Daha önce bu köşede bahsettiğim bir destan, arkadaşım ve hemşehrim Niyazi Sanlı Hoca tarafından yazıldı ve Ufuk Kitapları içinde “Aşka Son Bakış” ismiyle neşredildi.
Bu destan, Batumlu Cemâl ile Hatice’ye ait... Evlenmişler; fakat dört beş ay geçmeden Stalin siyaseti gereği, bir kış gecesi evlerinden toplanıp kamyonlara bindirilmişler ve sıkış tepiş hayvan vagonlarına bindirilip bilinmez bir yere doğru yola çıkarılmışlardı. Geri dönüş bir işe yaramasın diye de hayvanları birer birer kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Pencereleri kırık vagonlarda giderken pek çok insan soğuktan ölmüştü. Cemâl’in annesi de ölenler arasındaydı. Yol boyunca onlar gibi zavallı insanlar vagonlara dolduruluyordu. Tam bir mahşerdi. Herkes birbirini kaybetmişti. Ama Cemâl ve Hatice hep el ele beraberdi. Kaçmaya karar verdiler. Akşam tren yavaşlayınca askerlerin gafletinden istifade ile kaçacaklardı. İlk fırsatta Cemâl atladı; ama Hatice belki de karnındaki bebeğin korkusu ile bunu başaramadı. Hatice’yi yakalayıp komutana götürdüler. Sonra da ağır hakaret ve küfürler altında vagon vagon dolaştırdılar. Sonunda herkesin önünde subay silahını çıkarıp “Son duanı et!..” diye bağırdı. Hatice bir eliyle tren kapısının kolundan tutuyor öbür eliyle karnındaki bebeğini tutuyordu. Subay, onun alnının ortasına nişan aldı. Fakat gözü karnındaki eline kaydı. Hamile olduğunu fark edince silahını indirdi.
Asıl macera bundan sonra başlamıştı. Cemâl, bir yolunu bulup Türkiye’ye gitmiş, Hatice de yurdundan çok uzak bir yere yerleştirilmişti. Hatice, doğan çocuğuna İsrafil ismini verdi... İsrafil okula, çoğunluğu Kazak, Rus, Yahudi, Alman, Koreli ve Ahıska Türk’ü olan çocuklarla başladı.
Cemâl döne dolaşa İstanbul’a geldi. Uzun bir direnmeden sonra Müşerref ile nikah masasına oturdu. Mustafa, Kemal ve Canan isminde üç çocukları oldu.
Hatice’nin oğlu İsrafil, büyüyüp Sabriye ile hayatını birleştirdi. İlk çocukları olunca Hatice, torunu bir elçi olup kendisini Cemâl’e kavuşturması için ona Resul ismini verdi. Resul ortaokulu bitirdiği sene Kazakistan’a Türk kolejleri de açılmıştı. Bunu duyan Resul “Nine Türkler gelmiş!..” diye bağıra bağıra evlerine geldi. Öğretmenleri evlerine davet edip ağırladılar. Bu arada Hatice ninenin hayat hikayesini de öğrenmiş oldular. Sonra Türk kolejine gidip mezun olan Resul, İstanbul’a YÖS’e (Yabancı Öğrenci Sınavı) gelmişti. Muhsin öğretmene sohbet sırasında kendi geçmişini, Hatice nineyi, Cemâl dedeyi anlatmış. “Ninem bana Cemal’imin ölüsünden veya dirisinden mutlaka bir haber getir, diye beni buralara gönderdi.” demişti.
Öbür taraftan Canan’ın oğlu da Mustafa Bey’in talebesiydi. Müdür de Muhsin Bey’di. Canan’ın ağabeyi Kemal, Muhsin Bey’e teşekküre gelince babası Cemâl’in başından geçenleri anlattı. Annesi Müşerref vefat etmişti; ama Cemâl Bey yaşıyordu. Muhsin hemen Resul’ü hatırladı. İşte böylece Cemal dede ile Hatice ninenin kavuşma ümitlerinin gerçekleşmesinde gerçek adım atılmıştı. 152 sayfalık kitabı ancak bu kadar özetleyebildim. Sürpriz neticeyi de inşallah sizler bizzat kitaptan takip edersiniz...
İnsanlığın evrensel değerlerini, özümüz ve kökümüzün insanî yönünü, dilimizi ve kültürümüzü büyük bir fedakârlık hatta cefakârlıkla bütün dünyaya yaymaya çalışan ülkemizin yüz akı Türk kolejlerinin mübeccel öğretmenleri pek çok değerli hizmetleri yanında işte böyle bir hasretin son bulması için de ayrı bir köprülük vazifesi yapıyorlar.
Bu hatıralar artık yazılmaya başlandı: Ufuk Kitapları, Ali Tokul’un Akasya Hikayeleri’ni ilk önce yayınlamıştı. Kaynak Yayınları Seher Durmaz’ın Bir Güzel Gurbet Kırım kitabını neşretti... İşte şimdi de bu kitap... Yenilerini bekliyoruz. Evet bu destanlar mutlaka yazılıp gün yüzüne çıkarılmalıdır.
