|
Sağlam köprüler
Daha önce bu köşede bahsettiğim bir destan, arkadaşım ve hemşehrim Niyazi Sanlı Hoca tarafından yazıldı ve Ufuk Kitapları içinde “Aşka Son Bakış” ismiyle neşredildi.
Bu destan, Batumlu Cemâl ile Hatice’ye ait... Evlenmişler; fakat dört beş ay geçmeden Stalin siyaseti gereği, bir kış gecesi evlerinden toplanıp kamyonlara bindirilmişler ve sıkış tepiş hayvan vagonlarına bindirilip bilinmez bir yere doğru yola çıkarılmışlardı. Geri dönüş bir işe yaramasın diye de hayvanları birer birer kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Pencereleri kırık vagonlarda giderken pek çok insan soğuktan ölmüştü. Cemâl’in annesi de ölenler arasındaydı. Yol boyunca onlar gibi zavallı insanlar vagonlara dolduruluyordu. Tam bir mahşerdi. Herkes birbirini kaybetmişti. Ama Cemâl ve Hatice hep el ele beraberdi. Kaçmaya karar verdiler. Akşam tren yavaşlayınca askerlerin gafletinden istifade ile kaçacaklardı. İlk fırsatta Cemâl atladı; ama Hatice belki de karnındaki bebeğin korkusu ile bunu başaramadı. Hatice’yi yakalayıp komutana götürdüler. Sonra da ağır hakaret ve küfürler altında vagon vagon dolaştırdılar. Sonunda herkesin önünde subay silahını çıkarıp “Son duanı et!..” diye bağırdı. Hatice bir eliyle tren kapısının kolundan tutuyor öbür eliyle karnındaki bebeğini tutuyordu. Subay, onun alnının ortasına nişan aldı. Fakat gözü karnındaki eline kaydı. Hamile olduğunu fark edince silahını indirdi.
Asıl macera bundan sonra başlamıştı. Cemâl, bir yolunu bulup Türkiye’ye gitmiş, Hatice de yurdundan çok uzak bir yere yerleştirilmişti. Hatice, doğan çocuğuna İsrafil ismini verdi... İsrafil okula, çoğunluğu Kazak, Rus, Yahudi, Alman, Koreli ve Ahıska Türk’ü olan çocuklarla başladı.
Cemâl döne dolaşa İstanbul’a geldi. Uzun bir direnmeden sonra Müşerref ile nikah masasına oturdu. Mustafa, Kemal ve Canan isminde üç çocukları oldu.
Hatice’nin oğlu İsrafil, büyüyüp Sabriye ile hayatını birleştirdi. İlk çocukları olunca Hatice, torunu bir elçi olup kendisini Cemâl’e kavuşturması için ona Resul ismini verdi. Resul ortaokulu bitirdiği sene Kazakistan’a Türk kolejleri de açılmıştı. Bunu duyan Resul “Nine Türkler gelmiş!..” diye bağıra bağıra evlerine geldi. Öğretmenleri evlerine davet edip ağırladılar. Bu arada Hatice ninenin hayat hikayesini de öğrenmiş oldular. Sonra Türk kolejine gidip mezun olan Resul, İstanbul’a YÖS’e (Yabancı Öğrenci Sınavı) gelmişti. Muhsin öğretmene sohbet sırasında kendi geçmişini, Hatice nineyi, Cemâl dedeyi anlatmış. “Ninem bana Cemal’imin ölüsünden veya dirisinden mutlaka bir haber getir, diye beni buralara gönderdi.” demişti.
Öbür taraftan Canan’ın oğlu da Mustafa Bey’in talebesiydi. Müdür de Muhsin Bey’di. Canan’ın ağabeyi Kemal, Muhsin Bey’e teşekküre gelince babası Cemâl’in başından geçenleri anlattı. Annesi Müşerref vefat etmişti; ama Cemâl Bey yaşıyordu. Muhsin hemen Resul’ü hatırladı. İşte böylece Cemal dede ile Hatice ninenin kavuşma ümitlerinin gerçekleşmesinde gerçek adım atılmıştı. 152 sayfalık kitabı ancak bu kadar özetleyebildim. Sürpriz neticeyi de inşallah sizler bizzat kitaptan takip edersiniz...
İnsanlığın evrensel değerlerini, özümüz ve kökümüzün insanî yönünü, dilimizi ve kültürümüzü büyük bir fedakârlık hatta cefakârlıkla bütün dünyaya yaymaya çalışan ülkemizin yüz akı Türk kolejlerinin mübeccel öğretmenleri pek çok değerli hizmetleri yanında işte böyle bir hasretin son bulması için de ayrı bir köprülük vazifesi yapıyorlar.
Bu hatıralar artık yazılmaya başlandı: Ufuk Kitapları, Ali Tokul’un Akasya Hikayeleri’ni ilk önce yayınlamıştı. Kaynak Yayınları Seher Durmaz’ın Bir Güzel Gurbet Kırım kitabını neşretti... İşte şimdi de bu kitap... Yenilerini bekliyoruz. Evet bu destanlar mutlaka yazılıp gün yüzüne çıkarılmalıdır.
28.12.2003
|