Adamın biri, herkesin göreceği bir meydana slogan yazmak istemiş. Aklına Nietzsche’nin o malum ve meşhur sözü gelmiş, belki inancına da uygun düşmüş ve “Tanrı öldü” diye sloganı basmış. İmzayı da unutmamış, sloganın altına kocaman ‘Nietzsche’ yazmış. O meydana yolu düşen herkes, kendine göre bir anlam çıkarmış yazıdan; kimi haklı bulmuş ‘duvar yazarı’nı kimi haksız...
Ertesi sabah ilginç bir manzarayla karşılaşmış ahali. Meğer, oradan geçen muzip birisi, yeni bir sloganla cevap vermek istemiş. O yazı şöyleymiş: Nietzsche öldü! Bu iri puntolu yazının altına “Tanrı” yazmış adam. Böylece ilk yazıdaki temenninin yerini, gerçeğin ta kendisi almış... Zaten fiili durum önemlidir, kişilerin kendi kendine kurguladığı şeyler değil...
Türkiye’de gazetecilik de biraz böyle: Bir kendi kurguladıklarımız var bir de hakikatlerin çıplak yüzü. Umutlar, beklentiler, istekler bir yanda, gerçekler öbür yanda. Halbuki gerçekle yüz yüze gelmek önemlidir; hayallerle avunmak değil. Hayata meydan okumak, kendimizle hesaplaşmak demektir; yani kendimizi yenilemek ve hamle yapmak. En önemlisi, bunu yaparken vefalı ve dürüst olmak...
İlginç bir meslektir gazetecilik. Eskilerin ifadesiyle kîlü kâlü çoktur. Üstelik iddiası ve gösterişi boldur. Sorumluluğunu düşündüğünüzde ise karşınıza çetin mi çetin bir sınav çıkar. O yüzden kimin ne konuştuğuna, ne yazdığına bakmayın; nasıl olsa ürün ortada, onu değerlendirin, yeter! Elbette kimse “yoğurdum ekşi” demez; zaten o yoğurdun ekşi olduğuna inansa onun için gayret etmez. Bu sebeple söylüyorum, gazetecilerin kendi haklarında ahkam kesmesine bakmayın, ortaya konan ürüne bakın. Yanlışıyla doğrusuyla tarihe mal olan odur çünkü.
Ortada ürünler, hatta onların gölgesinde devam eden yönelişler varken kimlikler tartışılmaz gazetecilikte. Sadece bir istisnası vardır bunun: Yayıncı kimliği iflah olmaz bir ideoloji haline geliyor ve meslek sınırlarını yıkıp geçiyorsa o zaman yerden yere vurulabilir yayınlar. Yayıncının ‘sağcı’, ‘solcu’, ‘muhafazakar’, ‘liberal’ vs. olma hakkı vardır; yeter ki bu kimliklerden doğabilecek önyargılar, gazetecilik mesleğinin gerektirdiği dürüstlüğün önüne geçmesin. Yalan, iftira, asparagas, çarpıtma gibi seciyesi düşük davranışların inançla, ideolojiyle, ilkeyle vs. izahı yoktur çünkü. Zaten bu yüzden bazı gazeteler kitlelerden kopar, marjinalleşir. Dolayısıyla da her yazdığı satır, gerçekten uzak bir duruş sergiler. Marjinal yayınları fazlaca tehlikeli bulmam; çünkü inandırıcılıktan uzaktırlar hep. Belki de bunalan kitlelerin bir şekilde rahatlamasına da vesile olabilir bu tür gazeteler. Herhangi bir ideolojiye mensup görünmeden yanlı yayın yapmak, gazeteciliğin çıkmaz sokaklarından biridir. Objektif görünümlü önyargıyı sezmek kolay değildir çünkü. Her ne kadar erbabı daha ilk satırdan yanlışı anlasa da kitleler sezemeyebilir haksızlığı.
Aslında hadiseleri dallandırıp budaklandırmaya gerek yok! Bir yayını eleştirmek mi istiyorsun, alırsın eline gazeteyi, mecmuayı vs., somut veriler üzerine konuşursun. Somut veriler diyorum; çünkü Türkiye’de medya tartışmaları hep minder dışında yapılıyor. O nedenle “dinci basın”, “liboş medya”, “cemaat medyası”, “laikçi basın” gibi yakıştırmalar yakışıksızdır, çirkindir... Üstelik meslektaşlar arasında gözetilmesi zaruret olan nezaket kurallarına da uygun değildir.
Bu tür konular açıldığında üniversitelere de içerliyorum hep. Ancak onlar tarafsız değerlendirme yapabilir; şayet üniversitelerde ilmi çalışmalar hâlâ yapılabiliyorsa. Gazeteler, bilimsel araştırmalarla masaya yatırılmadıkça halüsinasyonlar devam edecek bu ülkede. Üniversiteler, araya hakem olarak girse, içerik analizleri yapsa, karşılaştırmalı metin incelemeleri yapsa, haber ve yorumları bilimsel kriterler ile tartsa hem kendileri itibar kazanacak hem gazetecilik; fakat kimin umurunda...
Yaptığı gazetenin arkasında yiğitçe duran her yayın kadrosu gür bir sesle şöyle diyebilmeli: Hodri meydan, gazetemiz ortada, alın inceleyin, araştırın, bilimsel kriterler ile doğru ve yanlışlarımızı ortaya koyun. Öbür türlü herkes kendi rüyasıyla baş başa kalıyor...
Hiçbir meslek, gazetecilik kadar nezaket gerektirmez; çünkü bu mesleğin özü insan onuruna, toplum huzuruna dayanır. Hatanın düzeltilme yolu da bellidir. Lakin Türkiye’de bu yollar kapalı.
Türkiye’de medya, kalite düzeyini artırmak zorunda. Seviye artırma, boğuşarak, didişerek, birbirine çamur atarak, yaftalayarak yapılmaz; belki dostça uyararak, yanlışları insaflıca ortaya koyarak, düzeyli tartışmalar yaparak yapılabilir. Toplumun bilgi düzeyi arttığına göre bundan kaçış yok. Toplam kalite artışının yolu, gazetelerin kendilerine dönmelerinden geçiyor. Su üzerine yazdıklarımız önemli değil; ma’şeri vicdan nasıl olsa tarihin muhkem sayfalarına bir not düşecek. O nottan utanmamak gerekiyor...
Söz veriyoruz: ZAMAN bir okul olacak
Hemen her gazetenin iddiasıdır okul olmak, ekol olmak. Keşke herkes ciddiyetle bu maksat için çırpınsa! Zaman, genç bir kadroya sahip. Her geçen gün daha da yetiştiriyor kendini. Üst üste başarılar elde ediyor. Geçenlerde 2003’e bir göz attım; arkadaşlarımız o kadar çok başarıya imza atmış, ödüller kazanmış ki! Üstelik önyargı ve yok sayma politikalarına rağmen...
Geçen haftaki başarı, 2003’ün mutlu bir kapanışıydı. 53 genç muhabirin katıldığı Basın Enstitüsü gazetecilik sertifika programı geçen hafta sona erdi. Programı düzenleyen Basın Enstitüsü’nü de, ona destek veren Hürriyet’i de tebrik etmek gerekiyor. Büyük bir ciddiyetle yürütüldü program, çok sayıda usta gazeteci katıldı, ders verdi.
Programı Zaman ailesinden Adem Yavuz Arslan birinci, Rahime Sezgin ikincilikle bitirdi. Genç kardeşlerimi kutluyorum... Okurlarımıza da duyuruyorum buradan, daha çok başarılara imza atacak Zaman’ın genç, dinamik kadroları...
Size bir başka sürpriz haber daha vereyim. Önümüzdeki günlerde Zaman’da kurum içi habercilik sınavı yapılacak. Geçen yaz dört günlük meslek içi eğitim semineri verilmişti. Her haberciye Haber Kılavuzu dağıtılmıştı iki yıl önce. Örnek haber metinleri üzerinde eleştirel konuşmalar yapılmıştı. Zaten her ay en başarılı haberlere ödüller veriliyor, haberciliği dört dörtlük yapan arkadaşlarımız teşvik ediliyor. Şimdi bu habercilerin teorik gazetecilik bilgilerini test etme zamanı geldi. Muayyen periyotlarla yapılması düşünülen sınavlarda habercilik ilkelerinden dil ve üslup inceliklerine kadar her bilgi gözden geçirilecek.
Tek bir hedef var: Zaman’ın bir okul haline gelmesi. Bunun sonuçlarını yakında daha net göreceksiniz...
Haftalık ortalama gazete satışları (15 Aralık–21 Aralık 2003)
Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım ‘Niçin Zaman’a akredite verilmiyor?’ başlıklı yazımdan dolayı hafta içerisinde onlarca teşekkür faksı ve telefonu aldım. Gelen mesajları başka bir yazımda sizlerle paylaşmayı düşünüyorum.
Bugün Zaman’ın misyonu ve geleceğe ait düşünceleri üzerinde durmak istiyorum. Batı ülkelerinde gazete “jurnal” kelimesiyle ifade edilmektedir. Bunun Türkçe karşılığı, ihbar, gammazlamak, çekiştirmek, dedikodu üretmektir. Türkiye’de yayın yapan gazetelerin büyük ekseriyeti bu anlayışta. Bize göre gammazlık, laf hammallığı yapma, milleti birbirine düşürme, gıybet yapma, sui zanda bulunma, Allah’ın yasakladığı çirkin amellerdir. Biz bunları yapamayacağımıza göre kendi düşünce dünyamız çizgisinde evrensel bir gazetecilik anlayışı gerekiyordu. İnsan faktörünü ön planda tutan “çamur at izi kalsın” mantığından uzak, insanları yargısız infaz etmeyen, kimsenin ırzı, şerefi, namusu ile oynamayan bir gazete kaçınılmazdı. Zaman, bu misyonu eda etmek için çıktı.
