|
Yasağın gerekçeleri
Başörtüsü takan kadınların durumuyla ilgili verilecek bir kararda iki alanı birbirinden ayırt etmek gerektiği konusunda yaygınlaştırılmak istenen bir düşünce vardır. Yazık ki başörtüsü yasağına karşı çıkan birçok kişi ve çevre -ki içlerinde Müslüman çevrelerden insanlar da var- bu fikri kabullenmiş görünmektedir.
Buna göre bir kadın, devletle ilişkili olarak ya “hizmet veren” veya “hizmet alan” bir konumdadır. Eğer “kamusal alan” dahili sayılan durumlarda kadın hizmet alıyorsa burada başörtüsü takabilir; fakat “hizmet veren” bir konumdaysa burada devletin o alanla ilgili öngördüğü kurallara uyup başörtüsü takamaz. Takamadığı gibi takma hakkına sahip olduğunu da öne süremez. Hastaneler buna örnek gösterilir. Eğer bu ayırım kabul edilecek olursa, başörtülü kadın doktor veya sağlık görevlisi olamaz, ama hasta olarak tedavi görür. Fakat tanımda ve sınırların tayininde bir belirsizlik olduğu için başka alanlarda herkes kendine göre bir tanım yapabilir, kamusal alanlara yeni sınırlar koyabilir. Nitekim Yargıtay’da hakim tarafından başörtülü olduğu için bir sanığın mahkeme salonundan çıkartılması buna bir örnek oldu.
Hizmet veren konumda kadını başını örtme hakkından alıkoymanın gerekçesi olarak “laiklik gereği devletin tarafsızlık ve eşitlik ilkesi”ne bağlılığı gösteriliyor. Bu argümanlar bütünü yeni gündeme girdi. Daha önceleri “modernlik-karşıtı veya siyasal simge” diye başörtüsüne yasak getirilmek isteniyordu. Şimdi “kamusal alan” diye bir kavram öne çıkarıldı. Bu kavram da diğerleri gibi Batı’dan salt ithal veya bir iktibas özelliğini taşımaktadır. Nitekim hatırlanacağı üzere, başörtüsü sorunu ilk ortaya çıktığında o zaman Fransa’da Milli Eğitim Bakanlığı yapan François Bayrou, bugünkü çerçeveyi çizmişti. Şöyle diyordu Bayrou: “Hıristiyanlar haçlarını, Yahudiler kippalarını, Müslümanlar başörtülerini özel hayatlarında takabilirler, ama kamusal alana girdiklerinde bunları kullanamazlar; çünkü kamusal alan nötrdür”. Bakan Bayrou, “nötr” olarak tanımladığı “kamusal alanı cumhuriyetin değerlerine göre devletin düzenleyebileceği”ni söylüyordu. Bizde de Cumhurbaşkanı Sayın Sezer, büyük bir ihtimalle Bayrou’nun bu temel yaklaşımını esas almış görünmektedir. Bugün başörtüsü tartışmasının gündemin ilk sırasını işgal ettiği Fransa’da hâlâ temel gerekçe Bayrou’nun söylediklerinden ibarettir.
Ancak hemen hatırlatmak gerekir ki, Türkiye’deki tartışma ve uygulamadan farklı olarak Fransa’da üniversite ve özel okullarda başörtüsü yasağı bulunmuyor, söz konusu yasak ilkokullar, orta ve lise ile devlete ait okullarda uygulanacaktır. Eğer Katolikler gibi (Fransa’da okula giden 13 milyon öğrenciden 2 milyonu bu okullarda okumaktadır) Müslümanların da özel okulları olsaydı herhalde bu okullara mahsus olmak üzere başörtüsü sorunu yaşanmayacaktı. Türkiye’de değil devlet okullarında, özel okullarda, dershanelerde ve özel kurslarda bile başörtüsü yasağı hükmünü sürdürmektedir.
Bir başka husus, Fransa “şimdilik” üniversitelere karışmıyor. Çünkü Fransa’da liseyi bitirip üniversiteye giden bir insan, artık “öğrenci” olmaktan çıkmış “etüdyen” konumuna yükselmiştir.
Fransa’da devlet hem cumhuriyetin misyonunu yüklenmesi dolayısıyla kendi okulunda kural koyabiliyor; hem de bir başka temel teze dayanarak, akil ve baliğ olmayan -18 yaşından küçük- çocukların vesayet ve hatta velayet haklarının ailelerden önce devlete ait olduğunu düşünüyor. Fakat üniversiteye giden bir insan artık akil-baliğ olup kendisi hakkında karar verebilecek durumdadır. Bu insanın ne devlete ne ebeveynin vesayetine ihtiyacı vardır. Türkiye’de ise, üniversiteye gidenler sürgit “öğrenci” hükmünde olup devletin koyduğu kurallara göre hayatlarını düzenlemek durumundadırlar. Hem üniversitenin devletin düzenleme alanı içine girdiğinden, hem liseyi bitirip 18 yaşını da aşmış bir insan hâlâ “öğrenci” kabul edildiğinden yasaklara tabi tutulmaktadır. Çarşambaya devam edeceğiz.
29.12.2003
|