İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
29.12.2003
Pazartesi
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

YAZARLAR


A. TURAN ALKAN t.alkan@zaman.com.tr
 
 

Kendi suratıyla ölmek

Belki en mühim meselemiz şahsiyet buhranı; “ne zaman yoktu ki?” diyeceksiniz; her zaman vardı ve olacaktır lâkin bugün öyle bir demdeyiz ki, buhranın varlığını fark etmek bile bir farklılık alâmeti olmuştur. Varlığı fark edilmeyen hastalık, aslında yoktur; teşhis edilemeyen hastalığın ise tedavisi olmaz. Şimdiki zamanı, diğerlerinden ayıran fark burada.


Şahsiyet, kişinin Rabbiyle, inancıyla (veya inançsızlığıyla), etrafındakilerle, tabiatla, kendisiyle ve hakikatle barışıklığı. Evvela bu gibi şeylerin varlığını fark etmek, ardından o şeylerle kurulması gereken ilginin niteliği hakkında fikir ve kanaat sahibi olmak ve nihai safhada kişinin bu gibi kanaatlere dair sebâtının olması. Şahsiyetin belkemiği böyle teşekkül eder. Şahsiyet sahibi birisi, bir başkasına mümkün olan en az miktarda zarar verir çünkü o kendi hakikatiyle barışık olduğu için olduğundan farklı görünmek zilletine tenezzül etmez. Böyle birini sevmeyebilir, dostluğundan hazetmeyebilirsiniz ama bir şey vardır ki o, sizi ona karşı saygı duymaya mecbur eder. Tornadan çıkmış gibi tek tip değildir o; meşrebi, içtihadı, şahsi özellikleri farklı da olsa, kendi hakikatinin farkında ve onunla barışık yaşayan birisidir o, “fert”tir. Ona güvenebilirsiniz; onun dostluğu da düşmanlığı da muhatabında saygı uyandırır.

Bu satırları, okuyucularıma ahlakî nasihatlerde bulunmak için tekrarlamıyorum; ahlâktan, şahsiyetten, faziletten çokça bahsedenlerin sevimsiz bir “yansıtma” hâleti içinde bulunduğuna inananlardanım. Kendimce vurgulamak istediğim şey, bizi kuşatan bunalımların kimliği, adı ve niteliği hakkında teşhis sıkıntısına düşmekliğimiz. Nezleyi tüberkülozdan ayırt edemediğiniz zaman “hastalık” kavramı üzerinde fikir geliştiremeyiz. Şahsiyet zaaflarının tabii karşılandığı, yaygınlaştığı, hatta bu yüzden meşrulaştırıldığı bir iklimde, şahsiyet düşkünlüğünden doğan buhranlara farklı isimler koyarak onları kendi tabiatından uzaklaştırmak derde devâ değildir; derdi katmerleştirmektir.

Resmi eğitim süreçleri esnasında genç nesillere telkin ettiğimiz şahsiyet modeli nedir; onları, kendilerini “hakikaten” inşâ etmek konusunda hangi sağlam araçlarıyla, düsturlarla ve ilk yardım çantalarıyla teçhiz edebiliyoruz? “Bu gibi şeyler ailede öğretilir, okulda değil” diyebilirsiniz; ne ailesi? Türk ailesi denilen mefhum, televizyonun zebûnu olmuş; oradaki değerler her neyse, ortalama Türk ailesinde yüceltilen ve ittibâ olunan değerler de onlar. Bugün Türk toplumunun muallimi, medya dediğimiz şekilsiz ve merkezsiz gürûhtur. Resullerin yerini medya patronları, filozofların yerini prodüktörler, âriflerin yerini metin yazarları kaptı. Misâl: “imaj” medya dünyasının her şeyidir, aynı şey doğulusuyla batılısıyla bütün ahlâki doktrinlerde, dinlerde, hatta ideolojilerde bile kerih ve aşağılık bir değer olarak nitelenir, ayaklar altına alınır. Kendisini inşâ etmek samimiyetini taşıyan bir gencin tutunabileceği kim var, hangi değer, hangi şahsiyet: Üç ayda bir metamorfoza uğramaktan kendi yüzünü unutmuş pop yıldızları, kendilerine bile hayrı dokunmayan güzellik uzmanları ve diyetisyenler, karşılaştığı her vak’aya, “evvela çocukluğunuza inelim; baban anneni döver miydi?” şablonuyla yaklaşan “rûhiyatçılar”dan başka?

“İmaj”, sahteciliğin çağdaş karşılığı, muazzam katmadeğer üreten bir endüstri; her türlü yalanı ve hakikatten inhirafı hoş ve mâsum gösteren bir asrî din. Gün boyunca karşılaştığımız yüzlerden kaçı, aslına sâdık? Bir yaşa gelip de kendisi gibi olmak isteyen birinin tutunabileceği kaç sahici tutamak kalmıştır? Kelli-felli ilahiyatçıların bile “imaj” dünyasının parıltılarına kapılarak pervâne gibi üstüne atladıkları bir cıvıklığa bulanmışız.

Kendi suratıyla ölenlerin bile talihli sayılması gereken bir devir bu.


29.12.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (27.12.2003) - Gayrı Fransa iflah olur mu?

> (24.12.2003) - Bu resimdeki amca kim anne?

> (22.12.2003) - Hamle üstünlüğü namus gibidir

> (20.12.2003) - N’oolacak bu memur sendikalarının hali?

> (17.12.2003) - Bazı gazetelerin beden dili!

> (15.12.2003) - İki mesele!

> (13.12.2003) - Fıstık gibi makale!

> (10.12.2003) - Bir fâsıla var cân ile cânân arasında

> (08.12.2003) - Aslında çok şey istiyoruz

> (06.12.2003) - “Harda bir Müsülman görirem; korkirem...”


Diğer Bölümlerdeki Yazıları

> Turkuaz'daki son yazısı
(2003/12/21) - Kültür, boş zaman işidir!




GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NİHAL B. KARACA

REHBER ABİ

SAMİ USLU

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.