Yerel seçim yaklaştıkça aday adaylarının yarışı da hızlandı. İzmir, Antalya ve Gaziantep dışındaki illerde rahat görünen AK Parti’de bütün dikkatler İstanbul’a yoğunlaşıyor. Genel Başkan Tayyip Erdoğan’ın ser verip sır vermemesi, partide espriyle karışık takdir görüyor.
‘Tayyip Bey kendini iyice Fatih Sultan’la özdeşleştirdi. İstanbul adayını sakalından bile saklıyor.’ cümlesi kulisleri dolaşıyor.
Bu süreç, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçildikten sonra halefini seçerken izlediği taktiği anımsatıyor. Hatırlarsanız Özal da kayıtlara ‘18 Türk büyüğü’ diye geçen listenin günlerce tartışılmasını sağlayıp, Yıldırım Akbulut sürpriziyle hepimizi şaşırtmıştı, Erdoğan da anketler yaptırıyor icazet almaya gelenlere mavi boncuk vermese de engel olmuyor. Sonuç aynı olur mu bilmek zor; ama sürecin çok benzediği muhakkak.
Erdoğan’ın Özal’dan farklı yönleri var. Özal’ın kendine aşırı güvenden kaynaklanan hatada ısrarı, Erdoğan’da yok. Hiçbir liderde rastlamadığımız oranda Erdoğan, yanlışlarından ders çıkarıyor. Daha önceki halef tercihinden pişmanlık duyuyor. Şimdiki seçiminde ‘sadakat ve sınanmışlık’ kriter sıralamasında ön sırayı işgal edecek. İstanbul’da hizmeti aksatmayacak maharet veya kapasite diğer ölçütler. Vitrine az gelmeyecek; ama lider adayı havasına sokmayacak kadar karizma da olursa ne alâ.
Gelelim isimler üzerine konuşmaya. En yoğun kampanyayı eski İSKİ yeni DSİ Genel Müdürü Veysel Eroğlu sürdürüyor. Veysel Hoca, medyayı, parti içi ve dışı etki alanlarını abluka altında tutuyor. Herkese ve her yere ulaşmaya çalışıyor. Şehirdeki tanınma oranı ve Erdoğan’ın ilk çekirdek kadrosunda sorumluluk alma avantajlarını iyi kullanıyor. Başbakan’ın reyini belli etmemiş olması handikapı. DSİ kolay bırakılacak yer değil hani.
Kadir Topbaş, kendinin de vurguladığı gibi sadakat ve sınanmışlık açısından uygun adayların başında geliyor. Belediye tecrübesi ve tabandaki ağırlığıyla öne çıkıyor. Son elemeye kalacak isimlerden olmasına kesin gözüyle bakılıyor.
Erdoğan’ın en yakın kurmaylarından İdris Naim Şahin, ‘görev alınmaz, verilir’ duruşunu sürdürüyor. Medyatik kampanyaların Başbakan’ı etkilemeyeceği, hatta aksi tesir yapacağı düşüncesiyle fazla ön plana çıkmıyor. MYK’nın ‘milletvekilleri aday gösterilmeyecek’ kararının işini zorlaştırdığı söylenebilir. Ama İstanbul’a istisna uygulanırsa kimse yanlış demez.
Tuzla Belediye Başkanı İdris Güllüce, geç başladığı kampanyada son düzlükte depar atma çabasında. Üç dönemlik başkanlığı, imkanları kıt Tuzla’da başarılı grafik çizmiş olması, yerel yönetimlerle ilgili yüksek lisans çalışması artıları. Üç ilçe belediye başkanının birden aday olması hem şansı hem de şanssızlığı.
Erol Kaya, Pendik belediye başkanı olarak kazandığı birikimi büyükşehire taşıyacağı teziyle İstanbul ağırlıklı çalışma yürütüyor. Medy ada çok görünmesinin yanında, Genel Başkan’ın yakın çalışma arkadaşları içinde gönül birlikteliği olan insanlar var. Uzatmalarda atacağı adımlar sonuca etki edebilir.
Ali Müfit Gürtuna, bütün iletişim kanallarını zorlamasına, bitmek bilmeyen bir sabırla beklemesine ve kabineden bazı isimlerin desteğine rağmen sonuca gidemedi. Diğer partilerin tekliflerine vereceği cevap az da olsa AK Parti’deki yarışı etkileyebilir.
Erdoğan dışarıdan isim getirirse, mevcut adaylardan iyi olduğuna taban ikna olmalı. Başarısızlık halinde, ‘tecrübeli ve bizden birileri varken neden tercih edilmedi’ sorusu Başbakan’ı zorlar. Erdoğan’a bazı kesimlerce yapılan ithal aday baskısına dikkat etmeli. Taban, partiye uymayan aday için çalışmaya motive olamayacağının işaretlerini veriyor.
Türkiye’de kaç tane Porsche araba var biliyor musunuz? Tahminlerinizden çok daha az. Ben de bilmiyordum, konuyla ilgili arkadaşlara sordum, ‘250 ile 300 arası’ cevabını aldım.