Böylece toplum bugüne kadar pek alışık olmadığı “yeni bir gazetecilik anlayışı” ile karşı karşıyaydı. İlk zamanlar böyle gazetecilik mi olur deyip Zaman’ı hadiseler karşısında “pasif kalmakla” suçlayanlara “her doğru her yerde söylenmez” ilkesini hatırlatıp sabır diledik. Çünkü Zaman, hadiseler karşısında kinin, nefretin şimdiye kadar çözdüğü hiç bir meselenin olmadığını “medenilere karşı galebenin ancak ikna ile olabileceğine” vurgu yaparak, “sevgiyi sevme, nefretten nefret etme” düşüncesini sayfalarına hep taşıdı.
Bunu yaparken bile bir kutlunun dediği gibi “insana saygıyı ön planda tuttuk. Hiç kimse, varlığımıza takılıp tereddüt yaşamasın diye de, hep hüma kuşu gibi sadece gölgemizle var olma yolunu seçtik. Gönüllerini hoş tutmaya çalıştığımız, düşüncelerini saygıyla karşıladığımız ve her fırsatta yüzlerine tebessümler yağdırdığımız kimselerden de, insanca davranmalarını ümit etmenin ötesinde herhangi bir beklentiye girmedik.”
Tek isteğimiz “herkesi kendi konumunda kabul etme” ve “kavgasız bir dünya”da kendimiz olma yolunu seçebilmektir. Ama ne acıdır ki, tabiatları anarşiye, düşmanlığa ve iftiraya kilitlenmiş marjinal bir kesim, bundan hep rahatsız oldu.
Nasıl olmasınlar ki, Zaman çıktığı günden beri yalancı ağızlara fermuar vurdurmasını bilmiş. Bu ülkenin geleceği üzerine olumsuz planlar kuran şom ağızların, hain nazarların bekledikleri oyunların onda biri bile olmamıştır. Gerçekleri kamuoyundan gizlemek için kaç kere ülkemizi ve milletimizi içten parçalamaya yönelik çirkin senaryolar oynandı. Türk, Kürt, Alevi, Sünni denilerek insanımız kamplara bölünmeye çalışıldı. Bir kısım medyanın da kışkırtmasıyla devletin güvenlik güçlerini karşı karşıya getirip, ardından kızılca kıyametler koparıp ülkeyi bölüp parçalamak istediler.
Zaman, böyle günlerde ilkeli yayınlarıyla, Anadolu insanının hissiyatına tercüman olmuş. Toplumsal karışıklıkların yaşanmaması için adeta dalga kıran görevi yapmıştır. Şahıslardan kaynaklanan hatalardan dolayı devletin kurumları yıpransın istemedik. Şayet bazı gazeteler gibi “jurnal” gazeteciliği yaparak, elimizdeki belge ve bilgileri yayınlasaydık pek çok insanın şu anki koltuğunda olmaması gerekirdi. Gürül gürül yazıp konuşacağımız günlerde bile sadece yutkunmakla iktifa ettik.
Bu Zaman’ın gerçekleri görmediği anlamına gelmez. Bugün resmi olsun, sivil olsun tüm kurumlara karşı minnet borcu olmayan tek gazetenin Zaman olduğunu unutmayalım. Buna rağmen hâlâ birileri Zaman’ı görmemezlikten gelebiliyorsa orada bir sıkıntı var demektir. Bunun başka izahı olduğunu sanmıyorum.
Medyamız ders verdirmeye bayılır. Hemen her fırsatta örneğin Kuzey Irak Kürtlerine veya AB yetkililerine ‘ders veren’ bir yetkilimiz gazete sayfalarını süsler. Ama medyamızın en fazla hoşlandığı ders verme durumları, askerlerin ve genelde bürokratların sivil siyasetçilere hadlerini bildirdikleri beyanatlarla ortaya çıkar.
Bizde medya organları, bürokratların sivillere sivillik öğretme çabalarını vurgulamaktan nedense çok hoşlanır. Dolayısıyla da siyasetçilerin yıllar boyu en fazla aldıkları dersin konusu hep ‘demokrasi’ olmuştur.
Oysa aslında bu durum temel bir çarpıklığın göstergesi. Türkiye’de demokrasi birtakım fikirlerin, duruşların, hatta o fikir ve duruşları sembolize eden işaretlerin taşınması olarak algılanıyor. Tam da bu nedenle örneğin başı açık kadınlarımız kendilerini başörtülülere oranla demokrasiye daha uygun sanmaktalar. Çünkü onların kılık kıyafet ‘durumları’, kendi kafalarında demokrasinin ima ettiği imaja daha uygun. Fikirlerin ve sembollerin demokrasiyi ifade etmesinin ardında ise, hemen her konuda tek bir doğrunun olduğuna dair zımni inanç yatmakta. Çünkü doğrunun tek olduğu durumlarda, iş söz konusu doğrunun ‘taşınmasına’ indirgenir. Diğer taraftan artık önemli olan o doğruyu kimin bildiğidir ve söz konusu aktör konuşunca diğerlerine de ‘ders’ almak düşer. Bürokrasi ise memleketimizde geleneksel olarak, ‘işini iyi bilen, tarafsız’ bir otorite olarak sunulurken; siyasetçiler ‘kaypak ve güvenilmez’ olmaktan muzdaripler... Böylece ortaya demokrasi konusunda bile bürokratların ‘hoca’, sivillerin ‘talebe’ olduğu bir yapı çıkmakta.
Fikirlerin demokrasi niyetine kullanılması, yabancıların işimize gelen kanaatlerine de sık sık ‘ders’ mahiyeti kazandırıyor... Fransa’da Stasi komisyonunun dini sembollerin okullarda taşınmasına ilişkin raporu da bize bir ‘laiklik dersi’ olarak yansıdı. Çünkü laiklik konusunda da bizimkiler tek bir doğru olduğunu sanmaktalar... Oysa bugün Avrupa ülkelerinin kendi içinde bile nerdeyse uzlaşmaz anlayış ve uygulama farklılıkları mevcut. Doğal olan da bu... Toplumsal çeşitlilik kamusal alan düzenlemesinde standart bir norm oluşturmaya izin vermez. Modernizm bile birçok alanda standart oluştururken, dayandığı tanımların tabanını genişletmek ve farklılıkları böylece kuşatmak zorunda kaldı. Dolayısıyla her ülkenin, hele dayandığı İslami kültürel temel üzerinden modernleşen Türkiye gibi ülkelerin kendi ‘doğru’larını toplumsal olarak üretmeleri gerekmekte. Bu ise toplumsal tartışma yoluyla ortak bir ‘birlikte yaşama iradesi’ oluşturmaya çalışmak demek...
Buna Batı dünyasında demokrasi deniyor: Çünkü demokrasi önceden saptanmış birtakım fikir ve sembollerin taşınması değil, bir toplumsal karar mekanizması yöntemi. Fransa başörtüsünün okullarda giyilip giyilmemesinden hareketle, saygınlığı olan bir komisyon kurdu, bu komisyon aylarca çalışıp bir rapor üretti, bu rapor kamuoyunda derinliğine tartışıldı ve sonuçta bir referans olarak kullanıldı. Ama böylece Fransa bu konudaki evrensel doğruyu bulmuş olmadı... Gelecekte konunun defalarca yeniden ele alınacağı, değişen algılamalar ışığında yeniden belirleneceği açık. Fransa bile laikliği mutlak bir kavram olarak kullanamayıp, komisyon kuruyor... Çünkü laiklik konusunda Fransa bile demokrasiden sapacak güce sahip değil. Stasi komisyonunun ürettiği fikirler bize doğru veya yanlış gelebilir; ama Fransa’nın bu konuyu ele alma biçiminde bize nazaran belirgin bir farklılık var: Onlar bir demokrasi, biz ise değiliz... Biz hâlâ yanlış dersleri alıp vermekle uğraşıyoruz.
Kur’an’ın, Allah Kelâmı olduğu konusunda bizzat serdettiği delillerden biri, kendisinde çelişkiye yer olmadığıdır. Nasıl Kur’an’da çelişki yoksa, onun farklı malzemelerden inşa edilmiş diğer iki şekli olan kâinatta ve insanın yapısında da çelişki yoktur. Bu üç “kitab”ın üçünde de parçalar bütünle ve birbirleriyle âhenkli bir münasebet içinde olup, birinin yokluğu bütünün yokluğuna sebep olabilecek bir özelliğe sahiptir.
İşte, herhangi bir mesele gibi, İslâm’ı da doğru anlamanın en önemli şartlarından biri, onu kendi bütünlüğü ve o bütünün, bizzat kendini oluşturan parçalarla ve bu parçaların da birbiriyle olan münasebeti içinde kavrayabilmektir. Bilhassa İslâm’ı doğru anlayabilmenin aynı derecede önemli bir diğer şartı ise, her şeyden önce onun bir “din” olduğunu daima göz önünde tutmaktır. Din, sadece siyasî ve ekonomik bir sistem değildir; bir ideoloji de değildir. Din, insanı bütünüyle kuşatır. Nasıl insan ruh, nefis ve bedenden müteşekkil bir varlık ise ve inanma, sevme, acıma, sevinme, üzülme gibi derunî faaliyetler ve duyguların merkezi olan kalb ile birlikte, Kur’an’da kalbin bir boyutu olarak sunulan, düşünme, tasavvur, muhakeme etme gibi faaliyetlerin merkezi olan zihin veya dimağ bu varlıkta ana unsuru oluşturuyorsa, işte bir din olarak İslâm da, önce insanın kalbine ve zihnine hitap eder. Dolayısıyla onda ilmin, düşünme, gözleme, ders ve ibret alma, muhakeme etme gibi zihnî faaliyetlerin ve inanma ile birlikte inandığını yaşamanın önemi birinci derecededir. Yani o, aynı zamanda bilme ve inanma ve aynı zamanda yaşamadır, tatmadır, tecrübedir.
