir söz vermişledir, ahlaki olarak gereğini yapmak zorundadırlar. Başkalarının sık sık vermiş oldukları sözlerden dönmeyi alışkanlık haline getirmeleri, bu yönetime opsiyon tanımaz! Beşiktaş başkanlığı gibi hiç tartışmasız birçok bakanlık koltuğundan daha cazip bir makamı, hele de işler yolunda giderken terk edebilmek ne kadar da zordur değil mi? Sen tut kulübe çağ atlat, kulübün borçlarını azalt, gelirlerini yükselt, Avrupa kulvarı için yarışa hazır hale getir, sonra da sırf geçmişte boş bulunup da bir söz vermiş olduğun için işin kaymağını yiyemeden bırak git! Olacak iş midir bu? Ya geriden gelecekler senin kadar iyi niyetli değillerse! Ya senden sonra işe talip olanlar sen ve arkadaşların derecesinde vizyon sahibi değilse! O vakit de zamanın bir diliminde dilinin bir ucundan çıkmış birkaç kelime, daha yapacak bunca işi varken bağlayıcı olabilir mi? Hatırlarsanız ABD’nin eski başkanı Clinton sadece ülkesinde değil tüm dünya üzerinde büyük popülariteye sahipti. Ama ikinci dönemi bitince görevinden ayrıldı. Asıl önemli nokta ise kimse ona, “Lütfen kal, sensiz ne yapariz?” demedi. Ama ülkemizde mutlak surette her daim, başta kim olursa olsun “Kal, lütfen kal, sensiz halimiz nice olur?” diyenler çıkmaktadır. Ola ki futbol takımı bu hızda yoluna devam edecek olursa hiç şüphesiz Bilgili ve arkadaşlarına da camiadan ağır baskı gelecektir! Peki biz bu hatırlatmayı yapıyoruz diye herhangi bir şey değişir mi? Mümkün değil! Zaten böyle bir şeye niyetleri olmadığı da gelecek dönem hazırlıklarından belli. Bakın görün de Bilgili, “Beşiktaş’ın menfaatleri benim kalmamı gerektirmektedir. Beşiktaş’a zarar gelmesini engellemek için gerekirse kendime bile zarar vermekten çekinmem.” deyiversin! Onlara ve dolayısıyla verdikleri sözlerin arkasında durmayanlara verecek tek tavsiyemiz geçmişe bir dönüp de bakmaları olacak. Asılmaz sur, yıkılmaz kale gibi duranlar ne zaman çekileceklerini bilmedikleri için ne kadar da hazin bir şekilde tarihin sayfasına gömülüverdiler! Şahıslar gitti diye çöken bir kuruluşa ya da işletmeye rastlamadık. Varsa da küçük işletmelerdir!

27.12.2003

BEKİR EMRE - TENİS b.emre@zaman.com.tr
 

Mutlu yıllar...

Bu köşede ülkemiz tenisi ile ilgili eleştirilerimiz eksik olmuyor. Bu eleştirilerden en fazla nasibini alan da Tenis Federasyonu. Zira daha önce de dile getirdiğimiz gibi “tek otorite (!) düzeninde” kimseden fikir almadan gerçekleştirilmeye çalışılan bazı uygulamalar “hotanto”da bile rastlanmayacak cinsten. Ancak tüm bunların arasında gençlerimizin yurt içerisinde, uluslararası turnuva oynayabilmeleri için gösterilen gayreti de göz ardı edecek değiliz. Bunu gerçekleştirebilen TÜTEGEV’mi yoksa federasyon mu? Ona teşekkür ederiz.


Kızlarda, baharda bir ay uluslararası turnuva var. Sair kulüplerin biraz gayretle bulabilecekleri sponsorlarla bunu artırmak mümkün. Ama yazın ortasında Avrupa’da her hafta 4-5 turnuva varken kendi başına turnuva yapmanın kimseye hizmet etmediğini bazı kulüplere anlatmak isteriz. Yaptığınız turnuvalar ne kadar birbiri ardına sıralanıyor ve süreklilik arzediyorsa uluslararası camiada ülke kredibiliteniz o kadar artıyor.

Erkeklerde ise 4’er haftadan 2 satellit ise, Nisan-Haziran arası. İlk satellit’i ve kızların 2 haftasını Club Ali Bey üstlenmiş durumda. Akıllıca; inlerle cinlerin turist olarak dolaştığı bir sezonda köyünü turnuva oyuncuları ile bir nebze doldurmaya çalışacak. Türkiye’de 50’yi aşkın “federe” kulüp varken bir turistik tesisin herkesden fazla turnuva yapması bilmem sizi düşündürür mü? Nice kulüp ülkeye bir nebze katkısı olmayan özentilerin şımarık turnuvalarına teslim olmuşken “uluslararası turnuva yapın da gençler oynasın, tecrübe ve puan kazansın, ülkesini tanıtsın” dememiz bir “hülya”mı? Ülkemizde düzenlenen 18 uluslararası turnuvanın altına elini koyan kulüp sayısı sadece 4: Ankara Tenis Kulübü (6.250 $), Yeşilyurt (16.250 $), ENKA (22.500 $) ve TED (110.000 $) [rakkamlar turnuvaların ödülleridir]. Tenisi tüm ülkeye yaydığını (!) iddia eden federasyonun karşısına çıkan hakikat işte bu.

