| |
Dini anlama ve anlatma
Kur’an’ın, Allah Kelâmı olduğu konusunda bizzat serdettiği delillerden biri, kendisinde çelişkiye yer olmadığıdır. Nasıl Kur’an’da çelişki yoksa, onun farklı malzemelerden inşa edilmiş diğer iki şekli olan kâinatta ve insanın yapısında da çelişki yoktur. Bu üç “kitab”ın üçünde de parçalar bütünle ve birbirleriyle âhenkli bir münasebet içinde olup, birinin yokluğu bütünün yokluğuna sebep olabilecek bir özelliğe sahiptir.
İşte, herhangi bir mesele gibi, İslâm’ı da doğru anlamanın en önemli şartlarından biri, onu kendi bütünlüğü ve o bütünün, bizzat kendini oluşturan parçalarla ve bu parçaların da birbiriyle olan münasebeti içinde kavrayabilmektir. Bilhassa İslâm’ı doğru anlayabilmenin aynı derecede önemli bir diğer şartı ise, her şeyden önce onun bir “din” olduğunu daima göz önünde tutmaktır. Din, sadece siyasî ve ekonomik bir sistem değildir; bir ideoloji de değildir. Din, insanı bütünüyle kuşatır. Nasıl insan ruh, nefis ve bedenden müteşekkil bir varlık ise ve inanma, sevme, acıma, sevinme, üzülme gibi derunî faaliyetler ve duyguların merkezi olan kalb ile birlikte, Kur’an’da kalbin bir boyutu olarak sunulan, düşünme, tasavvur, muhakeme etme gibi faaliyetlerin merkezi olan zihin veya dimağ bu varlıkta ana unsuru oluşturuyorsa, işte bir din olarak İslâm da, önce insanın kalbine ve zihnine hitap eder. Dolayısıyla onda ilmin, düşünme, gözleme, ders ve ibret alma, muhakeme etme gibi zihnî faaliyetlerin ve inanma ile birlikte inandığını yaşamanın önemi birinci derecededir. Yani o, aynı zamanda bilme ve inanma ve aynı zamanda yaşamadır, tatmadır, tecrübedir.
İnsanda kalb ve zihnin yanı sıra, bir de nefis vardır. Nefis, insanda yeme-içme, barınma, savunma, evlenip çoğalma gibi, dünya hayatını sürdürmede gerekli ihtiyaç ve onları giderme mekanizmasıdır. Bundan sonra ise, tamamen dünyaya ait olarak beden gelir. Nasıl insanı tanımada, onu mahiyetleri, önemleri ve birbirleriyle münasebetleri içinde bu üç yanıyla kavramak önemliyse, aynı şekilde, İslâm’ı da insanın bu üç yanına bakan yanlarıyla; iman, ibadet, ahlâk ve insan hayatını tanzim eden esaslarıyla bir bütünlük içinde kavramak ayrıca önemlidir.
Dini iyi anlamada oldukça önemli bir diğer nokta, onun bütün parçalarının kendi bütünlüğü içinde asıl manâsını ifade edeceğini asla gözden uzak tutmamaktır. İslâm, dışarıdan aşılama kabûl etmez; onun bünyesine hariçten organlar nakledilemez; çünkü doku uyuşmazlığı olur. Onu ferdî veya içtimaî planda yaşamada bir arıza olduğunda, bu arıza onun kendi içinden giderilir; yani onda “self-recovery/restoration–kendi kendini tamir, yenileme” esastır. Ondan bir parça veya bazı parçalar başka sistemlere aşılandığında ise evet onun her bir parçasının kendine ait bir güzelliği mutlaka varsa da, bu parçalar başka bünyelerde gerçek fonksiyonu ve aslî parlaklığıyla görülemez.
İslâm, bir teori değildir; o, yaşanan bir süreçtir, hayatın ta kendisidir. Dolayısıyla o, tamamen kendisiyle başlayıp, kendisiyle devam eden bir aksiyon içinde gerçek manâsını bulur ve anlaşılır. O, bir insanın anne karnına veya bir tohumun toprağa düştüğü andan itibaren geçirdiği sürece benzer bir süreç takip eder; kâinatın yaratılış süreci gibi, kendi zaman ve mekân boyutlarını da bizzat kendisi oluşturur. Dolayısıyla o, başka zaman, mekân ve şartlara adapte edilemeyeceği gibi, bu zaman, mekân ve şartlarda gerektiği gibi anlaşılamaz. İslâm, Allah adına ve O’nun rızası, iradesi istikametinde atılan bir adımla başlar ve bu adım, bir düşünceyi doğurur; bu düşünceden de ikinci adım çıkar. Böylece bir aksiyon-düşünce salih dairesi oluşur ve İslâm, bu salih daire içinde kendisini gerçekleştirir. İslâm’da bu ilk adım, “Oku!” emridir. Ortada okunacak yazılı kitap yokken gelen bu ilk emrin nesnesi, yaratılmış kâinat ve insan kitabıdır. Ve İslâm, bu iki kitabın tercümesidir. Dolayısıyla, özellikle günümüzde ve gelecekte İslâm’ı anlayıp anlatmanın en önemli ve geçerli yolu, usulü, Kur’an, kâinat ve insanı bir arada ele alabilme, bu üç kitabın tamamı birbiriyle aynı âyetlerini tespit edebilme, aralarındaki mutabakatları ortaya çıkarma ve İslâm’ı, kâinat ve insan mushafları halinde sunabilmektir.
29.12.2003
|