En fazla Porsche 2003 yılında satılmış; tam 83 tane. Buna jeep modelleri dahil. Önceki yıllarda 10 küsur ancak satılıyormuş. AK Parti Hükümeti’nin ekonomide sergilediği performansın neden olduğu istikrarı yeniden yakalama umudu Porsche piyasasını müthiş canlandırmış.
Son günlerde adı sıkça duyulan Porscheler Türkiye’de satılan en lüks araba değil. Ağırlıklı olarak medyatik sosyete ailelerin gençleri tercih ediyor. Gösteriş olsun diye...
İşte bu 300 kadar Porsche araba Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın bütün hesaplarını alt üst etmeye yetti. Son Motorlu Taşıtlar Vergisi’nin oranlarını tek başına 300 Porsche belirledi. Unakıtan Porsche’ye baktı ve kararını verdi, otomobil vergilerine yeni kriterler getirildi, eski–yeni, küçük–büyük dengeler ters yüz oldu.
Ortaya son derece adaletsiz tablo çıktı. Durumdan kimse memnun değil. Maliye Bakanı da buna dahil. Onun partisinin adı; Adalet ve Kalkınma. Üstelik Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan seçim öncesi her fırsatta ‘Vatandaşı vergiye ezdirmeyeceğiz.’ vaadinde bulunmuştu. Uyarılar üzerine sonradan yapılan kısmi yetersiz düzeltmelere bakınca tasarının aceleye getirildiği, ayrıntıların pek dikkate alınmadığı anlaşılıyor. Kabinedeki en sempatik bakanların başında gelen ve işini iyi bildiği her halinden belli olan Unakıtan yasanın çerçevesini acemice ve amatörce hazırlamış.
Birkaç gündür dramatik örnekler peşi sıra gazete sayfalarına taşınıyor. Araç sahibi yüz binlerce insan feveran halinde. Değerinin beşte birini bulan vergiyi ödemek yerine bir an önce aracından kurtulmak isteyenler var.
Sözgelimi 12 milyarlık Lada Samara’nın vergisi ile 67 milyarlık BMW 3.16’nınki aynı. Haydi vicdanı insafı geçtik, adalet bunun neresinde? Necip Fazıl ‘Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa’ şiirini bu gibi haller için söylemiş olmalı. 2000 motor yaşı geçmiş değeri düşük araçlar 1600 motor çok lüks ve pahalı araçlardan daha fazla vergi veriyor.
Bir okuyucu mail göndermiş, ‘6 ay önce kasko değeri 16 milyar olan Citroen Berlingo aldım, şimdi 850 milyon vergi öngörülüyor, ben bunu nasıl öderim, el insaf’ diye öfkeyle soruyor.
Bazı itirazlar üzerine tasarının komisyon ve Genel Kurul safhasında düzeltmeler yapıldı. Fakat dengesizlik aynen duruyor. Yasa Meclis’te kabul edilirken çarpıklığın giderilmesine yönelik Bakanlar Kurulu’na yetki verildi. Yani hâlâ her şey bitmiş değil. Adaletsizliğin giderilmesi için hâlâ umut var. Kaldı ki Bakanlar Kurulu düzeltmezse bu haliyle Çankaya’dan geçmesi kolay değil.
Türkiye trafiğe en fazla kurban veren Avrupa ülkesi. Tatil ve bayram günlerinde yollar kan gölü. Peki çözümü ne? Yeni ve sağlam otomobil. Devletin teşvikinin bu yönde olması gerekir. Eski araçların trafikte ne tür tehlike saçtıklarını bilmeyen yok.
Ama işe bakın ki son vergi düzenlemesi eski ve küçük arabaları özendirirken sağlam otomobile bineni vergiye boğuyor, haliyle cezalandırıyor. Yasa bu haliyle uygulamaya geçerse 2004 otomobil piyasasını büyük çapta vergi oranları belirler.
Çözüm belli, aklın yolu bir, herkesin önerisi: Kasko değerlerini ölçü almak. Bir aracın kasko değerinde firmalar arasında farklılıklar yaşanabilir. Ancak bu fark kesinlikle Lada Samara ile BMW 3.16’yı eşitleyecek çarpıklıkta olmaz.
Son vergilerin topluma yansıması hiç de iyi değil. Sorun büyük. Ağlayanlar Porscheciler değil, kıt kanaat imkanlarla araç sahibi olan garibanlar. Bu sütunda ekonomik konulara pek yer vermezken toplumdan gelen sese kulak tıkayamadım. Özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan’ın topluma dönük antenleri sonuna kadar açık, bu sese duyarsız kalacağını sanmıyorum.
Binlerce yıl tartışsak, şu yılbaşı gerçeğinin üzerinde belli uzlaşmalar sağlamamız mümkün değil. Şimdiye kadar herhalde 20’den fazla yılbaşı yazısı yazmışımdır. Okuduklarımın sayısını tahmin edemem... Ama değişen bir şey yok.