İnsanda kalb ve zihnin yanı sıra, bir de nefis vardır. Nefis, insanda yeme-içme, barınma, savunma, evlenip çoğalma gibi, dünya hayatını sürdürmede gerekli ihtiyaç ve onları giderme mekanizmasıdır. Bundan sonra ise, tamamen dünyaya ait olarak beden gelir. Nasıl insanı tanımada, onu mahiyetleri, önemleri ve birbirleriyle münasebetleri içinde bu üç yanıyla kavramak önemliyse, aynı şekilde, İslâm’ı da insanın bu üç yanına bakan yanlarıyla; iman, ibadet, ahlâk ve insan hayatını tanzim eden esaslarıyla bir bütünlük içinde kavramak ayrıca önemlidir.
Dini iyi anlamada oldukça önemli bir diğer nokta, onun bütün parçalarının kendi bütünlüğü içinde asıl manâsını ifade edeceğini asla gözden uzak tutmamaktır. İslâm, dışarıdan aşılama kabûl etmez; onun bünyesine hariçten organlar nakledilemez; çünkü doku uyuşmazlığı olur. Onu ferdî veya içtimaî planda yaşamada bir arıza olduğunda, bu arıza onun kendi içinden giderilir; yani onda “self-recovery/restoration–kendi kendini tamir, yenileme” esastır. Ondan bir parça veya bazı parçalar başka sistemlere aşılandığında ise evet onun her bir parçasının kendine ait bir güzelliği mutlaka varsa da, bu parçalar başka bünyelerde gerçek fonksiyonu ve aslî parlaklığıyla görülemez.
İslâm, bir teori değildir; o, yaşanan bir süreçtir, hayatın ta kendisidir. Dolayısıyla o, tamamen kendisiyle başlayıp, kendisiyle devam eden bir aksiyon içinde gerçek manâsını bulur ve anlaşılır. O, bir insanın anne karnına veya bir tohumun toprağa düştüğü andan itibaren geçirdiği sürece benzer bir süreç takip eder; kâinatın yaratılış süreci gibi, kendi zaman ve mekân boyutlarını da bizzat kendisi oluşturur. Dolayısıyla o, başka zaman, mekân ve şartlara adapte edilemeyeceği gibi, bu zaman, mekân ve şartlarda gerektiği gibi anlaşılamaz. İslâm, Allah adına ve O’nun rızası, iradesi istikametinde atılan bir adımla başlar ve bu adım, bir düşünceyi doğurur; bu düşünceden de ikinci adım çıkar. Böylece bir aksiyon-düşünce salih dairesi oluşur ve İslâm, bu salih daire içinde kendisini gerçekleştirir. İslâm’da bu ilk adım, “Oku!” emridir. Ortada okunacak yazılı kitap yokken gelen bu ilk emrin nesnesi, yaratılmış kâinat ve insan kitabıdır. Ve İslâm, bu iki kitabın tercümesidir. Dolayısıyla, özellikle günümüzde ve gelecekte İslâm’ı anlayıp anlatmanın en önemli ve geçerli yolu, usulü, Kur’an, kâinat ve insanı bir arada ele alabilme, bu üç kitabın tamamı birbiriyle aynı âyetlerini tespit edebilme, aralarındaki mutabakatları ortaya çıkarma ve İslâm’ı, kâinat ve insan mushafları halinde sunabilmektir.
Başörtüsü takan kadınların durumuyla ilgili verilecek bir kararda iki alanı birbirinden ayırt etmek gerektiği konusunda yaygınlaştırılmak istenen bir düşünce vardır. Yazık ki başörtüsü yasağına karşı çıkan birçok kişi ve çevre -ki içlerinde Müslüman çevrelerden insanlar da var- bu fikri kabullenmiş görünmektedir.
Buna göre bir kadın, devletle ilişkili olarak ya “hizmet veren” veya “hizmet alan” bir konumdadır. Eğer “kamusal alan” dahili sayılan durumlarda kadın hizmet alıyorsa burada başörtüsü takabilir; fakat “hizmet veren” bir konumdaysa burada devletin o alanla ilgili öngördüğü kurallara uyup başörtüsü takamaz. Takamadığı gibi takma hakkına sahip olduğunu da öne süremez. Hastaneler buna örnek gösterilir. Eğer bu ayırım kabul edilecek olursa, başörtülü kadın doktor veya sağlık görevlisi olamaz, ama hasta olarak tedavi görür. Fakat tanımda ve sınırların tayininde bir belirsizlik olduğu için başka alanlarda herkes kendine göre bir tanım yapabilir, kamusal alanlara yeni sınırlar koyabilir. Nitekim Yargıtay’da hakim tarafından başörtülü olduğu için bir sanığın mahkeme salonundan çıkartılması buna bir örnek oldu.
Hizmet veren konumda kadını başını örtme hakkından alıkoymanın gerekçesi olarak “laiklik gereği devletin tarafsızlık ve eşitlik ilkesi”ne bağlılığı gösteriliyor. Bu argümanlar bütünü yeni gündeme girdi. Daha önceleri “modernlik-karşıtı veya siyasal simge” diye başörtüsüne yasak getirilmek isteniyordu. Şimdi “kamusal alan” diye bir kavram öne çıkarıldı. Bu kavram da diğerleri gibi Batı’dan salt ithal veya bir iktibas özelliğini taşımaktadır. Nitekim hatırlanacağı üzere, başörtüsü sorunu ilk ortaya çıktığında o zaman Fransa’da Milli Eğitim Bakanlığı yapan François Bayrou, bugünkü çerçeveyi çizmişti. Şöyle diyordu Bayrou: “Hıristiyanlar haçlarını, Yahudiler kippalarını, Müslümanlar başörtülerini özel hayatlarında takabilirler, ama kamusal alana girdiklerinde bunları kullanamazlar; çünkü kamusal alan nötrdür”. Bakan Bayrou, “nötr” olarak tanımladığı “kamusal alanı cumhuriyetin değerlerine göre devletin düzenleyebileceği”ni söylüyordu. Bizde de Cumhurbaşkanı Sayın Sezer, büyük bir ihtimalle Bayrou’nun bu temel yaklaşımını esas almış görünmektedir. Bugün başörtüsü tartışmasının gündemin ilk sırasını işgal ettiği Fransa’da hâlâ temel gerekçe Bayrou’nun söylediklerinden ibarettir.
Ancak hemen hatırlatmak gerekir ki, Türkiye’deki tartışma ve uygulamadan farklı olarak Fransa’da üniversite ve özel okullarda başörtüsü yasağı bulunmuyor, söz konusu yasak ilkokullar, orta ve lise ile devlete ait okullarda uygulanacaktır. Eğer Katolikler gibi (Fransa’da okula giden 13 milyon öğrenciden 2 milyonu bu okullarda okumaktadır) Müslümanların da özel okulları olsaydı herhalde bu okullara mahsus olmak üzere başörtüsü sorunu yaşanmayacaktı. Türkiye’de değil devlet okullarında, özel okullarda, dershanelerde ve özel kurslarda bile başörtüsü yasağı hükmünü sürdürmektedir.
Bir başka husus, Fransa “şimdilik” üniversitelere karışmıyor. Çünkü Fransa’da liseyi bitirip üniversiteye giden bir insan, artık “öğrenci” olmaktan çıkmış “etüdyen” konumuna yükselmiştir.
Fransa’da devlet hem cumhuriyetin misyonunu yüklenmesi dolayısıyla kendi okulunda kural koyabiliyor; hem de bir başka temel teze dayanarak, akil ve baliğ olmayan -18 yaşından küçük- çocukların vesayet ve hatta velayet haklarının ailelerden önce devlete ait olduğunu düşünüyor. Fakat üniversiteye giden bir insan artık akil-baliğ olup kendisi hakkında karar verebilecek durumdadır. Bu insanın ne devlete ne ebeveynin vesayetine ihtiyacı vardır. Türkiye’de ise, üniversiteye gidenler sürgit “öğrenci” hükmünde olup devletin koyduğu kurallara göre hayatlarını düzenlemek durumundadırlar. Hem üniversitenin devletin düzenleme alanı içine girdiğinden, hem liseyi bitirip 18 yaşını da aşmış bir insan hâlâ “öğrenci” kabul edildiğinden yasaklara tabi tutulmaktadır. Çarşambaya devam edeceğiz.
Belki en mühim meselemiz şahsiyet buhranı; “ne zaman yoktu ki?” diyeceksiniz; her zaman vardı ve olacaktır lâkin bugün öyle bir demdeyiz ki, buhranın varlığını fark etmek bile bir farklılık alâmeti olmuştur. Varlığı fark edilmeyen hastalık, aslında yoktur; teşhis edilemeyen hastalığın ise tedavisi olmaz. Şimdiki zamanı, diğerlerinden ayıran fark burada.
