|
Hukuken kaybedilmiş bir dava: Kıbrıs
Kıbrıs Rumları, 1 Mayıs 2004 itibarı ile Avrupa Birliği (AB) üyesi olacak. Üstelik, Güney Kıbrıs Cumhuriyeti olarak değil, Ada’nın tamamını temsilen.
Kıbrıs sorunu, 1 Mayıs’a (veya belirlenen ileri tarihe) kadar çözülürse, KKTC de AB üyesi olacak. Aksi halde, sorun daha da çetrefilleşecek.
Kıbrıs’ta gelinecek nokta, Türkiye’yi de derinden etkileyecek. Bunun en önemli sebebi, davanın uluslararası alanda Kıbrıs’ta hukuken kaybedilmiş olması. Kıbrıs Rum Kesimi, Birleşmiş Milletler tarafından Ada’yı temsil eden tek hükümet olarak kabul ediliyor. Diğer, uluslararası platformlarda da durum farklı değil. Kıbrıs’ın, Ada’yı temsilen AB’ye girmesi de bundan.
Rum Kesimi’ni, Ada’yı temsilen tanımayan tek ülke; Türkiye. Buna karşılık, KKTC’yi yeryüzünde devlet olarak tanıyan tek ülke de Türkiye. 1983 yılından bu yana, bağımsızlığını ilan eden KKTC hiçbir devlet veya uluslararası kurum tarafından tanınmıyor. Ne “dost ve kardeş ülkeler” ne de “stratejik ortaklar” buna yanaşmadılar.
Aksine, Türkiye askeri ambargolara maruz kaldı. Birçok uluslararası kurumda, sürekli bu konu ile meşgul edildi. KKTC, halen AB tarafından ekonomik olarak ambargolu. Hatta, Gümrük Birliği sebebiyle KKTC damgalı malları, Türkiye üzerinden AB’ye sokmanız da mümkün değil. Türkiye, zaman zaman ABD’deki Rum lobisi tarafından da zor durumlara düşürüldü.
Gerçekte haklı olduğu davada bugüne kadar geri adım atmadı, Türkiye. Zaten, hukuken geçerli dayanakları olmasa idi, bugüne kadar çok daha farklı muamelelere maruz kalabilirdi. Ancak Türkiye, bu haklılığını, uluslararası alana taşımayı başaramadı.
En son, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Loizidou kararı, bu durumun açık bir delili. Davada, Türkiye’nin savunmasının Türk vatandaşı Rum asıllı bir avukat (Bu bilinmiyormuş.) tarafından yapılmış olması da hiçbir şeyi değiştirmez. Kararda, Ada’da bulunan 30 bin barış gücü askerimiz “işgal ordusu”, garantör Türkiye de “işgalci” olarak niteleniyor. Kararın temyiz imkanı yok.
Dahası 900 bin dolarlık tazminatı yeni ödedik. Türkiye aleyhinde bu şekildeki başvurular, binlerle ifade ediliyor. Türkiye’nin 20 milyar dolara yakın tazminat ödemesi söz konusu olabilir. Tazminat ödenen mülkler, sahiplerinde kalmaya devam ediyor. Türkiye, bu yöndeki başvuruların 2005’e kadar askıya alınmasını sağladı. Ama, kalıcı çözüme ulaşılmazsa, iki yıl sonra aynı gerçekle yüz yüze kalacak.
KKTC yöneticileri de, Türk yöneticiler de Kıbrıs konusunda bu gerçekleri göz ardı etmeden hareket etmeli. Avrupalıların ellerine silah alıp, Kıbrıs için savaşmayacakları (can vermeyecekleri) doğru. Ancak, Türkiye’nin de Kıbrıs dolayısıyla Avrupa Konseyi’nden ayrılıp, AB dışında kalıp, uluslararası ekonomik ve diplomatik yaptırımları bir kez daha göğüsleme kabiliyeti olup olmadığı iyi değerlendirilmeli.
Kimsenin Kıbrıslı Türkleri veya lideri Rauf Denktaş’ı, bir anlaşma imzalamaya zorlama hakkı yok. Ama, Denktaş’ın da ısrarla masadan kaçma veya görüşmeleri tıkama lüksü yok. Annan Planı’na itiraz noktamız üçe inmiş ve daha da azaltılabilirken, “başka plan isteriz” demek Türk tarafını zora sokar.
Görüşmeler yoluyla 1 Mayıs’a kadar adil ve kalıcı barışa ulaşılamayabilir. Ama, uzlaşma gayreti sarf etmemek KKTC’ye de, Türkiye’ye de kaybettirmeye devam eder. Kıbrıs’ta hukuken kazanmanın yolu, ancak uluslararası alanda uzlaşan taraf olmaktan geçer.
Bakalım, 2004 yılı Kıbrıs’ta nasıl bir dönüm noktası olacak?
28.12.2003
|