|
Güneş kendini tüketiyor
TSYD'nin Antalya seminerlerindeki "ağır" konuklarımızdan biri de Şenol Güneş'ti. Milli Takımın başında "gereksiz bir uzatma" oynadığının bilincinde olan hocamız, açıklamalarıyla bu görevde kalma zorunluğuna bizi değil de kendisini inandırmaya çalışır gibiydi.
Kişi olarak Şenol Güneş'i severim. Kendisi de kabul ederse, dostluğundan övünç duyarım. Ayrıca, milli takımın ya da kulüp takımlarının başına şu gelsin bu gitsin gibi yazılar yazıp görüşler belirtmek tarzım değildir.
Ancak Güneş'in saniye bile geçirmeden görevden ayrılma zorunluğunu göstermek istemeyişine çok şaşıyor ve inciniyorum.
Seminerde de bu işin en can alıcı boyutu kendisine hatırlatıldı. Ondan sonra göreve gelecek kişinin daralan süre nedeniyle çekebileceği sıkıntı anlatıldı. Çünkü nöbet değişiminin haziranda yapılması halinde, eylülde 2006 elemelerine başlamak zorunda kalacak teknik direktörün yaşayabileceği sorunlar gün gibi ortada. Kaldı ki bu işin ekip oluşturma, fikstür çalışmaları, hazırlık kampları ve öteki pek çok düzenlemesi var. Bunlar için yeterli zaman bulamayan yeni hoca, 2006'ya katılamamak gibi bir felaket karşısında, suçlanacak kişiyi göstermekten kaçınmayacaktır.
Felaket diyorum, çünkü Almanya'da yapılacak Dünya Kupası neredeyse Türkiye ile ortak düzenleme anlamına gelebilecek bir turnuva olacaktır. Her maçımızı tıklım tıklım dolu tribünlerdeki kendi seyircimiz önünde oynayabileceğiz. Böylece, 2002'deki başarıyı tekrarlama konusunda çok önemli bir şans yakalamış olacağız. Türkiye'yi böyle bir büyük avantajdan yoksun bırakmanın vebali çok yıkıcı olur.
Güneş şu ana kadar neyi yapmak isteyip de yapamamıştır? O, milli takımın başında en çok kalan ve en büyük başarıları kazanan kişidir. Bunu tarih yazmıştır ve kimsenin değiştirmesi mümkün değildir.
Sözleşmeler ille de yazılı oldukları tarihlerde değil, bazı önemli dönemeçlerde de bitebilir. Güneş'in bundan dolayı yüksünmesini gerektirecek bir şey yoktur. Efendim, yönetimle görüş alışverişinde bulunmadan istifa etmenin şık olmayacağı yolundaki imalar, ayrıca Güneş'in gidip başkasının gelmesiyle takımın daha başarılı olacağı garantisinin bulunmadığı yolundaki dolaşık bir takım sözler, gereksizdir, anlamsızdır çırpınışlardır. Ayrıca, ona dönük bazı suçlamaları haklı çıkarmaktan başka bir işe de yaramayacaktır.
Türkçe'de biten cümlenin sonuna nokta konulur. Kimi durumlarda onu virgüller, bağlaçlar ve noktalı virgüllerle uzatabilirsiniz. Fakat o zaman ne dediğinizi anlamak güçleşir ve anlatımınız da sıkıcı, hatta boğucu bir hal alır.
Üstelik, milli takım teknik direktörlüğü, elbette ki büyük onuru dışında, o kadar önemsenecek bir görev de değildir. Nitekim, yarışmacı ruh taşıyan, mesleğini daha aktif biçimde yapmak isteyen hocalar, en çok 3-4 yıllık bir dönem sonunda hemen bu işi bırakmaktadır. Ayrıca, ileriki dönemlerde yeniden bu göreve dönme yolu kimseye kapalı değildir. Bunun en çarpıcı örneğini de Coşkun Özarı oluşturmaktadır. Özarı 4 kez "gitmeyi bildiği için", tam 5 kez milli takımın başına getirilmiştir.
Güneş'in görev süresi boyunca hiç tanık olmadığımız, bir takım istatistiği verilerle dönemindeki başarıyı ortaya koymaya çalışması, İngiltere maçındaki verilen bizi üstün gösterdiği halde, istediğimiz sonucu elde edemeyişimiz, Letonya karşısındaki yaşadığımız talihsizlikler gibi hüzün verici çırpınışlardır. Bunların tümü doğru olabilir. Hatta Güneş başarı için daha fazlasını da yapmıştır. Ancak bugün gelinin noktada o artık tıkanmıştır. Yeni bir atılımla milli takımı bir yerlere götürebilmesi konusunda ona inanan tek futbol adamı bile yoktur! Hatta federasyon bile arkasında değildir. Ulusoy'un "Kendisi ayrılırsa onu bilemeyiz" mealindeki sözlerinin anlamı açıktır.
Sevgili Güneş, biz seni seviyoruz ve başarılarının da tarihe altın harflerle yazılacağını biliyoruz. Merak etme, kimse yazmazsa biz yazarız. Ancak bu noktada lütfen kendini daha fazla tüketme.
29.12.2003
|