Şahsiyet, kişinin Rabbiyle, inancıyla (veya inançsızlığıyla), etrafındakilerle, tabiatla, kendisiyle ve hakikatle barışıklığı. Evvela bu gibi şeylerin varlığını fark etmek, ardından o şeylerle kurulması gereken ilginin niteliği hakkında fikir ve kanaat sahibi olmak ve nihai safhada kişinin bu gibi kanaatlere dair sebâtının olması. Şahsiyetin belkemiği böyle teşekkül eder. Şahsiyet sahibi birisi, bir başkasına mümkün olan en az miktarda zarar verir çünkü o kendi hakikatiyle barışık olduğu için olduğundan farklı görünmek zilletine tenezzül etmez. Böyle birini sevmeyebilir, dostluğundan hazetmeyebilirsiniz ama bir şey vardır ki o, sizi ona karşı saygı duymaya mecbur eder. Tornadan çıkmış gibi tek tip değildir o; meşrebi, içtihadı, şahsi özellikleri farklı da olsa, kendi hakikatinin farkında ve onunla barışık yaşayan birisidir o, “fert”tir. Ona güvenebilirsiniz; onun dostluğu da düşmanlığı da muhatabında saygı uyandırır.
Bu satırları, okuyucularıma ahlakî nasihatlerde bulunmak için tekrarlamıyorum; ahlâktan, şahsiyetten, faziletten çokça bahsedenlerin sevimsiz bir “yansıtma” hâleti içinde bulunduğuna inananlardanım. Kendimce vurgulamak istediğim şey, bizi kuşatan bunalımların kimliği, adı ve niteliği hakkında teşhis sıkıntısına düşmekliğimiz. Nezleyi tüberkülozdan ayırt edemediğiniz zaman “hastalık” kavramı üzerinde fikir geliştiremeyiz. Şahsiyet zaaflarının tabii karşılandığı, yaygınlaştığı, hatta bu yüzden meşrulaştırıldığı bir iklimde, şahsiyet düşkünlüğünden doğan buhranlara farklı isimler koyarak onları kendi tabiatından uzaklaştırmak derde devâ değildir; derdi katmerleştirmektir.
Resmi eğitim süreçleri esnasında genç nesillere telkin ettiğimiz şahsiyet modeli nedir; onları, kendilerini “hakikaten” inşâ etmek konusunda hangi sağlam araçlarıyla, düsturlarla ve ilk yardım çantalarıyla teçhiz edebiliyoruz? “Bu gibi şeyler ailede öğretilir, okulda değil” diyebilirsiniz; ne ailesi? Türk ailesi denilen mefhum, televizyonun zebûnu olmuş; oradaki değerler her neyse, ortalama Türk ailesinde yüceltilen ve ittibâ olunan değerler de onlar. Bugün Türk toplumunun muallimi, medya dediğimiz şekilsiz ve merkezsiz gürûhtur. Resullerin yerini medya patronları, filozofların yerini prodüktörler, âriflerin yerini metin yazarları kaptı. Misâl: “imaj” medya dünyasının her şeyidir, aynı şey doğulusuyla batılısıyla bütün ahlâki doktrinlerde, dinlerde, hatta ideolojilerde bile kerih ve aşağılık bir değer olarak nitelenir, ayaklar altına alınır. Kendisini inşâ etmek samimiyetini taşıyan bir gencin tutunabileceği kim var, hangi değer, hangi şahsiyet: Üç ayda bir metamorfoza uğramaktan kendi yüzünü unutmuş pop yıldızları, kendilerine bile hayrı dokunmayan güzellik uzmanları ve diyetisyenler, karşılaştığı her vak’aya, “evvela çocukluğunuza inelim; baban anneni döver miydi?” şablonuyla yaklaşan “rûhiyatçılar”dan başka?
“İmaj”, sahteciliğin çağdaş karşılığı, muazzam katmadeğer üreten bir endüstri; her türlü yalanı ve hakikatten inhirafı hoş ve mâsum gösteren bir asrî din. Gün boyunca karşılaştığımız yüzlerden kaçı, aslına sâdık? Bir yaşa gelip de kendisi gibi olmak isteyen birinin tutunabileceği kaç sahici tutamak kalmıştır? Kelli-felli ilahiyatçıların bile “imaj” dünyasının parıltılarına kapılarak pervâne gibi üstüne atladıkları bir cıvıklığa bulanmışız.
Kendi suratıyla ölenlerin bile talihli sayılması gereken bir devir bu.
29.12.2003
ABDULLAH AYMAZ
Yarınlar bizim
Eğitim gönüllüleri bu ak hizmete rüyalarıyla kanatlanmaya başlamışlardı. Bir öğretmen diyor ki: “On sene önce Trabzon’da üniversitede okurken bir rüya görmüştüm: Ağabeyimle Erzurum’da bulunuyorduk; ama câmi girişinde kale gibi muazzam yapılar vardı. Ama burası Erzurum’da olamaz, diye konuşuyorduk.
Bu rüyadan bir yıl sonra Erzurum’a öğretmen olarak gittim. Oradan da iki sene sonra Kırgızistan’a gittim. Rüyamda gördüğüm câminin girişlerinin Kırgızistan’da olduğunu hayretle gördüm. Ama yanımda ağabeyim yoktu. Daha sonra ağabeyimin de öğretmen olarak Özbekistan’a gelmesiyle, beraberce Özbekistan’daki aynı şekilde inşa edilmiş binayı beraber gezip görmemizle rüyam aynen çıkmış oldu.”
Sezgin Yıldız öğretmen de bir Kırgızistan hatırasını şöyle anlatıyor:
“Bir gün Oş şehrinde, bir arkadaşımız pazarda gezerken, iki kişinin tasallutuna uğruyor. Arkadaşı sıkıştırıyorlar. Çok zor durumda kaldığı bir anda Kırgız bir delikanlı olaya müdâhale ediyor. Her şeyi göze alan bu genç az bir hasarla tehlikeyi bertaraf ediyor. Daha sonra arkadaşımız gence yaklaşıp, kim olduğunu soruyor. O da ‘Türk lisesinde okuyordum; ama bazı problemlerden dolayı atıldım. Ama benim hiç unutamayacağım bir hatıram var. Bir gün hasta olmuştum, okulun üçüncü katındaki yatakhanede yatıyordum. Henüz on iki yaşlarındaydım. Canım çok sıkılıyordu. Konuşacak birilerini ararken, odaya elinde bir bardak süt ile biri girdi ve sütü bana uzattı. Birden şaşırdım... Annem gözlerimin önüne geldi. Bunu bana ancak o yapabilirdi... İşte o zor günümde bana yardımcı olan sizdiniz. O yüzden sizin gibi birisine dokunmalarına izin veremezdim.’ dedi.
Okuldan atılmış olsa dahi gördüğü insanlık onda büyük bir vefa duygusu geliştirmişti...
Sizlere Stuttgart İş hayatı Dayanışma Derneği’nin 16 Kasım 2003 Pazar günü verdiği iftar yemeğinde programın şeref misafiri olan değerli işadamlarımızdan armatör İhsan Kalkavan’ın konuşmasını takdim etmek istiyorum: “Ben ortaokuldan sonra Tarsus Amerikan Koleji’ne giremediğim için annemin ağladığını hatırlarım. Şimdi dünyada bu seviyenin üstünde birçok Türk okulu var. Hepsi Türk bayrağını dalgalandırıyor. Dilimiz ve kültürümüzün tanınması ve yayılması açısından bu okullar çok mühim. Barış Manço’nun vefatından evvel, Kırgızistan’da bir programda beraberdik. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de vardı. Onlar bir gün önce gidecekler, ben bir gün sonra döneceğim. Beni bir Türk kolejine davet ettiler. Barış Manço da eşyalarını hazırlıyor, havaalanına gidecek. Biliyorum bu kolejleri çok seviyor. “Gel beraber gidelim.” dedim. “Uçağı kaçırırım.” dedi. “Yetiştiririm.” dedim. Onun geleceğinden kimsenin haberi yok. Herkes beni bekliyor. Okul idarecileri ve öğrenciler için müthiş bir sürpriz oldu. Fakat benim ve Barış Manço için daha büyük sürpriz, çocukların onu görünce hep bir ağızdan güzel bir Türkçe ile onun şarkılarını toptan söylemeleri oldu. Baktım Barış Manço ağlıyor. “Olamaz... Bu kadar güzel nasıl söyleyebiliyorlar!..” diyor. Bir coştu, bir coştu... Bu sefer ben “Uçak kaçacak.” diyorum. O ise “Kaçarsa kaçsın.” diyor. Arkadaşlar uçağı beklettiler de öyle yetiştirdik. Tabii bekleyenler arasında Cumhurbaşkanı Demirel de var... Size bir örnek daha vereyim. İşte böyle bir toplantıda meşhur ses sanatkârımız Ali Rıza Binboğa bu okullar hakkında şu değerlendirmeyi yaptı: “70 sente muhtaç olduğumuz günlerde bizden devletimiz adına bir heyet kalkıp Dünya Bankası’na gidiyorlar. Uzun uğraşmalardan sonra randevu alıp içeri giriyorlar. Bir de bakıyorlar kredilerin başında Dawar isminde bir Hintli var. Adamın huzuruna çıkıyorlar. Onun İngilizce sorularına cevap verirken bir ara kendi aralarında Türkçe “Şimdi bu herifin bir de Dawarlığı tutarsa, elimiz boş olarak geriye nasıl döneriz?” diye konuşuyorlar. Fakat birden İngilizceyi bir tarafa bırakan Dawar bizimkilere Türkçe diyor ki: “Hiç telaş etmeyin bu Dawar sizlere öyle bir davarlık yapmayacak. İstediğiniz krediyi size bulacağım. Çünkü ben tahsilimin mühim bir bölümünü Türkiye’de yaptım.” Demek ki, dil, kültür yakınlığı ve eğitim, çok mühim. İşte dünyanın her tarafındaki bu Türk okulları bu güzel yatırımı yapıyorlar. Ben bir zamanlar “Yarınlar Bizim” diye şarkılar söylüyordum. Ama sağolsunlar birileri de bizim yarınlarımızı hazırlıyorlarmış!”
