Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder’in Şubat 2004’te Ankara’ya yapacağı ziyaret “çok geç bir ziyaret’’ olmakla birlikte, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde kritik bir yıl olması nedeniyle “çok anlamlı’’ olacaktır. Şansölyeliğinin ancak altıncı yılında ülkesinin “çok özel’’ (sonderbeziehungen) ilişkileri olduğu, AB ülkeleri içinde en fazla Türk vatandaşının yaşadığı ve 700.000 Türk asıllı Alman vatandaşının olduğu ülke olan Türkiye’ye “gelebilecek” olan Gerhard Schröder’in daha önceden gelemeyişinin nedenlerini tartışmak bu yazının amacı değildir. Bu yazının amacı Türk–Alman ilişkilerinde son dönemlerde yaşanan “yumuşamanın’’ nedenleri ve önümüzdeki yıllarda Almanya iç politikasının en önemli konularından biri olacak olan Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili yapılacak olan tartışmalardır.
Almanya ile ilişkiler
Türkiye’yi 1990’lı yıllarda en fazla eleştiren ülkelerden biri Almanya idi. Özellikle 1998 Eylül’ünde koalisyon olarak iktidara gelinceye kadar Sosyal Demokratlar ile İttifak 90/Yeşiller Partisi Türkiye’nin o dönemlerde içinde bulunduğu ayrılıkçı terörizme karşı uyguladığı politikaları yoğun bir şekilde eleştiriyor ve Türkiye’yi insan haklarını ihlal ettiği argümanı ile AB içinde yalnızlığa itmeye çalışan partiler arasında yer alıyorlardı. Türk politikacıları ile Alman politikacıları arasında uluslararası nezaket kurallarını aşan tartışmalar yaşanıyor (Claudia Roth/Ayvaz Gökdemir) ve tüm 90’lı yıllar boyunca PKK terörü ile mücadele etmek zorunda kalan Türkiye en az anlayışı başta Almanya’daki muhalefet partileri ve Avrupa Sosyal Demokratlarından görüyor ve Türkiye’de yoğun bir Almanya karşıtlığı oluşmaya başlıyordu. Türkiye’deki köşe yazarları, politikacılar ve entelektüellerin çoğu Türkiye’nin AB yolundaki en büyük engelinin Yunanistan değil, Almanya olduğu yönündeki kanıyı güçlendiren yazılar yazıyor, konuşmalar yapıyor ve değişik platformlarda tartışıyorlardı. Buna bir de 1997 yılı Mart ayında Şansölye Helmut Kohl’ün de içinde olduğu Avrupa Hıristiyan Demokrat partilerinin Lüksemburg zirvesi öncesi Türkiye ile ilgili olarak yapılan ve Türkiye’nin farklı bir dine ve kültüre ait olduğu, o nedenle de AB’ye üye olmaması gerektiği yönündeki açıklamalar eklenince bu algılamayı güçlendiren bir durum ortaya çıktı.
Nitekim 1997 Lüksemburg zirvesinden 1999 Helsinki zirvesine kadar Türkiye–AB ilişkileri “siyasi diyalogsuzluk’’ dönemi yaşamıştır ve Türkiye’deki AB karşıtı görüşler güçlenirken, Almanya’da Türkiye ile ilgili olarak yapılan tartışmalar 1998 Almanya genel seçimlerinde zirveye ulaşmıştır. Bu dönem her iki tarafın da çok şeyler kaybettiği bir dönem olmuştur. Şansölye Helmut Kohl’ün 1982 yılından itibaren iktidarda tuttuğu ve Türkiye’ye Soğuk Savaş döneminden farklı olarak bir “öteki’’ olarak bakmaya başlayan ve bunu her defasında gündeme getirmeye başlayan Hıristiyan Demokrat partiler, seçimleri kaybettiler ve bugünkü koalisyon hükümeti iktidara geldi. Geçen yıl yapılan seçimlerde yine iktidarda kalmayı başaran Schröder/Fischer hükümeti, Türkiye konusunda önemli bir politika değişikliğine gittiler. Hıristiyan Demokrat partiler, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmaması gerektiğini ve Türkiye’ye “özel bir statü verilmesi’’ gerektiğini son dönemlerde önermeye başlarken, Schröder/Fischer ikilisi başta son Kopenhag zirvesi dahil olmak üzere Türkiye ile ilgili olarak daha ılımlı ve olumlu mesajlar vermeye başladılar. Çünkü Sosyal Demokratlar ve Yeşiller partileri AB değerlerinin siyasi değerler olduğunu ve dini değerlerin ön plana çıkarılmaması gerektiğini vurgulayan söylemlerde bulunuyorlar. O nedenle özellikle Almanya iç politikasında Türkiye ile ilgili yoğun bir tartışma yaşanmaktadır ve bu tartışma süreci başta 2004 yılı AB Parlamentosu seçimlerinde yaşanacak ve asıl önemlisi Aralık 2004’te Türkiye’ye tarih verilmesi konusunda zirveye çıkacaktır.