Daha doğrusu sürüklenme şartları dışında değişen bir şey yok.
“Hangi takvimi kullanırsan kullan, yeni yıl bir realitedir; hayırlı güzel temennilerle eğlenip kutlanmak niçin kötü olsun?” denilir. Buna karşı, “benzeşme” itirazı belirtilir...
Mesele o değil ki.
Asıl mesele; şahsiyetli, seviyeli, tutarlı, istikametli olabilmektir; bunun tatminkâr bir bütünlük örneği halinde, fert ve toplum olarak, gelişme çabalarımızın sonucu halinde yaşanabilmesidir. Yıllarıyla günleriyle zaman akıp gidecek. Sen nasıl yaşıyor, nereye gidiyorsun? Hangi amacın peşindesin, hangi ölçülerin sahibisin, eğlenmekten sevinçten, mutluluktan, sevgiden, hayattan anladığın nedir? Bunlar sadece, yılbaşında yıl sonunda düşünülecek şeyler değil ki! Hayatımızın binbir türlü olayında, çizgisinde, meselesinde nasıl bir seviye ve karakter yapısı sergiliyoruz acaba? Ailemiz, işimiz, sorumluluklarımız, ilişkilerimiz, dostluklarımız, duygularımız, düşüncelerimiz, nasıl bir manzara ortaya koyuyor? Niçin varız, nasıl ve ne kadar varız? Hangi dengeyle yaşıyoruz?
Asıl mesele bu.
Bir TV programında Okan Bayülgen ile Ahmet Uğurlu’yu görünce “ne konuşacak bunlar?” diye önce bir öfkelendim ama, sonunda mahcup oldum! İkisi de fevkalade konuştular. “Bizim televizyon kanalları diğer ülkelerdekinden daha kaliteli! Onların hayatları kaliteli, bizim televizyonlarımız. Bizimkiler yaşayamadıkları ve yaşayamayacakları hayatı ekranda seyrederek ömür tüketiyor. Onlar kendi hayatlarını, ekrana takılmadan yaşayabiliyor. Özel televizyonlar yaptı bunu; ve toplumu bozdular, aşındırdılar.” Bu sözleri onlardan duymak gerçekten şaşırtıcıydı. Çelişkilerin gitgide derinleşip çatallaştığı bir sürüklenme ortamında, kavramların kifayetsiz kalması tabiîdir. Hele bizim gibi, “dil bunalımı” içinde kıvranan bir toplumda, çağın medeniyet krizini anlayıp kendi durumunun ve özel şartlarının mukayeseli bir değerlendirmesini yaparak bir çıkış yolu bulabilmek; yorumlaya yorumlaya ve sürekli bir özen dikkatiyle düşüne düşüne, hem direnerek hem hamle yaparak bir mutluluk dengesi kurmak, bir büyük zafer kazanmak gibidir. Nasıl başaracak bunu çocuklarımız, gençlerimiz, torunlarımız?
Yıl nasılsa başı da sonu da öyle olur. Yılbaşıları ben, hep bir ters itiraf gürültüsü olarak algılamışımdır. “Eskisini böyle yaşadık, yenisini öyle yaşayacağız.” Nasıl? Kendimizi aldatarak. Kutlayalım, eğlenelim, sevinelim, mutluluklar dileyelim, sevgilerle, heyecanlarla coşalım! Bir gecenin (öyle bile olsa) hoşluğundan böyle bir sonuç elde edilebileceğini sanmak, her şeyi bir tarafa bırakın, sadece bu mantığıyla bile, trajikomik bir saçmalıktır.
Orhan Pamuk “Hüzünlü bir şehir İstanbul” diyor. Beğendim bu sözünü. Bir yaşa varmış olanlar için öyledir; her şehirden daha fazla öyledir. Çünkü İstanbul değiştirilerek, bozularak yok edilememenin izlerini, hatıralarını, her şeye rağmen çok fazla barındıran bir şehir. Herkesten daha fazla yara almış ama hâlâ herkesten fazla kendini yansıtabiliyor. Tabii ki bu müthiş çelişkinin arka planında kopkoyu hüzün gölgeleri olacak. Yılbaşının ışıklarıyla, sesleriyle, renkleriyle o gölgeler giderilemiyor, daha da acıklı bir hal alıyor.
Şimdi kalkıp da, ‘şu Adalet ve Kalkınma Partisi ne kadar talihsiz bir parti!’ desem, herhalde (herhalde değil, mutlaka!) şaşıracak ve büyük bir ihtimalle, ‘ne talihsizliği! Adamlar tek başlarına iktidar olmuşlar, daha ne olsun?’ diyeceksiniz. Görünüşte öyle.
Hafızam beni yanıltmıyorsa, neredeyse 40 yıldan beri ilk kez, Türkiye’de tek başına iktidar olma talihi, AKP’ye nasip olmuş bulunuyor. Tabiatıyla, burada, ‘tek başına iktidar’, lafın gelişi! Hele bir düşünelim bakalım: AKP, iktidar oldu olmasına da, acaba gerçekten ‘tek başına iktidar’ oldu mu? Ya da, en iyisi, soruyu şöyle soralım: AKP gerçekten ‘iktidar’ oldu mu?