TSYD'nin Antalya seminerlerindeki "ağır" konuklarımızdan biri de Şenol Güneş'ti. Milli Takımın başında "gereksiz bir uzatma" oynadığının bilincinde olan hocamız, açıklamalarıyla bu görevde kalma zorunluğuna bizi değil de kendisini inandırmaya çalışır gibiydi.
Kişi olarak Şenol Güneş'i severim. Kendisi de kabul ederse, dostluğundan övünç duyarım. Ayrıca, milli takımın ya da kulüp takımlarının başına şu gelsin bu gitsin gibi yazılar yazıp görüşler belirtmek tarzım değildir.
Ancak Güneş'in saniye bile geçirmeden görevden ayrılma zorunluğunu göstermek istemeyişine çok şaşıyor ve inciniyorum.
Seminerde de bu işin en can alıcı boyutu kendisine hatırlatıldı. Ondan sonra göreve gelecek kişinin daralan süre nedeniyle çekebileceği sıkıntı anlatıldı. Çünkü nöbet değişiminin haziranda yapılması halinde, eylülde 2006 elemelerine başlamak zorunda kalacak teknik direktörün yaşayabileceği sorunlar gün gibi ortada. Kaldı ki bu işin ekip oluşturma, fikstür çalışmaları, hazırlık kampları ve öteki pek çok düzenlemesi var. Bunlar için yeterli zaman bulamayan yeni hoca, 2006'ya katılamamak gibi bir felaket karşısında, suçlanacak kişiyi göstermekten kaçınmayacaktır.
Felaket diyorum, çünkü Almanya'da yapılacak Dünya Kupası neredeyse Türkiye ile ortak düzenleme anlamına gelebilecek bir turnuva olacaktır. Her maçımızı tıklım tıklım dolu tribünlerdeki kendi seyircimiz önünde oynayabileceğiz. Böylece, 2002'deki başarıyı tekrarlama konusunda çok önemli bir şans yakalamış olacağız. Türkiye'yi böyle bir büyük avantajdan yoksun bırakmanın vebali çok yıkıcı olur.
Güneş şu ana kadar neyi yapmak isteyip de yapamamıştır? O, milli takımın başında en çok kalan ve en büyük başarıları kazanan kişidir. Bunu tarih yazmıştır ve kimsenin değiştirmesi mümkün değildir.
Sözleşmeler ille de yazılı oldukları tarihlerde değil, bazı önemli dönemeçlerde de bitebilir. Güneş'in bundan dolayı yüksünmesini gerektirecek bir şey yoktur. Efendim, yönetimle görüş alışverişinde bulunmadan istifa etmenin şık olmayacağı yolundaki imalar, ayrıca Güneş'in gidip başkasının gelmesiyle takımın daha başarılı olacağı garantisinin bulunmadığı yolundaki dolaşık bir takım sözler, gereksizdir, anlamsızdır çırpınışlardır. Ayrıca, ona dönük bazı suçlamaları haklı çıkarmaktan başka bir işe de yaramayacaktır.
Türkçe'de biten cümlenin sonuna nokta konulur. Kimi durumlarda onu virgüller, bağlaçlar ve noktalı virgüllerle uzatabilirsiniz. Fakat o zaman ne dediğinizi anlamak güçleşir ve anlatımınız da sıkıcı, hatta boğucu bir hal alır.
Üstelik, milli takım teknik direktörlüğü, elbette ki büyük onuru dışında, o kadar önemsenecek bir görev de değildir. Nitekim, yarışmacı ruh taşıyan, mesleğini daha aktif biçimde yapmak isteyen hocalar, en çok 3-4 yıllık bir dönem sonunda hemen bu işi bırakmaktadır. Ayrıca, ileriki dönemlerde yeniden bu göreve dönme yolu kimseye kapalı değildir. Bunun en çarpıcı örneğini de Coşkun Özarı oluşturmaktadır. Özarı 4 kez "gitmeyi bildiği için", tam 5 kez milli takımın başına getirilmiştir.
Güneş'in görev süresi boyunca hiç tanık olmadığımız, bir takım istatistiği verilerle dönemindeki başarıyı ortaya koymaya çalışması, İngiltere maçındaki verilen bizi üstün gösterdiği halde, istediğimiz sonucu elde edemeyişimiz, Letonya karşısındaki yaşadığımız talihsizlikler gibi hüzün verici çırpınışlardır. Bunların tümü doğru olabilir. Hatta Güneş başarı için daha fazlasını da yapmıştır. Ancak bugün gelinin noktada o artık tıkanmıştır. Yeni bir atılımla milli takımı bir yerlere götürebilmesi konusunda ona inanan tek futbol adamı bile yoktur! Hatta federasyon bile arkasında değildir. Ulusoy'un "Kendisi ayrılırsa onu bilemeyiz" mealindeki sözlerinin anlamı açıktır.
Sevgili Güneş, biz seni seviyoruz ve başarılarının da tarihe altın harflerle yazılacağını biliyoruz. Merak etme, kimse yazmazsa biz yazarız. Ancak bu noktada lütfen kendini daha fazla tüketme.
Saddam yakalandı; ama, Irak’ta sular durulmuyor. Eski Irak liderinin yakalanmasından beri şiddet hareketlerinde düşüş gözlenmedi. Amerikan güçleri Saddam’ın oğullarını öldürdükleri zaman da aynısı olmuş; gerilla faaliyetlerinin hem kapsamı artmış hem de yapılan eylemler daha organize hale gelmişti.
Zaten Saddam Hüseyin’in yakalandığı koşullar dikkate alındığında, kendisinin Irak’ta cereyan eden gerilla faaliyetiyle doğrudan alakalı olabileceğini düşünmek zordu. Perişan şartlarda ve toplumun genelinden kopuk olarak yaşayan birinin bu kadar kapsamlı bir gerilla faaliyetini organize edebildiğini; emirler verdiğini ve gerillalarıyla sürekli irtibatta bulunduğunu düşünmek imkansızdı. Yakalanmasından bu yana gerilla faaliyetlerinin aynen devam etmesi de bunu gösteriyor.
Saddam’ın yakalanmasıyla gerilla faaliyetinin azalması arasında bir bağlantı olmamakla birlikte, devrik Irak liderinin yakalanmasıyla gerilla örgütlenmesinin kapsamının artması arasında zamanla bir bağlantı oluşabilir. Şöyle ki, Saddam’dan haz etmeyen; ancak Amerika’nın işgalini de tasvip etmeyen pek çok grup var. Başta Şiiler olmak üzere toplumun pek çok kesimi aşağı yukarı böyle.
Saddam’ın geri dönmesini istemeyen bu gruplar, Amerika’nın işgaline de karşılar. Ama bugüne kadar Amerika’ya karşı silaha sarılmadılar. Bunlardan Şiiler, Amerika’ya geri çekilmesi ve/veya yönetimi Iraklılara bırakması için mühletler vermiş durumda. Gerilla faaliyetine katılmamalarının en önemli sebebi ise bu organizasyonu kimin yönettiği konusundaki kuşkulardı.
Şiiler ile Sünniler arasında son yıllarda ciddi bir yakınlaşmanın oluştuğu gözleniyor. Bu yakınlaşmanın Araplık ve Müslümanlık temelleri üzerinde inşa edilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Kuveyt savaşını kaybeden Saddam yönetiminin on iki yıl boyunca bu faaliyetlere destek verdiği de biliniyor. Özellikle Muvahhidin hareketi adıyla bilinen bu tür faaliyetler sonucunda Iraklı Şiiler ile Sünnilerin belirli oranlarda bir araya gelebildikleri bir gerçek.
Bu yakınlaşmanın en belirgin ve en somut şekli ise camilerin birleştirilerek, başta cuma namazları olmak üzere ibadetin birlikte yapılması konusunda, savaş sırasında iki toplum liderlerinin aldıkları ve uyguladıkları kararlar oldu. Kısacası Şiilerin bir anda Amerika’nın yanına geçerek işgale destek olacağı ve hatta zamanla Sünnilere karşı silaha sarılabileceği yönündeki Batılı beklentiler çıkmadı. Çünkü tam tersine, başlangıçtan itibaren Şiiler üç ayrı grup olarak ısrarla Amerika’nın Irak’ı işgal etmesine ve Irak’ta kalmasına siyaseten karşı çıktılar.
Zaten Şiilerin karşı çıkacağının anlaşılması, bu ülkede Amerikan siyasetinin tutmayacağının da ifadesi oldu. Geçen yaz aylarında ve özellikle ağustos ayında BM binasının vurulmasının ardından Şii lider El-Hekim’in öldürülmesine kadar uzayan bir dizi karanlık operasyonun arkasından bile Şiiler ile Sünni toplumunun arasının açılmaması enteresandı. Sanki Şiiler, kendi liderleri El-Hekim’i Kerbela’daki Hazreti Ali Camii’nde öldüren bombayı Sünni üçgeni diye bilinen Orta Irak bölgesinde gerilla faaliyeti sürdüren grupların yaptığına inanmamıştı. Ve Sünni toplumuna karşı bırakın silah kullanmayı, siyaseten mesafe koyacak bir tavır bile almamışlardı.
