1989 Ramazan ayında din görevlisi olarak Almanya’ya gitmiştim. Hocasına sahip çıkma adına aynı yaşlarda olduğumuz bir beyefendi, ikindi sonrası Beytullah isimli küçücük oğluyla mezarlığa sınır olan bir parka gezmeye götürdü beni. Mezar ziyaretinden dönen yaşlı bir bayanla yolda karşı karşıya geldik. İhtimal dindarlığını, dinî eğitim adına çocuğunu nasıl yetiştirdiğini bir şekilde bana göstermek için baba sordu: “Oğlum bu kadın kim?” Çocuk ağzını doldura doldura ve oldukça yüksek bir sesle; “Kâââfiiirrrr” dedi.
Almanya’da yetişen o çocuk öyleydi de Türkiye’de yetişen bizlerin Müslüman olmayanlara bakışı farklı mıydı sanki? Birçoğumuz “kâfir” ve “gâvur” isimleri ile anmıyor muyduk yabancıları? Bir kaşık suda onları boğmanın fazilet ve dahi sevap olduğuna inanmıyor muyduk? Bırakın yurtdışında gerçekten Müslüman olmayanları İslamî pratiği olmayan kendi ülke insanımıza bile bakışımız çok farklı değildi. 80 ihtilali öncesi anarşik hadiselerin o boyutlarda olmasının altında zihinlerde var olan bu kamplaşma yatmıyor muydu?
Hoşgörünün mimarı...
Evet öyleydi ama bu bakış açısının, bunun öngördüğü davranış tarzının doğru olmadığını kamuoyuna deklare eden birisi çıktı ve her şey yavaş yavaş değişmeye başladı Türkiye’de. O isim Fethullah Gülen’di. Sosyal, ekonomik, stratejik, kültürel, coğrafî, tarihsel, dinî vb. arka plan şartlarının zaruri istikamet dediği yabancılarla ilişki veya şimdiye kadar olandan farklı anlayış ve davranış biçimi “hoşgörü” ve “diyalog” isimleri ile kamuoyunda makes buldu. Fakat Fethullah Gülen’in gösterdiği bu çıkmaz sokak levhası onun dinî kimliği dolayısıyla bazı kesimlerce kabul görmedi. Halbuki Türkiye gibi Müslüman bir ülkede böyle bir zihniyet değişikliği halkın genel kabulüne mazhar insanlar tarafından ancak gerçekleştirilebilirdi. Hele bu davranış biçiminin dinden kaynaklandığını, dinî emir ve telakkilere göre hareket ettiğini iddia eden veya zanneden kitleye bu yeniliğini kabul ettirmek bir başka kimlik taşıyan birileri ile olmazdı, olamazdı. Ama gel gör ki taassubun, cehaletin, şartlanmışlığın böylesi ancak taallümle elde edilirdi ki zaten bu tavrı gösterenler de okumuş! kitleydi.
Bazı medya kuruluşları tarafından destek bulan ve böylece kitlevî bir düşünce şeklinde gösterilmeye çalışılan bu karşıt yaklaşımlar amacına ulaşamadı. Her şeye rağmen kervan yürüdü ve diyalog bir kültür olarak benimsenmeye başlandı ülkemizde. Toktamış Ateş’in Hocaefendi’nin en son kitabına önsöz yazması bunun en belirgin göstergelerinden biridir.
Kültür en genel tarifiyle; ırkî, dinî veya sosyal bir grubun din, çevre, dil, iklim vb. kaynaklara dayanarak oluşturdukları ve nesilden nesile intikal eden inanç ve yaşayış formudur. Bunun zaman ve zeminin değişimine bağlı olarak değişikliğe uğraması tabiidir. Değişen iklim şartlarına riayeten elbiselerin değişmesi, üretim tekniği veya kültürel etkileşimlere dayalı olarak elbise biçimlerinin değişmesi gibi.
Yalnız burada bir ayrımın yapılması gerekir. İslam dini açısından meseleye bakacak olursak; İslam, kültürün altyapısını oluşturan önemli bir unsurdur. Ama kaynağını ondan alan davranış ve düşüncelerin değişimi elbise değişimi kadar kolay değildir. Kolay olmaması iki şeyden kaynaklanır: Bir; dinin değişime konu olan ve olmayan yanlarının tespitindeki farklı görüşlerin varlığı. İki; asırlara baliğ olan uygulama zincirini bir çırpıda kırıp atmanın, dünyanın dört bir yanına dağılmış 2 milyara varan Müslümanların zihninden ve sosyal hayatından çıkarmanın zorluğu.