Bu sorunun cevabının ne olduğunu herkes biliyor bilmesine de, tecahülden gelme sanatında üstümüze kimse olmadığından, bilmiyormuş gibi yapıyoruz.
Benim meselem ‘iktidar’ meselesi değil, ‘muhalefet’ meselesi. ‘Muhalefet’ derken de, ne parlamento içi ana muhalefet partisi CHP’yi ne de CHP dışında kalan siyasi partileri kastediyorum;- elbette, iktidarı AKP’ye rağmen AKP ile paylaşan, AKP’ye muhalif gizli ortakları da! (Tuhaf bir demokrasi deneyimi: İktidar ile iktidara rağmen iktidara muhalif olanlardan oluşan bir ‘iktidar’ koalisyonu!). Ben, AKP, ağzıyla kuş tutsa asla ve kat’a yaranamayacağı yeminli muhaliflerden bahsediyorum. İktidara rağmen iktidar ortağı olanların bile, muhalefeti bu kertede bir kör düşmanlığa vardırmadıkları muhaliflerden...
Yeminli bir muhalefet;- gerçekten de öyle: AKP, bırakınız ağzıyla kuş tutmayı, zümrüdüanka yakalasa bile faydasız! Her şeye bir kulp takacaklar ya da mutlaka (ama mutlaka!) bir punduna getirip kötüleyecekler!
Şu bir yıllık iktidarları süresince AKP hükümetlerinin yapıp ettikleri içerisinde, AKP’nin, Allah rızası için, bir tek doğru icraatı yok mudur? Bütün yapılan işler kötü, berbat, işe yaramaz, beş para etmez, ipe sapa gelmez, yanlış, hatalı, budalaca ve ‘ulusun çıkarlarına aykırı’ mıdır? Bu hükümetler kamu menfaati ölçüsünden beceriksiz, kişisel menfaatler bakımından becerikli midirler? Doğru bir şey yapmış görünüyorlarsa bu, her zaman ve tereddütsüz, ‘takiyye’ midir?
El insaf! Evet, öyle! ‘El insaf, nısf’üd din’;- ‘insaf, dinin yarısıdır’, ama dinleyen kim! Varoluş sebeplerini AKP’yi kötülemek üzerine inşa etmiş olanların insafına sığınmak, abesle uğraşmak olur.
Kuzuyu yemeye hazır kurtlar, suyun bulanmasını beklerler;- kuzuya ‘suyu bulandırıyorsun!’ diyebilmek için! Halbuki nehrin suyu, kuzudan kurtlara doğru değil, kurtlardan kuzulara doğru akarmış;- ne gam! Kuzuyu yemeye karar vermişler bir kere; suyu kimin bulandırdığının ne önemi var?
Daha geçenlerde Başbakan’ın asgari ücretin yükseltilmesini düşündüğünü açıklaması, yeminli AKP düşmanlarını, oldukça müşkül durumda bıraktı. Bunlar, kendilerini ‘solcu’ zannederler, o sebeple de ‘işçi sınıfı’ndan yana olduklarını söylerler: Dolayısıyla, asgari ücretin yükseltilmesinin, bu zevat açısından ‘sevindirici’ olması gerekir. Öyle düşünüyorsanız, kötü yanıldınız! Zira, ‘bu kararı neresinden karalayalım?’ mantığı derhal yürürlüğe girmekte gecikmez. Acaba bu zammın kaynağı var mı imiş? Nereden kaynak bulunacakmış da bu artış ödenecekmiş? Bahaneler, bahaneler, bahaneler! Neden? Çünkü AKP’nin işçiden yana bir karar alacağına, mümkünatı yok, inanmazlar da ondan!
Bu yeminli muhalif tavrının AKP’yi değil, asıl kendilerini yıprattığını, bakalım ne zaman idrak edecekler!
Memleketimizde irili ufaklı sevindirici şeyler de oluyor... Bunlardan biri, 15 Aralık’ta Neşe Düzel’in Profesör Yeşim Arat’la yaptığı mülakatın ima ettikleriydi.
Başörtülü kızların kendilerini birinci sınıf vatandaş olarak algıladıklarını; başörtüsünden korkanların “Türkiye’de siyasal gücü, askeri gücü ve eğitim gücünü elinde tutan bir küçük kitle” olduğunu; “başını bağlayan Müslüman kadınların, kızların laik düzenin tamamen bir parçası olduğunu” Arat’tan duymak gerçekten de hoş bir sürprizdi. Çünkü geçmiş yıllarda kendisinin hiç de böyle ‘düşünmediğini’ görmüştük. Değişimin nedeni ise gene Düzel’in aldığı yanıtlarda gizlenmişti... Başörtüsünün laikliği tehdit edip etmediği sorusuna Arat, şöyle yanıt vermekteydi: “Başını örten kadınlarla konuşmuş, niye, nasıl kapandıklarının hikayelerini dinlemiş biri olarak kalpten inanıyorum ki bir türban tehdidi yok.”