Sünnilere karşı tahrik olmayan Şiilerin kafasında gene de Sünni üçgeninde cereyan eden hadiseleri Saddam Hüseyin’e bağlı grupların düzenleyip düzenlemediğine dair ciddi kuşkular olmalıydı. Eğer bu gruplar başarılı olur ve Amerikan güçleri geri çekilmeye zorlanırsa, o zaman söz konusu gerilla grupları Irak’ta Saddam rejimini geri getirmeye kalkışırlar mıydı? Veya yeni bir Saddam ortaya çıkarırlar mıydı? Saddam’ın yakalanması ve bu gerilla faaliyetiyle alakasının olmadığının anlaşılması Şii-Sünni birlikteliğinin perçinlenmesine sebep olursa, o zaman bu iş Amerika’nın içinden çıkamayacağı bir hal alabilir ve kuzeyde Kürt devleti kurmak da oldukça zorlaşır. Bekleyip göreceğiz.
Görmemek için kör olmak lazım. ‘Stratejik ortağımız’ Amerika ile en hayati dış politika konularımızdan olan Kıbrıs ve Irak’ta genelde aynı telden çalmıyoruz. Ya da Amerikalıların yaygın tabiriyle ‘We are not on the same page’ (Aynı sayfada değiliz).
Türk-Amerikan heyetleri arasındaki okyanusötesi gelgitler, coğrafi gelgitlere benziyor. Görüşmelerle kabaran ‘stratejik ortaklık’ dalgasından sonra genelde herkes aynen gelgit suları gibi orijinal konumuna geri çekiliyor.
Kıbrıs’ta Annan Planı’ndan başka alternatif tanımayan bir ABD var karşımızda. Biz ise şimdiye kadar Annan Planı’na hep kuşkuyla yaklaştık. Amerikalılar Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ye gireceği Mayıs 2004’e kadar çözüm müzakereleri başlamaksızın geçen her dakikayı israf sayıyorlar. Ankara’da devletin bir cenahı ise hâlâ saate bakmayınca yelkovanın duracağını sanıyor. Diplomatik zamanın ruhunu kavrayamıyor. Hükümet desen, bir şeyler yapmak istiyor; ama o da zaman tünelinde bir oraya bir buraya savrulup duruyor.
Irak konusunda ise Washington’da Ankara’nın korktuğu federasyon senaryoları ön planda. Irak’ın gevşek bir federasyon olması ve Kürtlere bu yeni devlette Amerikan çıkarlarının en büyük bekçisi olarak siyasi ve ekonomik imtiyazlar verilmesi hususunda Washington’da giderek pekişen bir anlayış var.
Kuzey Iraklı Kürtler savaş sürecinde atı aldı, Kerkük’ü geçti, Bağdat’a dayandı. Bugün Irak’ta ABD’nin en gözde müttefiki Kürtler. Yiğidi öldür, hakkını yeme; adamlar bu işi çok iyi becerdi. Plan yapıyor, gündemi belirliyor, yeri geldiğinde, Ankara şöyle dursun, Washington’u bile hizaya getirmesini biliyorlar. Son olarak Barzani ve Talabani ortak hareket ederek Bremer’in isteksizliğine rağmen kuzeyde şimdiden bir federatif bölge kurma ve Kerkük’ü de dahil etme fikrini açıkladılar. Şimdi hepimize onu tartıştırıyorlar. İki ileri, bir geri hamlelerle sürekli mevzi kazanıyorlar. Ya Ankara? Hâlâ güreşe doymayan yenik bir pehlivan gibi federasyon karşıtı beyanlar veriyor.
Dış politika bu kadar alınganlığı, tepkiselliği ve mükemmeliyetçiliği kaldırmaz. Bize biraz pragmatizm, rasyonalizm ve realizm lazım. Rahmetli Özal tipi. Bağıra bağıra geliyorum diyen Irak savaşının çıkmayacağına inanan, Amerika’nın Türkiye’siz Irak’ta bir şey yapamayacağını düşünenlerin optik zafiyetleri sürüyor. Bu yüzden Kıbrıs ve kısmen Irak politikamızda dünyada yalnızları oynuyoruz.
Eskiden olsa, Amerika en azından İncirlik’in yüzü suyu hürmetine belki nazımızı çekerdi. Ama öküz öldü, ortaklık bozuldu. Adam Irak’a incir ormanı dikiyor, ne yapsın artık senin İncirlik’ini? Türkiye’yi silip attılar demiyorum. Siyasi ve ekonomik olarak başlarına bela olmamamız, stratejik açıdan Amerikan cenahında kalmamız onlar için çok önemli. Ama askeri hizmetlerimize eskisi kadar muhtaç olmadıkları aşikar. Polonya, Bulgaristan gibi yeni hazır kıtaları var.
Bugün Türkiye’nin Irak’ta elinde neredeyse hiç inisiyatif yok. Mart tezkeresini geçirmeyerek sadece Irak politikamıza değil milli davamız Kıbrıs’a da balta vurduk. Artık sadece AB değil, ABD de Kıbrıs’ta tam gaz üzerimize gelebiliyor.
Çözüm? Ankara’nın mevcut tutumunu değiştirmesi. Hem Kıbrıs hem Irak’ta ‘takoz koyucu’ ülke görünmekten çıkıp, ‘çözüm üreten’ haline gelmesi. Tepkisel değil, pro-aktif davranması. İyi niyetli, yapıcı izlenimi uyandırması. Hayır deyip duracağına, planlar hazırlaması ve orijinal tekliflerle ortaya çıkması. Yani gündemi sadece izlemeye değil, belirlemeye çalışması.
Kıbrıs için bu tür hazırlıklar olduğunu duyuyoruz. İnşallah dağ fare doğurmaz. Amerika, AB ve Rum tarafının her arzusunu yerine getirelim demiyoruz. Fakat karşı taraf da taviz verirse, makul tavizler vermeye hazır olduğumuzu kuvvetle ihsas etmeliyiz.
Irak’a gelince, artık klişeleşmiş ‘federasyona karşıyız’ açıklamaları yersiz. Çünkü gidişat o yönde. Haddizatında Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması için en uygun formülün de bu olduğu söyleniyor. Türkiye olarak, eğer Irak halkının tercihi buysa, federasyona karşı olmadığımızı resmen ilan etmeliyiz. Gayrıresmi olarak da ortaya bazı orijinal fikirler atıp tartışılmasını sağlamalıyız. Mesela ‘Etnik federasyona sıcak bakabiliriz, ama Kerkük Kürt bölgesinde olmasın’ gibi. Belki ancak bu tür çarpıcı hamlelerle, sağdan yanaşarak, Irak’taki gelişmeleri Türkiye’nin çıkarlarını da koruyacak şekilde biraz yönlendirebiliriz.
Türkiye’nin Kıbrıs ve Irak’ta meydana yeni fikirlerle ve gerçekçi söylemlerle çıkması Ankara’yı da, Washington’u da, Brüksel’i de rahatlatır. Mevlana’nın dediği gibi, ‘Dünle beraber gitti, ne kadar söz varsa düne ait cancağızım. Bugün artık yeni şeyler söylemek lazım’.
Gazeteciliğin en ‘lâ-dinî’ alanı uluslararası politika olarak görülür. Dış haberler sayfalarında boy gösteren dinî içerikli yazılar, gazetenin genel yayın politikası buna müsait olsa dahi, garip karşılanır biraz. Oysa biz -ben demek istemedim- hadiselerin arkaplanında Cenab-ı Allah’ın kudret elini görmek konusunda kıskancız. İnsan, tabiat kanunlarının hüküm sürdüğü sebepler uzayına başıboş bir vaziyette salıverilmiş değildir. Allah’ın ipine sarılsın veya sarılmasın herkes, Allah’ın kudret eliyle sarmalanmıştır. Ne Bush kaçabilir bundan ne de Saddam! Ne İran depremi Allah’ın irade ve idaresinin dışında gerçekleşir ne de Türkiye’nin AB süreci! Bunun böyle olması ne kadar güzelse, böylece bilinmesi ve kabul edilmesi de bir o kadar güzeldir.
Bu güzelliğin en güzel ifadesi, ‘Bizim sahibimiz var! Sizin sahibiniz yok!’ şeklinde Uhud günü dile getirilmiş aidiyet ilanıdır. Bugün Türk ve İslam dünyasını sarsan dahili, harici ve tabii afetlere karşı sığınılacak kale de, kapısında bu aidiyet ilanının asılı olduğu iman kalesidir.
Müslüman, hazır zamanı yorumlar ve anlamlandırırken ‘sebep herhalde sonuçtan önce gelir’ şeklindeki illiyet prensibiyle bağlı değildir. Müslüman’ın uluslararası politika anlayışı zamanüstüdür. Yaşanmakta olanların, yaşanmış olanların sonuçları olduğu sözü maslahaten kabul edilebilir bir sözdür. Hakikatte yaşanmakta olanlar, yaşanacak olanların neticesidir. Başkaların sonuç dediği gelecek projeksiyonları, Müslüman’ın dış politika anlayışında sebeplerin veya ara sebeplerin ta kendileridir. Herkesin bir planı var. Allah’ın da bir planı var. Müslüman, olguları ‘ne oldu da böyle oldu’ diye maslahaten sorgular. Hakikatte ise derdi, ‘ne olacak ki Allah böyle oldurdu’ sorusunun cevabını bulmaktır.
