İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
29.12.2003
Pazartesi
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

YAZARLAR


MEHMED NİYAZİ m.niyazi@zaman.com.tr
 
 

Onun sesi şimşekti

Bizde önemli bilim adamı, sanatkar yetişmiyor değil; ama onların ilimleri, duygularıyla cemiyetimizi yoğuramadığımızdan bir türlü buhranlardan kurtulamıyoruz. Zihin seviyemizi yükseltemiyor, cemiyetimizi diriltici heyecana kavuşturamıyoruz.


Sorumluluğunun şuurunda olan bütün aydınlarımızın düşünce ve duygularını halkımıza taşıması gereken son yüzyıldaki birkaç insanımızdan birisi kesinlikle Mehmed Akif’tir. Ölüm yıldönümünü idrak ettiğimiz şu günlerde okullarda üç beş şiirini okumak onu anmak için yeterli değildir. Şahsiyetini tanımak, ızdıraplarını, fikirlerinin kaynaklarını, sebeplerini bilmek gerekir. Babası Rumelili, annesi Buharalı, doğum yeri Fatih, doğum yılı cemiyetimizin buhranlı dönemine rastladığından Sezai Karakoç ağabeyimiz sanatkar ve düşünce adamı olmanın kazandırdığı hasletle onu şöyle anlatıyor; “…Doğu İslamlığının, Batı İslamlığının sentezi bir çocuk. Çağ güç, çetin bir çağ, bir batış çağı. Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi gerektirecektir.” Ana ve baba tarafından aldığı özellikleri sıraladıktan sonra sözü Fatih semtinin ona bahşettiğine getirir; “Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir ve yemişlendirir. Onu gökten bile kıskanmaz. Tam bir anne gibi büyütür, kucağında yetiştirir ve sonra göğe doğru salıverir.”

Gerçekten de Fatih, İstanbul’un kalbidir; devletimizin uzun yıllar ilim beldesi olmuştur. Orada nice ulu zaferleri gurura kapılmadan kutladık, nice kara haberlere göğüs gerdik. Alim, fazıl, mütevazı insanların semtinde fani dünyaya gözünü açan idrakin asırlarca süren maceramızla dokunmuş ikliminden gıdalanması tabii idi. Büyüklüklerimizin farkındaydı, acılarımızı yaşıyordu. İdraki dolu, yüreği coşkuluydu; uzun zamandan beri biriken meselesi vardı; barlarda kadeh tokuştururken gıpta ile bakılmak ihtirasıyla kalemi eline almadı. Şahsi arzulardan, tutkulardan sıyrılmış, yalnızca felaketlerden felaketlere sürüklenen cemiyetimizin bir ferdi haline gelmişti. Sadece ve sadece onun dertlerini dert biliyordu. Dertlerin insandan kaynaklandığını gözden kaçırmıyor, fert ve cemiyeti bir görüyordu. Ferdi ahlâklı, bilgili, duyarlı, sorumluluk sahibi olursa, aynı özelliklere cemiyet de kavuşurdu. Bunun da biricik yolu taze bir ruhla dinimize sımsıkı sarılmaktı. Çağın ilimlerine sahip, yüksek ahlâklı, milletimizin dertlerini kendi derdi bilen bir nesil hayal ediyor, ona “Asım’ın nesli” diyordu. Maddi ve manevi bütün niteliklere sahip bir genç olarak onu tasvir ediyor, yüzbinlerin doğrandığı, milletçe kaderimizin döndüğü Çanakkale’de onu gördüğünü haykırıyordu; “Asım’ın nesli …diyordum ya… nesilmiş gerçek/ İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.”

Toplumu bütün kesimleriyle ele alır; fildişi kulede yaşayan bir sanatkar değil de, onların arasında yaşayan birisi olarak tablolar çizer, o tablolarda tembelliğimizi, vurdumduymazlığımızı, lakaydimizi gösterirken hamalımıza, sarhoşumuza, dullarımıza, yetimlerimize roller verir. Duyguyu ve düşünceyi onun kadar şiirde bütünleştiren belki de bir başka şair yoktur. O alabildiğine hissi, hem de alabildiğine realistti.

On yıldır süren savaşlar hemen hemen ara vermeden devam ediyordu. Yirmili yılların başı en karanlık dönemimizdi. Koca koca paşalar, aydınlarımızın pek çoğu milletimizden ümidini kesmiş, kurtuluşu mandacılıkta ararken onun “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diyen sesi karanlıkları bir şimşek gibi yardı, boynuna esaret halkası geçirilmek istenen milletimizin önünü aydınlattı.


29.12.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (22.12.2003) - Mevlânâ ve aşk

> (15.12.2003) - İlim ve sanat hayatımız

> (08.12.2003) - Millî ahlâk

> (01.12.2003) - Bir önceki günü ararız

> (24.11.2003) - Tarih felsefesi

> (17.11.2003) - Tarih şuuru

> (10.11.2003) - Böyle çalışmalara muhtacız

> (03.11.2003) - Cumhuriyet ve tekke

> (27.10.2003) - Çileli bir ömür

> (20.10.2003) - Bir vefa örneği




GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NİHAL B. KARACA

REHBER ABİ

SAMİ USLU

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.