|
Başörtüsü meselesinde asıl sorun
Memleketimizde irili ufaklı sevindirici şeyler de oluyor... Bunlardan biri, 15 Aralık’ta Neşe Düzel’in Profesör Yeşim Arat’la yaptığı mülakatın ima ettikleriydi.
Başörtülü kızların kendilerini birinci sınıf vatandaş olarak algıladıklarını; başörtüsünden korkanların “Türkiye’de siyasal gücü, askeri gücü ve eğitim gücünü elinde tutan bir küçük kitle” olduğunu; “başını bağlayan Müslüman kadınların, kızların laik düzenin tamamen bir parçası olduğunu” Arat’tan duymak gerçekten de hoş bir sürprizdi. Çünkü geçmiş yıllarda kendisinin hiç de böyle ‘düşünmediğini’ görmüştük. Değişimin nedeni ise gene Düzel’in aldığı yanıtlarda gizlenmişti... Başörtüsünün laikliği tehdit edip etmediği sorusuna Arat, şöyle yanıt vermekteydi: “Başını örten kadınlarla konuşmuş, niye, nasıl kapandıklarının hikayelerini dinlemiş biri olarak kalpten inanıyorum ki bir türban tehdidi yok.”
Kritik kelime ‘konuşma’... Anlaşılan geçmişte hayatı daha ziyade kendi kafasındaki ideolojik kategorizasyonun içinden anlamaya çalışan Arat, şimdi başörtülü insanlarımızla ‘konuşması’ neticesinde basmakalıp önyargıları bilim mertebesine çıkaran pozitivist hayalciliğin etkisinden kurtulmuş. Ancak galiba gene de yolun tamamını kat etmiş değil... Çünkü “Türban gerçek bir sorun değil mi sizce?” sorusuna verdiği yanıt, olayın algılanışında dipte bir yerlerde hâlâ bazı tortuların kaldığını göstermekte. Neşe Düzel, soruyu meseleye doğru bir mesafe alarak sormuş: Başörtüsünün bir ‘sorun’ değil, toplumsal bir ‘durum’ olduğunu; bunu ‘sorun’ haline getirenlerin ise başörtülüler olmadığını söylemek sanki en doğal yanıtmış gibi durmakta. Ne var ki Arat’ın yanıtı şöyle: “Sorun olarak gerçek; ama kutuplaşma çok suni. Çünkü... İki kutbun kadınları da aynı değerleri savunuyor ve laikliğe inanıyor. Bu yüzden türban sorunu siyasal ya da hukuksal değil. Soruna sosyolojik bakılmalı... Bu sorunu ancak türbanlı kadınların hayatını, düşüncelerini anlayarak çözebilirsiniz.”
Diğer bir deyişle karşımızda ‘gerçek bir sorun’ var ve Arat, bu sorunun başörtülü kadınların dünyasında olduğunu düşünmekte. Onlara ‘anlamak’ üzere bakmak gerçekten de çok önemli bir aşama; ancak ‘anlamaya’ çalıştığınız şey daha önceden aynı insanlara atfettiğiniz ‘sorunlu’ bir davranış ise; buradan nasıl bir anlama çıkacağı da az çok bellidir. Arat’ın bakışı, hastanın hastalığını tedavi etmek üzere ona sevecenlikle yaklaşan bir psikiyatrın müşfik yaklaşımını andırıyor... Hastasıyla ‘konuşan’, onu anlayan bir psikiyatr bu... Ama hastanın ‘hasta’ olduğu konusunda pek kuşkusu yok. Arat’ın sözünü ettiği ‘sosyoloji’ başörtülü insanların cemaatsel kültürüyle sınırlandırılmış nedense. Sanki İslami kesim kendi başına, arındırılmış bir kültürel laboratuvar ortamında yaşamakta. Bizzat laik cemaatin ‘sosyolojik durumunun’ olayı ne hale getirdiği; ‘sorunu’ yaratan şeyin en azından bu karşıtlık olduğu söylenebilirdi. Ama dahası da var ve yaşanmakta: Türkiye’de devlet, laik kesimin ‘sosyolojik kaygularının’ bile ötesinde bir baskı uygulayarak, bu ‘sorunu’ sanki bilerek ve isteyerek yaratmış durumda. Eğer bilimsel olarak daha yakışık alan ‘durum’ kelimesi değil de, ‘sorun’ kelimesi kullanılacaksa; Arat’ın en azından ‘sorunu’ doğru koyması beklenirdi.
Çünkü açıktır ki toplumsal değişim kendiliğinden bir ‘sorun’ olarak belirmez. Onu bizim karşılıklı algılarımız sorun haline getirir. Gene de memnuniyetle belirtmek gerekir ki; laik bilim cemaatimiz kaba pozitivizmi kırma yönünde ufak da olsa bazı adımlar atmakta. İnce bir pozitivizm hâlâ damarlarında akmaya devam etse de...
28.12.2003
|