AK Parti hükümetinin kurulmasının üzerinden 13 aylık bir süre geçti ve hükümetin performansı üzerinde değerlendirmeler yapılmaya devam ediyor. Genel kanaat, AKP iktidarının bir yıllık karnesinde başarılarının başarısızlıklarından daha çok olduğu şeklinde. Aslında iktidarın başarısız olduğu ya da yalpaladığı konularda dahi, halk AKP’ye anlayış göstermekte ve hatta oldukça da toleranslı davranmaktadır. Başka bir deyişle seçmenin AK Parti hükümetine 3 Kasım 2002’de açtığı siyasi kredi tükenmemiş; tam tersine, toplum öncelikli icraatları sayesinde hükümetin halk nezdindeki siyasi desteğinde artış trendi görülmektedir. Nitekim yapılan kamuoyu yoklamalarında, diğer partilerin oylarında düşüşler gözlenirken, AK Parti’nin oylarında 3 Kasım seçimlerine göre önemli ölçüde yükseliş gözlenmektedir. Biz burada AK Parti’nin bir yıllık iktidarını kısaca değerlendirerek 2004’e yönelik beklentilere değineceğiz.
AK Parti’nin Meclis içindeki siyasi ve sayısal ağırlığı artarak devam etmektedir. AB reformları içinde yer alan ana dilde eğitim ve yayın gibi hassas konularda kendi partileriyle ters düşen bazı CHP’li milletvekillerinin AKP’ye geçmesi, iktidar partisini tek başına anayasayı değiştirecek çoğunluğa kavuşturmuştur. Ancak Meclis aritmetiğinin bu şekilde değişmesi, ilk bakışta olumlu gibi görünse de, partinin elindeki “ne yapalım anayasayı değiştiremiyoruz” mazeretini ortadan kaldırmıştır. Oysaki AKP için esas sorun sayısal olmaktan çok siyasaldır. Parti liderliğinin eski kimlikleri, parti yönetiminin belli alanlarda yapmak istedikleri reformları gerçekleştirmeleri ülkedeki yerleşik güçlerce engellenmektedir. Bu nedenle iktidar partisi, kendi tabanının bazı arzu ve taleplerini ya hiç gündeme getir(e)memekte, ya da izledikleri politikalara eleştiri geldiğinde “ülkeyi germeme” adına geri adım atmak zorunda kalmaktadır. Bu konudaki tipik örnek olarak YÖK Yasa Tasarısı’nın tam bir yılan hikayesine dönmesi, Kur’an Kursları Yönetmeliği’nin tümden geri çekilmesi ve başörtüsü olayını hiç gündemine almaması sayılabilir. Bu tür konular, AKP’nin yumuşak karnı olarak görülen “irtica ve laiklik” alanına girdiğinden muhalefette ve devletin derinliklerinde keskin duyarlılıklar ve kırılmalar yaratmaktadır.
Halkın AKP’ye açık çeki devam ediyor
Nitekim Kemal Derviş ve Zülfi Livaneli gibi bazı önde gelen milletvekillerinin, CHP’nin kurtuluşunun ancak başörtüsü gibi kronikleşmiş toplumsal sorunlar konusunda inisiyatif alarak çözüme önayak olmasından geçtiğini savunmaları üzerine; CHP lideri Deniz Baykal “başörtüsünün bir özgürlük sorunu değil, rejim sorunu” olduğunu belirterek bu konularda konuşulmasını yasaklamıştır. Dolayısıyla bazı konularda AKP ezici sayısal ağırlığına rağmen, siyasal kararlar almakta zorlanmaktadır. Partiye yönelik halk desteğinin artması, halkın AKP’nin bu özel konumunu anlayışla karşıladığını da göstermektedir. Şüphesiz bu anlayışın arka planında 28 Şubat sürecinin kötü hatırasının muhafazakar çevrelerdeki kesimlerde canlılığını hâlâ koruması da önemli rol oynamaktadır. Ancak bu desteğin devamının ekonomik alandaki kısmi iyileşmeye ve AB konusundaki olumlu gelişmelere bağlı olduğu; bu alanlardaki başarısızlığın ya da ani bir krizin başarısızlık algılamasını artıracağı da bilinmelidir.