Sallayınca mangalda kül bırakmayan kulüplere hatırlatmak isteriz: federasyonları destekler veya karşı olursunuz. Başkanlarını beğenir veya meziyet fukarası addedersiniz. Bu şahsi tasarrufunuzdur. Ancak kulüplerin görevi federe oldukları branşlarda Türk Sporuna hizmet etmektir. Bu unutulmasın. Federasyona ise sormak isteriz: kimin neye nekadar hizmet ettiği belliyken hala ayırımcılık sürecek mi? Başarısızlıkları tescilli antrenörler, tarafsızlıkları kendi camialarınca bile sorgulanan komite başkanları görevde tutulacak mı? Varlık. neşe ve spor dolu sağlıklı yıllar dilerim

27.12.2003

İBRAHİM KIBRIZLI i.kibrizli@zaman.com.tr
 

F.Bahçe’de transfer bitmez!

Hollandalı van Hooijdonk, Brezilyalı Luciano ve Aurelio, Hırvat Thomas, Bulgar Petkov, Ukraynalı Rebrov, Erhan Albayrak, Alper, Ümit Milliler Kemal, Selçuk, Mahmut, Servet son bir yıl içinde Fenerbahçe'nin kadrosuna dahil ettiği yabancı ve yerli oyuncular. Tam tamına 12 oyuncu. Bu sayıya, son günlerde geri döneceği etrafında spekülasyon yaptırılan, Ortega'yı da ekleyebiliriz.


Ama, bir yıl içerisinde alınan bu kadar oyuncuya rağmen yine de teknik direktör Daum kadroyu yetersiz buluyor. Yönetime transfer edilmesini istediği oyuncularla ilgili liste veriyor. Daum'un listesi oldukça kabarık. Kimler yok ki? Cruzeiro'dan Alex, B.Leverkusen'den Yıldıray Baştürk, Kaiserslautern'den Hamit Altıntop, İstanbulspor'dan Mehmet Yozgatlı, Gençler'den Serkan Balcı, G.Antep'ten İbrahim Toraman, Trabzon'dan Gökdeniz Karadeniz listenin en başında yer alan isimler. Hepsi gerçekten her teknik adamın kadrosunda görmek isteyeceği cinsten oyuncular. Daum'un sistem tercihinin 4/4/2'nin türevleri olan 4/2/3/1 veya 4/4/1/1 olduğu biliniyor. Kim ne derse desin, Fenerbahçe'de dörtlü savunmanın sağ ve sol bek noktalarında bir sorun yok. Ali ve Fatih sağ bek, Mahmut, Petkov ve İsmail de sol bek için eldeki uygun seçenekler.

Göbekte Luciano ve kiralık Thomas şimdilik idare ediyor. Bunlara Servet, Alper hatta gerektiğinde Ümit eklenebilir. Ancak yine de yeterli olduğu söylenemez. Demek ki savunmanın göbeğine sola yatkın bir takviye şart. Her halde Daum da bu görüşte olacak ki, İbrahim Toraman'ı istiyor. Daum orta alanda çift önlibero ile oynuyor. Önliberolar için tercihini Ümit ve Selçuk ikilisinden yana kullanıyor. Zaten Kemal dışında başka alternatifi de yok. Dolayısıyla bu bölgeye alternatif üretilmesi lazım. Daum'un verdiği listedeki Serkan Balcı iç piyasadan bu bölge için bulunabilecek en doğru isim. Hücumdaki tek adam van Hooijdonk'un gerisinde çift önliberonun önünde üçlü bir blok görevlendiriyor. Bu üçlünün sağ dışında Serhat, ortasında hücuma dönük ortasaha olarak Aurelio veya Yusuf, sol dışında da Tuncay görev yapıyor. Demek ki listede ismi bulunan Mehmet'i sağ kenara düşünüyor. Alınmasını istediği diğer oyuncuların hemen hepsi hücuma dönük orta sahalar. Yönetime göre Ortega'nın geri dönmesi halinde bu bölge için transfere ihtiyaç yok.