Kritik kelime ‘konuşma’... Anlaşılan geçmişte hayatı daha ziyade kendi kafasındaki ideolojik kategorizasyonun içinden anlamaya çalışan Arat, şimdi başörtülü insanlarımızla ‘konuşması’ neticesinde basmakalıp önyargıları bilim mertebesine çıkaran pozitivist hayalciliğin etkisinden kurtulmuş. Ancak galiba gene de yolun tamamını kat etmiş değil... Çünkü “Türban gerçek bir sorun değil mi sizce?” sorusuna verdiği yanıt, olayın algılanışında dipte bir yerlerde hâlâ bazı tortuların kaldığını göstermekte. Neşe Düzel, soruyu meseleye doğru bir mesafe alarak sormuş: Başörtüsünün bir ‘sorun’ değil, toplumsal bir ‘durum’ olduğunu; bunu ‘sorun’ haline getirenlerin ise başörtülüler olmadığını söylemek sanki en doğal yanıtmış gibi durmakta. Ne var ki Arat’ın yanıtı şöyle: “Sorun olarak gerçek; ama kutuplaşma çok suni. Çünkü... İki kutbun kadınları da aynı değerleri savunuyor ve laikliğe inanıyor. Bu yüzden türban sorunu siyasal ya da hukuksal değil. Soruna sosyolojik bakılmalı... Bu sorunu ancak türbanlı kadınların hayatını, düşüncelerini anlayarak çözebilirsiniz.”
Diğer bir deyişle karşımızda ‘gerçek bir sorun’ var ve Arat, bu sorunun başörtülü kadınların dünyasında olduğunu düşünmekte. Onlara ‘anlamak’ üzere bakmak gerçekten de çok önemli bir aşama; ancak ‘anlamaya’ çalıştığınız şey daha önceden aynı insanlara atfettiğiniz ‘sorunlu’ bir davranış ise; buradan nasıl bir anlama çıkacağı da az çok bellidir. Arat’ın bakışı, hastanın hastalığını tedavi etmek üzere ona sevecenlikle yaklaşan bir psikiyatrın müşfik yaklaşımını andırıyor... Hastasıyla ‘konuşan’, onu anlayan bir psikiyatr bu... Ama hastanın ‘hasta’ olduğu konusunda pek kuşkusu yok. Arat’ın sözünü ettiği ‘sosyoloji’ başörtülü insanların cemaatsel kültürüyle sınırlandırılmış nedense. Sanki İslami kesim kendi başına, arındırılmış bir kültürel laboratuvar ortamında yaşamakta. Bizzat laik cemaatin ‘sosyolojik durumunun’ olayı ne hale getirdiği; ‘sorunu’ yaratan şeyin en azından bu karşıtlık olduğu söylenebilirdi. Ama dahası da var ve yaşanmakta: Türkiye’de devlet, laik kesimin ‘sosyolojik kaygularının’ bile ötesinde bir baskı uygulayarak, bu ‘sorunu’ sanki bilerek ve isteyerek yaratmış durumda. Eğer bilimsel olarak daha yakışık alan ‘durum’ kelimesi değil de, ‘sorun’ kelimesi kullanılacaksa; Arat’ın en azından ‘sorunu’ doğru koyması beklenirdi.
Çünkü açıktır ki toplumsal değişim kendiliğinden bir ‘sorun’ olarak belirmez. Onu bizim karşılıklı algılarımız sorun haline getirir. Gene de memnuniyetle belirtmek gerekir ki; laik bilim cemaatimiz kaba pozitivizmi kırma yönünde ufak da olsa bazı adımlar atmakta. İnce bir pozitivizm hâlâ damarlarında akmaya devam etse de...
Tarık’ın babası zengin bir işadamıydı. Tarık hep özel okullarda yetişmişti. Derslerinde başarısız olduğu zaman özel hoca tutulurdu. Baba ona her zaman “oğlum kitap oku” diye söylenirdi.
Buna karşılık Tarık’ın bir kez olsun ders kitabı dışında bir kitap aldığı görülmezdi. Cebinde hep bir tomar parayla gezer, ne isterse alırdı. Tarık, İngiltere ve Amerika’da yaz kamplarına giderdi. Buna rağmen hep yanında Türkiye’den arkadaşlarla gittiği için bir türlü doğru düzgün İngilizce konuşmayı öğrenemedi. Son olarak üniversite sınavında da devlet üniversitelerinden birine giremeyince yıllık iyi bir para karşılığında özel üniversitelerden birine yerleşti. Dört yıllık okulu, disiplinsiz yaşam biçimi yüzünden yedi yılda bitirdi. Okul bitince babası, yanında çalışmaya çağırdı. Babasına özel bir şirkette çalışmak istediğini söyledi. Buna mukabil hiçbir işe başvuru yapmadı ve babasına iş aramaya devam ettiğini söyleyerek harçlığını almayı sürdürdü.