İsterseniz biraz açalım; birinci hususla alakalı olarak; İslam evrensel bir dindir. Kıyamete kadar devam edecektir. Kur’an ve sünnette yer alan değerler inananlara bir hayat tarzı sunmakta, daha doğrusu emretmektedir. Bu açıdan din öznedir, nesne değil. Dolayısıyla hayatın tabii seyri içinde değişen şeyler dinin öngördüğü çizgide ve sınırda olmak zorundadır. Bu çerçevenin dışına çıkma inananı dünyevî ve uhrevî açıdan sorumlu kılar, derecesine göre günahkâr yapar. Fakat burada en önemli şey, neyin dinin değişmez asılları, neyin zaman ve zemin şartlarına bağlı olarak değişkenlik özelliği taşıdığı gerçeğidir. Bir başka tabirle değişmez asıllarla değişebilir fasılların ayırımının iyi yapılması problemidir. Yine bir başka tabirle neyin içtihada/düşünce ve hüküm üretimine konu, neyin ve nelerin bu faaliyete konu olamayacağının tespitidir. Düşünce üretimi bu anlamda hicri 5. asırlarda durmuş, önceki asırlardaki canlılık ve hareketliliğini kaybetmiş ve bunun uzantısı olarak sözünü ettiğimiz ayırım maalesef İslam’a yaraşır ve yakışır bir tarzda yapılamamıştır. Mesela, din eksenli siyasi yapılanmaların olduğu, devletlerarası ilişkilerin düşmanlık esası üzerine kurulu olduğu dönemlerde ortaya konan içtihadi yaklaşımlar hâlâ daha bazı İslamî ülkelerde değişmez hüküm olarak algılanmaktadır. Söz gelimi; zimmi ile dar bir köprüde veya ancak bir kişinin geçebileceği bir ara geçitte karşılaşan Müslüman, zimmiye hakarete varan düzeyde söz söyleyebilir, geçiş üstünlüğü bende deyip onu itebilir. Şimdi bu tarz bir yaklaşım şeklini arka plan şartlarından bağımsız biçimde bugüne taşımak ne kadar doğrudur? Veya şöyle soralım, ne kadar İslamîdir? Bu dinin peygamberi “Zimmiye eziyet eden bana eziyet etmiş gibidir.” derken, bir dönemin şartları içinde haklı veya haksız, doğru veya yanlış ortaya konmuş düşüncenin bir anlamda ebediliğini iddia etmek hangi dinî ve aklî kriterlere uygundur?
İşte Fethullah Gülen, ayet ve hadislere getirdiği yorumlarla bu ayırımı teorik planda yapmış, yayınlamış, anlatmış ve hepsinden önemlisi bunu hayata taşımıştır. Başta bizzat kendisi iç ve dış çevreden gelen önce eleştiri oklarına rağmen hoşgörü deyip, diyalog deyip girdiği bu yolda yürümüş ve hâlâ yürümeye devam etmektedir. Yalnız Hocaefendi bu yolda yalnız değildir; onun yol göstericiliği içinde hayatlarını tanzim eden çok geniş bir kitle, dünyanın dört bir yanında gerçekleştirdiği eğitim faaliyetleri ile bu düşünceyi pratiğe dökmüşlerdir. Zaten Fethullah Gülen’i farklı kılan da bu değil midir?
Farklılıklar zenginlik
Yukarıda işaret ettiğimiz ikinci husus değişimin zaman alması gerçeğiydi. Asırlık uygulamaların sabahtan akşama değişeceğini aklı başında hiç kimse beklemiyordur herhalde. Hele insandan insana, köyden köye, şehirden şehire, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya değişen farklılıklar gibi bu sürecin uzamasını öngören nedenleri hesaba katarsak bunun ne kadar uzun zaman alacağını tahayyül etmek bile zordur. Bir de işin içine kimi ülkelerde şuuraltına adeta kazınan ve canlılığını hâlâ koruyan tarihsel hadiseleri, hayat standardı, düşünce düzeyi, eğitim seviyesindeki farklılıkları, maddi çıkarları için bu yapının devamından yana güç kullanan sivil ve resmi otoriteleri, menfaat ekseni üzerinde geleceklerini inşa ederken her şeye mubah diyen süper devletleri de ilave edersek buna zor değil imkânsız demek gerekir herhalde. Bizler insanlığın geleceği adına bu zorlukların farkında ve şuurunda olarak yola koyulmak zorundayız. Nitekim şu anda istendiği, arzu edildiği gibi gitmese de diyalog çalışmalarının küresel bir hal alması gelecek adına ümit vericidir. İsterseniz Fethullah Gülen’i farklı kılan sorusunu burada farklı bir dille yenileyelim; yurtdışında faaliyet gösteren okulların varlığı, onların diyalog kültürünün oluşmasında oynadıkları rol inkar edilebilir mi? Hasılı; şimdilerde kendisi çok sevinçli. Onca meydan okumalara, onca engellemelere rağmen teorik ve pratik düzeyde diyalog çalışmalarının ferdîlikten kurtulup kitlevî ve küresel bir mahiyet kazanması/ kazanmaya başlaması ve bu anlamda bir diyalog kültürünün oluşması onu öylesine sevindiriyor ki “Çekilen bunca sıkıntılara değer.” diyor.
Ha bu arada Beytullah’a ne oldu derseniz, 21 yaşına gelmiş o delikanlı şu anda babası ile birlikte Almanya’da diyalog çalışmalarının en ön safında koşturuyor. Son söz; ümidim o ki bir gün gelecek bu diyalog kültürü “Medeniyetler Çatışması”nı öngören Huntington’a inat “Diyalog Medeniyeti”ni oluşturacak. Eskimeyen eskilerde yeniyi okuyan, bu yeni okumaları hayata geçiren, bunlarla bir kültür oluşturan ve nihayet kültürü medeniyete taşıyan/taşıyacak olan herkese A’dan Z’ye selam olsun.
27.12.2003
|