Buna rağmen Daum bol seçenekli bir liste ortaya koyuyor. Anlaşılan bu yaklaşımı ile Ortega konusundaki isteksizliğini yönetime hissettirmeye çalışıyor... Sorunlu Ortega'dan çok bu bölgeye Brezilyalı Alex'in alınması doğrusu olur. Olmadı, Tuncay buraya çekilmeli ve sol kenara Brezilyalı Gilberto Silva (Atletico Mineiro), Gustavo Nery (Sao Paulo), Arjantinli Luis Gonzales (River Plate) veya Kaiserslautern'de kiralık oynayan Kamil Kosowski benzeri bir yabancı alınmalı. Kuşkusuz Volkan ve Recep tecrübe kazanana kadar Fenerbahçe'nin Antepli Ömer, Diyarbakırlı Şenol gibi tecrübeli bir kaleciye ihtiyacı bulunuyor. Ama, Daum'un yönetime verdiği listenin hiçbir yerinde kaleci ismi geçmiyor!..

27.12.2003

AHMET ÇAKIR a.cakir@zaman.com.tr
 

Bülent Yavuz komedisi

TSYD’nin Antalya seminerinde iki gündür yoğun bir programla Türk sporunu kurtarmaya çalışırken, dışarıda da kıyametler kopuyor; fırtına ve sel bu kentin üzerine bir kâbus gibi çöküyordu. İki günlük seminerin en çok gürültü patırtı çıkaran konukları Bülent Yavuz ve Erman Toroğlu olurken, ikinci günde Şenol Güneş ve ekibi ilgi odağıydı. Bülent Yavuz ve Şenol Güneş son dönemdeki dramatik başarısızlıklar nedeniyle görevden ayrılmayı filan düşünmediklerini çok net bir biçimde vurguladılar. Ama bundan sonraki dönemde iyi bir şeyler yapabilecekleri konusunda da hemen hiç kimseyi inandıramadılar.


Bülent Yavuz çok kötü bir konuşmacı! Bu belki de uzun yıllar sürdürdüğü mesleğinden kaynaklanan bir özellik. Karşısındaki topluluğu kendisinden emir bekleyen askerler ya da talimat almaya hazırlanan hakemler gibi görüyor. Çok basit bir noktada açıklama yaparken birdenbire hamasi boyuta geçiyor, sesini yükseltiyor, vatan millet nutuklarıyla asıl sorunu boğuntuya getiriyor. Örneğin; Muhittin Boşat konusundaki fiyaskoyu Erman Toroğlu çok açık ve kesin bir biçimde ortaya koydu. Uzun zamandır maçlarda koşamadığı bilinen Boşat’ın bu yönden kendisi için en zor karşılaşma niteliğinde olan Trabzonspor-G.Birliği maçına verilmiş olması, MHK’nin bu konuda yaşadığı dağınıklığı çarpıcı biçimde belgeliyordu. Bülent Yavuz ise Muhittin Boşat’ın ne kadar iyi ve güvenilir biri olduğunu anlatmaya çalışarak olaya yaklaşımındaki sakatlığı gösterdi. Bunu yaparken, “Ben karımı bile ona emanet ederim.” şeklindeki sözleri yersiz ve yakışıksızdı. Zaten temel sıkıntı da burada. Türk hakemliği konusunda işlerin iyi yürümesi ve daha ileri bir noktaya gelinmesi Bülent Yavuz’un kişisel bir sorunu değil. Ülke futbolunun önemli bir gereksinmesi. Bu yüzden de konuya kurumsal olarak bakmak gerekiyor. O boyutta da Yavuz’un yetersizliği insana hüzün veriyor.

Slovakya gibi Avrupa futbolunda yeri olmayan minik bir ülkenin hem Libos Michael düzeyinde yıldız bir hakem yaratması hem de 2004 Portekiz’de üç hakemle bulunmaları örneği karşısında bizim büsbütün acıklı hale gelen durumumuz içinde Yavuz gülünç şeyler söyledi. Kendisi 7 yıldır bu işin içindeydi, henüz tek hakemimiz bile uluslararası alana çıkabilmiş değildi. Ayrıca geçen yıllarda başarı gibi görünen birtakım gelişmelerin arkasındaki bombalar da patlamaya başlamıştı. Başta Bülent Demirlek fiyaskosu olmak üzere genç hakemlerin çok kısa bir süre içerisinde tıkanmaları hakemliğimiz adına endişelerimizi artıran durumlardı.

Bülent Yavuz’un şirinlik olsun diye söylediği, “Önceki yıllarda bazı sorularınıza tam cevap vermeyip geçiştiriyordum. Şimdi gerekli donanımı edindim. Artık her soruyu yanıtlarım.” sözleri de dehşet vericiydi. Peki aradan iki yıl geçtikten sonra Yavuz’un bu kez, “O zaman da tam yeterli durumda değildim.” demeyeceğinin garantisi nedir?

Güneş için fazla yerimiz kalmadı. Ama onun durumunun da pek iç açıcı olmadığını, sorulara ‘sahici’ yanıtlar vermek yerine birtakım söz oyunlarıyla vaziyeti idare etmeye çalıştığını görmek bize acı veriyor. Bunun ayrıntılarını bir sonraki yazımda aktarmaya çalışacağım.

27.12.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder




GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NİHAL B. KARACA

REHBER ABİ

SAMİ USLU

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.