Pelin’in babası orkestra şefiydi. Viyana’da müzik eğitimi almış bir sanat insanıydı. O da birçok baba gibi, kızının kitap okuyarak kendini geliştirmesini istiyordu. Bir gece aklına Pelin’in kitap okumasını garanti altına almak için bir yol geldi. Sabah olunca Pelin’e planını açıkladı: “Pelin’cim, bundan sonra her hafta sana bir kitap vereceğim. Kitabı okuyacaksın, kitabın özetini çıkaracaksın ve harçlığını kitap özetin karşılığında alacaksın. Eğer kitabı bitiremezsen okuduğun kadarının özetini çıkarıp harçlığını da kitabın okunan yüzdesi oranında alacaksın. Yani yarısını okursan, harçlığının da yarısını alacaksın.” Pelin’in babası müthiş bir fikir bulduğunu düşünüyor; buluşunu her yerde anlatıyordu. Bu yöntemle kızı yılda 52 kitap okuyacaktı. Yöntemini uygulamaya başladı. Ancak Pelin, bu uygulamadan hiç hoşlanmadı. Ancak harçlığını alabilmek için kitapları okumaya devam etti. Pelin, üniversiteye başladığında yarı-zamanlı bir iş bulup çalışmaya başladı ve babasından harçlık almayı bıraktı. Bu arada babasını hayretler içinde bırakan bir gelişme oldu. Pelin, kesinlikle kitap okumuyordu. Para karşılığı kitap okumak onu kitap okuma kavramından soğutmuştu.
Hakan’ın babası yaşamda başarı için gerek eğitime, gerekse kitap okumanın önemine inanmıştı. Oğlunun hem iyi bir eğitim görmesini hem de kitap okumasını istiyordu. Oğlu birçok çocuk gibi harçlık peşindeydi. “Acaba sıra dışı bir şekilde, kitap okuma ile harçlık işini nasıl birbirine bağlayabilirim” diye düşündü. Aklına gerçekten çok ilginç bir yol geldi. Evdeki kitaplar raflara konularına göre yerleştirilmişti. Psikoloji kitapları, tarih kitapları, inceleme-araştırma kitapları gibi. Hakan’ın babası, her konudan kitap alır, her konuda birikim sahibi olmaya çalışırdı. Hakan’a yeni projesini açıkladı. Hakan’a haftalık harçlığını cumartesi günleri veriyordu. Bundan sonra harçlığını elden teslim etmeyecekti. Harçlığı kütüphanedeki raflardaki kitaplardan birkaçının sayfalarının arasına görünmeyecek şekilde koyacaktı. Hakan da harçlığını alabilmek için kütüphanedeki kitapları karıştıra karıştıra harçlığını bulacaktı. Bu yöntem inanılmaz bir şekilde işe yaradı. Harçlık bir hafta psikoloji kitaplarının, bir hafta tarih kitaplarının sayfalarının arasına yerleştiriliyordu. Bu etkinliğin birkaç sonucu olmuştu. Birincisi Hakan için harçlık alma işi oyuna dönmüştü, parayı buldukça mutlu oluyordu. İkincisi Hakan, harçlığı ararken farkında olmadan kitapları tarıyor ve birçok şey öğreniyordu. Üçüncüsü bu tarama faaliyeti, Hakan’ın değişik kitaplardaki bilgilere ilgi duymasına ve kitap okumasına yol açıyordu. Öyle ki, bazen harçlığı aramayı bırakıp kitap okumaya başlıyordu. Bazen de harçlığını bulsa bile, dışarı çıkmayıp kitap okuyordu. Babası bu oyunu biraz geliştirip kitapların içine haberleşme notları da bırakmaya başladı. Hatta oğlunun doğum günü hediyesinin yerini bile, kitapların içine saklanmış bir nota yazmıştı. Hakan, ilerleyen dönemde kitap okumayı hiç bırakmadı. O da babasına birçok oyun yapıyordu.
İşte üç sıra dışı okutma yöntemi. Hoşunuza gideni seçin.
1,20 centte bulunan direnç noktası kırıldıktan sonra 1,30 direnç noktasını da test eden Borsa endeksi, kâr satışlarıyla 1,23 cent seviyesine geriledi.
Daha sonra tepki yükselişiyle 1,27 cent seviyesinden kapandı. Kısa vadeli yükselen trend kanalı içindeki hareketini sürdürdüğünü gözlemlediğimiz endeksin, 1,30 cent seviyesinde zorlanması beklenebilir. 1,23-1,20 cent destekleri aşağı doğru kırılmadan, yükseliş trendinin sona ermesini beklemiyoruz. Ancak 1,20 centte bulunan destek noktası kırılırsa 1,14 cent seviyeleri düşüşlerde görülebilecek destek noktalarıdır. Endeks 2003 sonu 18.700’de bulunan yıl içi zirvesini geçmekte zorlanacak. 2000 yılında görülen 20.600 puan rekor seviyesi önümüzdeki yıl kırılacak gibi gözüküyor. Kıbrıs ve özelleştirme ihaleleri gibi önemli konular yeni yılda da Borsa’nın gündeminde olacak. Kıbrıs seçimleri sonrasında tablonun henüz netleşmemiş olması nedeniyle gergin bulunan piyasalar bu konunun çözümü halinde rahatlayacaktır.