Müslüman uluslararası politikaya derûnî bir nazarla bakar. Bu nazar, görülen sebeplerin arka planını görür. Ancak bu arka plan bazılarının sandığı gibi Yahudi lobilerinin, Güney Baptistlerinin Mesihçi ideolojilerinin, ulusalcı komploların, petrol mafyasının, Euro politikasının, El-Kaide terörünün arkaplanı değildir. Bu arkaplan Allah’ın arka planıdır. Diğerleri ancak ara-planlar olabilirler. Tabii ki Allah’ın makro-planını nasıl hayata koyduğunun görülmesi açısından bu ara-planları da görmek ve anlamak gerekir. Ancak belirleyicilikleri, sadece ‘ara-plan’ isminin kaldırabileceği kadardır.
Saddam niye yakalandı? Generalleri sattılar! 25 milyon dolar alan biri gammazlamış! Ne zamana kadar kaçabilirdi ki! Adamlar uydularla Iraklıları yatak odalarına kadar izliyorlar! Geçmişe bakan bir dizi açıklama... Müslüman’ın dünyasında bu cevaplar ‘neden’ sorusunun değil, ‘nasıl’ sorusunun cevaplarıdır.
Saddam niye yakalandı? Çünkü Allah öyle irade etti. Peki niye öyle irade etti? Çünkü Allah’ın bir planı var. Dünya, bu plan çerçevesinde bir yerlere doğru yönlendiriliyor. Bu planın nihai sahnesinde zalimlere yer yok! Bu planın nihai sahnesinde halklarını ezip, haklarını gasp eden lider ve rejimlere yer yok! Orada İslam adına terör yapanlara da yer yok! Orada İslam topraklarındaki işgalcilere de yer yok! Orada Müslümanlara dayatılmış fakirliğe, geri kalmışlığa, asrından kopmuşluğa da yer yok! Saddam bunun için yakalandı. Biz AB kapısında bu sebeple dirsek çürütüyoruz. Ben bu yazıyı bu sebeple yazıyorum. Siz bu yazıyı bu sebeple okuyorsunuz. Çünkü Allah’ın bir planı var.
Artık çok emin değilim. 15 gün önceki Avrupa Birliği (AB) Brüksel Zirvesi’ne kadar çoğu kişi gibi ben de AB açısından 2004’ün Türkiye yılı olacağını düşünüyordum. Ancak Zirve, Valery Giscard D’Estaing’in deyimiyle Avrupa’nın 50 yıllık geleceğini şekillendirecek anayasa taslağı üzerinde anlaşamadı. Anayasayı hazırlayan heyetin başkanı D’Estaing’in Amerika’nın kurucularına özenip istediği “AB Anayasası’nın babası” unvanıyla tarihe önemli bir dipnot olarak demir atma ihtirası da şimdilik tehlikeye girdi.
Konumuz anayasanın reddi ile gem vurulan D’Estaing’in ihtirasları değil. Mesele, anayasa hezimetinin Türkiye tartışmalarını ciddi şekilde gölgeleyecek/etkileyecek olması. Anayasanın öngördüğü kurumsal reform tartışmalarına dalan Brüksel, Ankara’yı ya ihmal edecek ya da bazı üyeler daha olumsuz bir tavır içine girebilecekler. 1 Ocak-31 Haziran 2004 tarihleri arasında AB’nin dümenine geçecek İrlanda, ihtilafı çözmeye pek teşne görünmüyor. Anayasa tartışmalarının, Ankara’ya nihai cevap verecek olan Hollanda dönem başkanlığına, hatta ondan sonraki Lüksemburg’a kalabileceği yorumları yapılıyor.
İrlanda, marttaki ara AB Zirvesi’ne bir anayasa uzlaşı formülü sunacak. Türkiye için en iyi sonuç, bu formülün 25 üye için kabule şayan olması ve anayasanın aradan çıkması. Reddedilmesi durumunda -ki bu, daha güçlü bir ihtimal olarak beliriyor- İspanya ile birlikte Brüksel Zirvesi’nin dağılmasının asıl suçlusu olarak görülen ve kulübe üye olacak 10 ülkenin en büyüğü olan Polonya, 1 Mayıs’tan itibaren hem Komisyon hem de Konsey’deki koltuğuna yerleşecek. O zaman anayasa tartışmalarının daha da alevlenmesi mukadder.
Polonya tartışmasının Ankara’yı derinden etkileyebilecek ikinci bir sonucu da, Polonya ile başa çıkamayan Almanya-Fransa ikilisinin Türkiye’ye müzakere tarihi verme konusunda daha isteksiz hale gelmeleri ihtimalidir. Fransa’nın şimdiye kadar rengini belli etmediği gibi hemen hemen bütün siyasi partilerin Aralık 2004’te Ankara’ya tarih verilmesi konusunda son derece isteksiz olması Ankara’yı ciddi şekilde düşündürmelidir.
Ankara için en iyi senaryo, martta İspanya’da yapılacak seçimlerin ardından Madrid’in anayasaya ilişkin tavrını yumuşatması ve Polonya’yı muhalefette yalnız bırakmasıdır. Böyle bir durumda İrlanda dönem başkanlığında anayasada bir uzlaşı sağlanabilir ve Türkiye bütün cesametiyle gündeme oturur. Anayasa tartışmasının uzaması her halükarda Ankara’nın aleyhine sonuç verecektir.
Bu, işin Avrupa sahnesi. Türkiye tarafında ise uygulamalar için çok vakit kalmadığını görmek gerekiyor. Verheugen’lu Komisyon’un 1 Kasım 2004’ten itibaren görevi bırakacağını düşünürsek, nihai kararın zemini olacak ilerleme raporunun yazımı bu sene daha erkene alınarak, galip ihtimalle ekim başında yayınlanacak. Unutmamak gerekir ki, yeni rapor 20 değil, aralarında Kıbrıs Rum idaresi komiserinin de bulunacağı 30 üyeli bir komisyon tarafından yazılacak. Kıbrıs meselesinin çözülmediği bir vasatta Rum komiserin Yunanlı meslektaşı ile olumsuz bir rapor çıkması için elinden geleni yapacağını söylemek kehanet sayılmamalı.
2004’te Türkiye’nin AB gündemine oturması önemli; ancak ne olursa olsun anayasa ihtilafının gölgesinde geçmeye aday görünen 2004’ü Türkiye’nin uygulama sorunlarının halline ayırması gerekiyor.
Sahip olduğu gazinoların çokluğu ile dünyanın ‘en’lerinden biri olmayı hak eden Moskova, yılbaşı öncesinde dans eden bir UFO aracına benziyor. Kitle iletişim araçlarının yanı sıra caddeleri dolduran bina büyüklüğündeki hareketli gazino reklamları, Ruslar tarafından ‘en iyi’ iki günden biri olan yılbaşına oldukça hareketli bir renklilik katıyor. Yılbaşı, Rusya halkı için doğum günü ile aynı derecede değerlendirilen büyük bir bayram.
Mutlu bir kutlamanın ‘sağlam ayaklı’ olması için aylar öncesinden para biriktirmeye başlanır. Evler, bir ay önceden temizlenir. Aralık ayının başında ezici çoğunlukla üçüncü kez seçilen Moskova Belediye Başkanı Yuri Lujkov, fakir taşranın yöneticilerini kıskandıracak biçimde kesenin ağzını açmış durumda şu sıralarda. Tutumlu komünistlerin tepkisini çeken liberal Lujkov’un en büyük silahı ise şehrin hiç kesilmeyen elektriği. Moskova’nın en ücra sokakları bile “kendisini defalarca gerdirmiş teyze sanatçılar” kadar güzel görünüyor uzaktan. Bir ay öncesindeki hazırlıklar kapsamında, Baş Noel Baba (Ded Maroz), önemli kentleri kapsayan bir yurtiçi seyahate çıkar. Noel Baba’lar, bir ay boyunca içindeki malzemesi hiç tükenmeyen sırtlarındaki torbalarıyla “serbest ekonominin kurallarını ihlal etmeden” hediyelendirme faaliyetlerini üstlenir. Gerçi zaman zaman aralarında toplu kavgalar da yaşanmaz değil. Vatandaşı umutlandırma, sevindirme uğruna buna da katlanırlar tabii ki!.. Noel Baba kadar meşhur diğer bir yılbaşı unsuru ise Yolka denilen yılbaşı çamları. Dünyanın en ‘cici’ çamlarına sahip Rusya’da, çam avcıları eskileri boyayarak yeniden piyasaya sürme vasıtasıyla çevrecilerin muhtemel hışmına karşı gardlarını almış oluyor. En güzel giysileriyle yılbaşını bekleyen Ruslar, eski yılı, gece yarısına 5 dakika kala içilen tek yudum votka ile uğurlar. Gizli dua ve dileklerden sonra içilen yeni yılı karşılama şampanyasına ise yudum sınırlaması getirilmemiş.
Batı ülkelerinin aksine hindi burada pek bilinmez. Kızartılmış tavuk daha revaçta. Oliviye salatası, havyar ve diğer yerel yiyecekler sofrayı süsler. İki yılı birbirinden ayıran saatlerde Rus ailesinin fertleri bir arada olur; akraba ziyaretleri daha çok ertesi güne bırakılır. Kızıl Meydan, Manejnaya ve Tverskaya gibi en merkezi alanlarda toplanan yüz binlerce insan, soğuk havaya aldırmadan yeni yılın atmosferini dışarıda karşılar. Kremlin saatlerinin gece yarısının tam ortasını işaret ettiği sırada dev ekranlarda ve devlet televizyonunda Başkan Vladimir Putin’in kutlama mesajı yayınlanır. Peşinden havai fişek gösterisi başlar. Çocuklar dışında tanyeri ağarıncaya kadar yatanlara pek iyi gözle bakılmaz... ‘Seküler’ açıdan böyle kutlanan Hz. İsa’nın doğum gününün dini boyutunda ise Katolikler, Moskova’daki Kastol Svetova Maria Kilisesi’nde 25 Aralık’ta dini kutlama gerçekleştirdi. 1930’larda yönetimin kendisine uygun bir Ortodoks Kilisesi oluşturma çabası ve diğer faktörlerin birleşmesiyle 7 Ocak tarihine aktarılan doğum gününde ise Kilise ve devlet erkânının görüntülü mesajları ön plana çıkar genelde.