Yaklaşık üç ay sonra 28 Mart’ta yapılacak mahalli idareler seçimleri de bir anlamda iktidar partisinin bu zamana kadar izlediği politikalar hakkında bir çeşit referandum gibi algılanacaktır. Onun içindir ki, resmen adaylık başvurularının yapıldığı bugünlerde, AK Parti’nin aday tespitinde son derece dikkatli olması zorunluluğu vardır. Partinin iktidarda olması ve sürekli yükselen oy grafiği nedeniyle, toplumun her kesiminden adayın başkanlık için partinin kapısını çalması gayet doğaldır. Burada parti liderliğine düşen görev, aday belirleme sürecinde, adayların ekonomik güçleri yerine, liyakatlerinin birinci planda tutulmasıdır. Partiye yük olacak adaylar yerine partiyi yüklenecek, partinin reformcu muhafazakar kimliğini hakkıyla temsil edebilecek adaylara öncelik verilmelidir. Partinin adaylık başvurusunda istediği oldukça yüksek miktardaki başvuru ücretleri ile büyükşehir belediyelerinin sınırlarını genişleten yasanın son anda Meclis’ten geçirilmesi, parti liderliğinin işin bu yönünü ne kadar kavradığı konusunda şüphe uyandırmaktadır.
Yolsuzluk politikasına dikkat
Oysa AK Parti dürüst siyasete vurgu yaparak iktidara gelmiş ve hatta yolsuzluklar konusunda Meclis soruşturma komisyonları kurulmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, AK Parti’nin elde ettiği bu dürüstlük imajını koruyabilmesi için, bir zamanlar ANAP’ın ve DYP’nin sonunu hazırlayan popüler baskılara karşı direnmesi gerekmektedir. Bu çerçevede, özellikle İstanbul, Ankara, Bursa ve Konya gibi büyükşehir belediyelerine seçilecek adaylar AK Parti’yi yerel düzeyde temsil eden, partinin vitrini ve kimliğinin bizatihi taşıyıcıları olacaklarından; buralarda gösterilecek adayların eğitimi, bilgisi, dürüstlüğü ve siyasi tecrübesi de olan kişiler olması, partinin uzun dönemli iktidarda kalabilmesi açısından kritik rol oynayacaktır. Bu nedenledir ki, 2004 yılından itibaren hızlanacak olan AB ile entegrasyon süreci göz önüne alındığında, özellikle büyükşehir belediye başkan adayları belirlenirken, adayların yerel halkın beklentilerine cevap verecek nitelikleri taşıması kadar seçilecek kişilerin AB ülkelerindeki meslektaşlarıyla da diyalog kurabilecek, bilgi, donanım, yetenek ve vizyona da sahip olmalarına özen gösterilmelidir.
AK Parti, aday seçiminde çok ciddi bir hata yapmadığı sürece 28 Mart mahalli seçimlerinin de en favori partisi haline gelecektir. İktidarın oy oranının yüzde 50’lere yaklaşması halinde (ki bu hiç de sürpriz olmayacaktır), hükümetin siyasi meşruluk temeli sağlamlaşacak; böylece de AKP başta demokrasi, özgürlükler, AB ve Kıbrıs gibi oldukça kritik konularda atmayı planladığı adımları daha bir cesaretle atabilecektir.
AK Parti’nin siyasal liberalleşme programını akamete uğratabilecek, en azından yavaşlatabilecek gelişmelerin başında ise ülkenin iç ve dış güvenliğinde ortaya çıkabilecek ani krizlerdir. 15 ve 20 Kasım 2003’te İstanbul’da meydana gelen, onlarca kişinin hayatını kaybedip yüzlerce vatandaşımızın yaralandığı meşum terör olaylarının tekrarlanmayacağına ilişkin hiçbir garanti yoktur. İktidar terörün kaynağına ilişkin ideolojik tartışmalara ve siyasi polemiklere girmeden, halkın güvenliğini artıracak asayiş ve polisiye tedbirlerini alarak, terörü önlemeye yönelik istihbarat ağını genişletmelidir. Bu arada, iyi bir kriz yönetimi ve iletişimi politikası oluşturularak derhal uygulamaya konulmalıdır.
Burada düşülecek en büyük hataların başında güvenlik adına özgürlüklerin kısıtlanması ve demokratikleşmenin yavaşlatılmalıdır. Böyle bir durum tam da terör olaylarını planlayanların amacına hizmet edecektir. Kısaca hükümet hukuk devleti ve özgürlükler rejimi çerçevesinde terörün üstesinden gelmek zorundadır. Güvenliğin özgürlükleri kısıtlamaktan geçtiği yanılsamasına düşmek, AK Parti hükümetinin reformcu karakterine büyük bir darbe vurarak bu hükümeti de daha önceki hükümetler gibi “statükocu“ konumuna düşürecektir.
Özetle Türkiye, AK Parti iktidarıyla siyasi ve ekonomik istikrarı sağlama adına önemli bir şans yakalamış gözükmektedir. Geçmiş bir yılda önemli reformlara imza atan hükümetin, bu ivmeyi sürdürebilmesi için, 28 Mart seçimlerinde 3 Kasım 2002 seçimlerinden daha yüksek bir başarı elde etmesi gerekmektedir. Bunun yolu da, özellikle büyükşehir ve il belediyelerinde fırsatçılar yerine, doğru adayların listelere konmasından geçmektedir.
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
27.12.2003
|