Kıbrıs Rumları, 1 Mayıs 2004 itibarı ile Avrupa Birliği (AB) üyesi olacak. Üstelik, Güney Kıbrıs Cumhuriyeti olarak değil, Ada’nın tamamını temsilen.
Kıbrıs sorunu, 1 Mayıs’a (veya belirlenen ileri tarihe) kadar çözülürse, KKTC de AB üyesi olacak. Aksi halde, sorun daha da çetrefilleşecek.
Kıbrıs’ta gelinecek nokta, Türkiye’yi de derinden etkileyecek. Bunun en önemli sebebi, davanın uluslararası alanda Kıbrıs’ta hukuken kaybedilmiş olması. Kıbrıs Rum Kesimi, Birleşmiş Milletler tarafından Ada’yı temsil eden tek hükümet olarak kabul ediliyor. Diğer, uluslararası platformlarda da durum farklı değil. Kıbrıs’ın, Ada’yı temsilen AB’ye girmesi de bundan.
Rum Kesimi’ni, Ada’yı temsilen tanımayan tek ülke; Türkiye. Buna karşılık, KKTC’yi yeryüzünde devlet olarak tanıyan tek ülke de Türkiye. 1983 yılından bu yana, bağımsızlığını ilan eden KKTC hiçbir devlet veya uluslararası kurum tarafından tanınmıyor. Ne “dost ve kardeş ülkeler” ne de “stratejik ortaklar” buna yanaşmadılar.
Aksine, Türkiye askeri ambargolara maruz kaldı. Birçok uluslararası kurumda, sürekli bu konu ile meşgul edildi. KKTC, halen AB tarafından ekonomik olarak ambargolu. Hatta, Gümrük Birliği sebebiyle KKTC damgalı malları, Türkiye üzerinden AB’ye sokmanız da mümkün değil. Türkiye, zaman zaman ABD’deki Rum lobisi tarafından da zor durumlara düşürüldü.
Gerçekte haklı olduğu davada bugüne kadar geri adım atmadı, Türkiye. Zaten, hukuken geçerli dayanakları olmasa idi, bugüne kadar çok daha farklı muamelelere maruz kalabilirdi. Ancak Türkiye, bu haklılığını, uluslararası alana taşımayı başaramadı.
En son, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Loizidou kararı, bu durumun açık bir delili. Davada, Türkiye’nin savunmasının Türk vatandaşı Rum asıllı bir avukat (Bu bilinmiyormuş.) tarafından yapılmış olması da hiçbir şeyi değiştirmez. Kararda, Ada’da bulunan 30 bin barış gücü askerimiz “işgal ordusu”, garantör Türkiye de “işgalci” olarak niteleniyor. Kararın temyiz imkanı yok.
Dahası 900 bin dolarlık tazminatı yeni ödedik. Türkiye aleyhinde bu şekildeki başvurular, binlerle ifade ediliyor. Türkiye’nin 20 milyar dolara yakın tazminat ödemesi söz konusu olabilir. Tazminat ödenen mülkler, sahiplerinde kalmaya devam ediyor. Türkiye, bu yöndeki başvuruların 2005’e kadar askıya alınmasını sağladı. Ama, kalıcı çözüme ulaşılmazsa, iki yıl sonra aynı gerçekle yüz yüze kalacak.
KKTC yöneticileri de, Türk yöneticiler de Kıbrıs konusunda bu gerçekleri göz ardı etmeden hareket etmeli. Avrupalıların ellerine silah alıp, Kıbrıs için savaşmayacakları (can vermeyecekleri) doğru. Ancak, Türkiye’nin de Kıbrıs dolayısıyla Avrupa Konseyi’nden ayrılıp, AB dışında kalıp, uluslararası ekonomik ve diplomatik yaptırımları bir kez daha göğüsleme kabiliyeti olup olmadığı iyi değerlendirilmeli.
Kimsenin Kıbrıslı Türkleri veya lideri Rauf Denktaş’ı, bir anlaşma imzalamaya zorlama hakkı yok. Ama, Denktaş’ın da ısrarla masadan kaçma veya görüşmeleri tıkama lüksü yok. Annan Planı’na itiraz noktamız üçe inmiş ve daha da azaltılabilirken, “başka plan isteriz” demek Türk tarafını zora sokar.
Görüşmeler yoluyla 1 Mayıs’a kadar adil ve kalıcı barışa ulaşılamayabilir. Ama, uzlaşma gayreti sarf etmemek KKTC’ye de, Türkiye’ye de kaybettirmeye devam eder. Kıbrıs’ta hukuken kazanmanın yolu, ancak uluslararası alanda uzlaşan taraf olmaktan geçer.
Bakalım, 2004 yılı Kıbrıs’ta nasıl bir dönüm noktası olacak?