2003 yılı başında tahmin edilen makro ekonomik göstergelerle, yılın sonunda gerçekleşen göstergeler gerçekten şaşırtıcı. Bu konuda birçok iktisatçı, akademisyen, baş ekonomist, piyasa uzmanı ve medyada ekonominin geleceğini yorumlayanlar, yıl sonu makro ekonomik gösterge tahminlerinde sınıfta kaldılar.
Bunlardan biri, size; ‘yıl sonunda dolar 1 milyon 400 bin lira seviyesinde olacak, enflasyon oranları yüzde 20’lerin altına inecek, Hazine’nin iç borçlanma faiz oranları yüzde 25’ler seviyesinde gerileyecek’ deseydi, birçoğunuz onun ekonomi bilgisinden ve aklından şüphe ederdiniz. Ayrıca, Merkez Bankası (MB) günlük dolar alış ihaleleriyle 6 ayda piyasadan 9 milyar 800 milyon dolar toplayacak şeklindeki tahminlerine de inanmazdınız.
“Türkiye’de ihracat seferberliği başlayacak, başta tekstil ve hazır giyim olmak üzere birçok mal ve hizmet dalında yapılan ihracatın yıl sonunda 48 milyar doları bulacağını, yüzde 6,5 oranındaki faiz dışı fazla hedefinin tutturulacağını tahmin ediyorum.” deseydi de inandırıcı olmazdı. Diğer ekonomik göstergelerin birçoğunda, yıl sonu geçekleşmeleri seviyesinde bir tablo gösterseydi, belki de ‘bu hangi ülkenin makro ekonomik verileri?’ diye sorardınız. Hükümet bile, 2003 yılı bütçesinde 3 milyar 750 milyon dolar olan yıl sonu carî açık hedefini revize ederek, 7 milyar 700 milyon dolara revzi etti. Ancak, ekim ayında gerçekleşen 10 aylık carî açık rakamı 4,1 milyar dolar oldu.
Merkez Bankası makro ekonomik göstergelerle ilgili yıl boyunca her ay iki kez beklenti anketi düzenledi. Birçok banka yöneticisinin ay ve yıl sonu dolar fiyatı, enflasyon yüzdesi, büyüme, bono faiz oranları ile ilgili tahminleri bu ankette yer aldı. Anketlerdeki tahminlerde her ay kademeli iyileşmeler gözlendi.
Peki, ne oldu da 25 yıl süren ve her ay karikatürü çizilen enflasyon canavarının direnci kırıldı? IMF yaptırımlarıyla gerçekleştirilen ekonomideki yapısal düzenlemeler, MB’nın kararlı para politikası ve tek parti hükümetinin rehavete düşmeden yaptığı uygulamalar, yıl ortasından itibaren kademeli olarak meyvesini vermeye başladı. Toplum ve piyasaların hükümetin ekonomi yönetimine güveni artmaya başladı. Halkın zorunlu ihtiyacı dışındaki harcamaları ertelemesiyle, emtia fiyatları yükselmemeye başladı. Ancak, iç pazarı durgunlaştırdı. Üreticiler, dış pazarlara yöneldiler. Küresel ekonominin getirdiği rekabet ortamında, üretilen malın pazarlanabilmesi için kârdan da fedakarlık etmek gerektiği düşüncesi yaygınlaştı. İhracatta döviz kurunun düşüklüğün dezavantajına da katlanıldı. Bütün bu olumsuz dış pazar koşullarına rağmen ihracatta Cumhuriyet tarihinin rekoru kırıldı.
Her ne kadar enflasyonun düştüğüne inanılmıyorsa da, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin ekonomik görünümünün iyileştiğini teyit etmeleri, ABD’den, AB’den verilen hibe krediler ve İMF’nin borç ödemede hükümete esneklik sağlaması Türkiye ekonomisinin dışarıdan daha iyi göründüğünün bir göstergesidir.
Hükümet ekonomide rehavete düşmez ve popülist politikalar uygulamalar yapmazsa, ekonomide 2003 yılında yakalanan iyileşme ivmesi 2004 yılında hız kazanacaktır. Ancak, ekonominin kırılma noktaları yok değil. Kıbrıs konusu, Kuzey Irak’taki azınlıkların devlet kurma çalışmaları, AB’den üyelik takvimi alma konularında karşılaşılacak olumsuzluklar ekonominin kırılma noktaları olacaktır. Ancak, yapısal değişimlerle sağlam temeller üzerine oturmuş ekonomide bu kırılma noktalarının fazla etkili olmayacağı düşüncesindeyim.
2004 yılının size, ülkemize ve tüm dünyaya barış ve huzur getirmesi dileklerimle yeni yılınız kutlu olsun.
Bizde önemli bilim adamı, sanatkar yetişmiyor değil; ama onların ilimleri, duygularıyla cemiyetimizi yoğuramadığımızdan bir türlü buhranlardan kurtulamıyoruz. Zihin seviyemizi yükseltemiyor, cemiyetimizi diriltici heyecana kavuşturamıyoruz.
Sorumluluğunun şuurunda olan bütün aydınlarımızın düşünce ve duygularını halkımıza taşıması gereken son yüzyıldaki birkaç insanımızdan birisi kesinlikle Mehmed Akif’tir. Ölüm yıldönümünü idrak ettiğimiz şu günlerde okullarda üç beş şiirini okumak onu anmak için yeterli değildir. Şahsiyetini tanımak, ızdıraplarını, fikirlerinin kaynaklarını, sebeplerini bilmek gerekir. Babası Rumelili, annesi Buharalı, doğum yeri Fatih, doğum yılı cemiyetimizin buhranlı dönemine rastladığından Sezai Karakoç ağabeyimiz sanatkar ve düşünce adamı olmanın kazandırdığı hasletle onu şöyle anlatıyor; “…Doğu İslamlığının, Batı İslamlığının sentezi bir çocuk. Çağ güç, çetin bir çağ, bir batış çağı. Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi gerektirecektir.” Ana ve baba tarafından aldığı özellikleri sıraladıktan sonra sözü Fatih semtinin ona bahşettiğine getirir; “Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir ve yemişlendirir. Onu gökten bile kıskanmaz. Tam bir anne gibi büyütür, kucağında yetiştirir ve sonra göğe doğru salıverir.”
Gerçekten de Fatih, İstanbul’un kalbidir; devletimizin uzun yıllar ilim beldesi olmuştur. Orada nice ulu zaferleri gurura kapılmadan kutladık, nice kara haberlere göğüs gerdik. Alim, fazıl, mütevazı insanların semtinde fani dünyaya gözünü açan idrakin asırlarca süren maceramızla dokunmuş ikliminden gıdalanması tabii idi. Büyüklüklerimizin farkındaydı, acılarımızı yaşıyordu. İdraki dolu, yüreği coşkuluydu; uzun zamandan beri biriken meselesi vardı; barlarda kadeh tokuştururken gıpta ile bakılmak ihtirasıyla kalemi eline almadı. Şahsi arzulardan, tutkulardan sıyrılmış, yalnızca felaketlerden felaketlere sürüklenen cemiyetimizin bir ferdi haline gelmişti. Sadece ve sadece onun dertlerini dert biliyordu. Dertlerin insandan kaynaklandığını gözden kaçırmıyor, fert ve cemiyeti bir görüyordu. Ferdi ahlâklı, bilgili, duyarlı, sorumluluk sahibi olursa, aynı özelliklere cemiyet de kavuşurdu. Bunun da biricik yolu taze bir ruhla dinimize sımsıkı sarılmaktı. Çağın ilimlerine sahip, yüksek ahlâklı, milletimizin dertlerini kendi derdi bilen bir nesil hayal ediyor, ona “Asım’ın nesli” diyordu. Maddi ve manevi bütün niteliklere sahip bir genç olarak onu tasvir ediyor, yüzbinlerin doğrandığı, milletçe kaderimizin döndüğü Çanakkale’de onu gördüğünü haykırıyordu; “Asım’ın nesli …diyordum ya… nesilmiş gerçek/ İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.”
Toplumu bütün kesimleriyle ele alır; fildişi kulede yaşayan bir sanatkar değil de, onların arasında yaşayan birisi olarak tablolar çizer, o tablolarda tembelliğimizi, vurdumduymazlığımızı, lakaydimizi gösterirken hamalımıza, sarhoşumuza, dullarımıza, yetimlerimize roller verir. Duyguyu ve düşünceyi onun kadar şiirde bütünleştiren belki de bir başka şair yoktur. O alabildiğine hissi, hem de alabildiğine realistti.
On yıldır süren savaşlar hemen hemen ara vermeden devam ediyordu. Yirmili yılların başı en karanlık dönemimizdi. Koca koca paşalar, aydınlarımızın pek çoğu milletimizden ümidini kesmiş, kurtuluşu mandacılıkta ararken onun “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diyen sesi karanlıkları bir şimşek gibi yardı, boynuna esaret halkası geçirilmek istenen milletimizin önünü aydınlattı.