Almanya’nın Türkiye politikalarını bölgesel ve küresel gelişmeler de etkilemiştir. Örneğin, son dönemlerde Türkiye’de yaşanan terör saldırılarının hemen ertesinde Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in İstanbul’a gelmesi, önemli bir psikolojik destek sağlamıştır. Ama aynı zamanda 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Türkiye ile Almanya küresel terör ile mücadelede aynı saflarda yer almışlar ve en önemlisi Türkiye’nin Almanya tarafından 1990’lı yıllara nazaran daha iyi anlaşıldığı bir süreç başlamıştır. Türkiye’deki siyasal reformların hızla gerçekleştirilmesi, Abdullah Öcalan’ın yakalanması ile PKK terörünün sona ermesi, başta Almanya’daki ayrılıkçı Kürt grupların kontrol altına alınması ve radikal İslamcı hareketlerin (Metin Kaplan ve yandaşları) tesirsiz hale getirilmesi, daha doğrusu Almanya’nın bu gibi hareketlere fazla müsamaha gösteriyor şeklinde oluşan Türkiye’deki kanıyı değiştirmek için Almanya ile Türkiye arasında yoğun bir işbirliği süreci ve 1 Mart 2003 tezkeresi ile Türkiye’nin ABD askerlerine Türk topraklarından geçiş iznini vermesi, Alman kamuoyunda büyük hayranlık uyandırmış ve başta Alman kamuoyu olmak üzere Alman hükümetinin de Türkiye hakkındaki yargılarını değiştirmeye başlamıştır.
Aynı zamanda bu sonbaharda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Berlin ziyareti de Türkiye’deki Almanya imajının değişimine katkıda bulunmuştur. Verilen mesajlar, işbirliğinin devamı yönündedir. Gerçekten de Almanya, Türkiye’nin AB içindeki birinci ticaret ortağı olmasının yanı sıra 2,3 milyonu bulan insanı ve bunlar arasındaki binlerce işadamı, öğrencisi, çalışanı, sporcusu ve siyasetçisi ile önemli bir kitlesi ile hem Alman ekonomisine hem de Alman sosyal ve siyasal yaşamına büyük katkıda bulunmaktadır. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde böyle bir olgu söz konusu değildir. Türklerin Almanya için büyük bir zenginlik olduğu tartışma götürmemektedir. Bu nedenle Türkiye’nin Almanya’ya bakışı birçok açıdan önem taşımaktadır. Çünkü Almanya, Türkiye için vazgeçilemez konumdaki ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye’deki Alman imajının 2000’li yıllarda olumlu olmaya başlamasında özellikle Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in büyük rolü olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Bunun da ötesinde yılda 3 milyonu bulan Alman turistin ve yüz bini bulan Türk–Alman evlilikleri de bunda önemli bir rol oynamaktadır. Gerçekten de tüm aradaki farklılıklara rağmen Almanya ile Türkiye arasında bir duygusal bağ oluşmuştur ve bu, her iki ülke için önemli bir psikolojik unsurdur. Almanya ile Fransa arasındaki 40 yıllık dostluk anlaşmasına rağmen Alman–Fransız evliliklerinin çok düşük olduğunu görürüz. Bu rakamın önümüzdeki yıllarda artış seyri göstereceği de göz önüne alınırsa, Türk–Alman ‘akrabalığı’nın, Türkiye’nin AB içinde önemli bir kartı olacağını unutmamak gerekir. Türkiye’ye sürekli olarak karşı olduğunu söyleyen Hıristiyan Demokratların eski şansölyesi Helmut Kohl’ün oğlunun bir Türk ile evli olduğu, tören için İstanbul’a geldiği ve en önemlisi torununun “Türk kanı taşıdığı’’ özellikle Alman Hıristiyan Demokrat milletvekillerinin unutmaması gereken olgulardır.
Almanya motor ülke
Türkiye’nin Almanya için önemi ile Almanya’nın Türkiye için olan önemini tartacak bir alet bulunmamaktadır. Ancak Almanya’nın son 50 yılda Türkiye’deki ekonomik, toplumsal ve siyasal gelişmelere yaptığı katkıyı Türkiye’nin iyi bildiği kanısındayız. Onun içindir ki, Almanya, Türkiye için AB ile ilişkilerinde en önemli ülkedir. Bu önemli vurgusunu özellikle belirtmek gerekmektedir. Çünkü Almanya için de Türkiye, hem bölgesel hem de küresel anlamda öncelikli ülkeler arasında yer almaktadır. Almanya’nın AB’nin “motoru konumunda’’ olduğu bilinmektedir. Özellikle transatlantik ilişkilerde çok güçlü bir rolü olan Almanya’nın bugüne gelmesi kolay olmamıştır. 23–24 Ekim tarihli Wall Street Europe gazetesinde Ronald Asmus ile Özdem Sanberk’in ortaklaşa yazdıkları bir makalenin konusu: “Türkiye için yeni bir düşünce aranıyor” (Wanted: a new thinking on Turkey) idi. Kısacası Almanya’nın Soğuk Savaş dönemindeki konumunun şimdi Türkiye için yeni dünya ve bölgesel gelişmeler için geçerli olacağı bir sürecin başlaması gerektiğini savunmaktadır yazarlar. Türkiye’nin böyle bir rol oynaması Almanya’nın da beklentisidir, Türkiye’nin olduğu kadar.
Şansölye Schröder’in Ankara ziyareti kanımızca Türk–Alman ilişkilerinin geleceği için çok önemli bir nirengi noktası teşkil edecektir. Her iki tarafın da birbirine olan gereksinimi her zamankinden fazladır. O nedenle Türkiye’nin AB içindeki en büyük destekçisinin yine de yukarıda vermeye çalıştığımız olgular çerçevesinde Almanya olacağı kanısındayız. Alman Hıristiyan Demokrat Parti liderlerinin de Türkiye’ye gelmesi bu anlamda bir zorunluluk olacaktır. Sonuç itibarı ile Almanya’nın Türkiye’nin AB üyeliği için tarih verilmesinde oynayacağı rol çok önemlidir. Almanya’nın ve onun şansölyesi Gerhard Schröder’in tarihsel bir sorumluluğudur bu aynı zamanda. Bir başka ifade ile Almanya’nın “sorumluluk politikasının” (verantwortungspolitik) doğal bir sonucudur.
ODTÜ ÖĞRETİM ÜYESİ
28.12.2003
|