| |
Onun sesi şimşekti
Bizde önemli bilim adamı, sanatkar yetişmiyor değil; ama onların ilimleri, duygularıyla cemiyetimizi yoğuramadığımızdan bir türlü buhranlardan kurtulamıyoruz. Zihin seviyemizi yükseltemiyor, cemiyetimizi diriltici heyecana kavuşturamıyoruz.
Sorumluluğunun şuurunda olan bütün aydınlarımızın düşünce ve duygularını halkımıza taşıması gereken son yüzyıldaki birkaç insanımızdan birisi kesinlikle Mehmed Akif’tir. Ölüm yıldönümünü idrak ettiğimiz şu günlerde okullarda üç beş şiirini okumak onu anmak için yeterli değildir. Şahsiyetini tanımak, ızdıraplarını, fikirlerinin kaynaklarını, sebeplerini bilmek gerekir. Babası Rumelili, annesi Buharalı, doğum yeri Fatih, doğum yılı cemiyetimizin buhranlı dönemine rastladığından Sezai Karakoç ağabeyimiz sanatkar ve düşünce adamı olmanın kazandırdığı hasletle onu şöyle anlatıyor; “…Doğu İslamlığının, Batı İslamlığının sentezi bir çocuk. Çağ güç, çetin bir çağ, bir batış çağı. Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi gerektirecektir.” Ana ve baba tarafından aldığı özellikleri sıraladıktan sonra sözü Fatih semtinin ona bahşettiğine getirir; “Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir ve yemişlendirir. Onu gökten bile kıskanmaz. Tam bir anne gibi büyütür, kucağında yetiştirir ve sonra göğe doğru salıverir.”
Gerçekten de Fatih, İstanbul’un kalbidir; devletimizin uzun yıllar ilim beldesi olmuştur. Orada nice ulu zaferleri gurura kapılmadan kutladık, nice kara haberlere göğüs gerdik. Alim, fazıl, mütevazı insanların semtinde fani dünyaya gözünü açan idrakin asırlarca süren maceramızla dokunmuş ikliminden gıdalanması tabii idi. Büyüklüklerimizin farkındaydı, acılarımızı yaşıyordu. İdraki dolu, yüreği coşkuluydu; uzun zamandan beri biriken meselesi vardı; barlarda kadeh tokuştururken gıpta ile bakılmak ihtirasıyla kalemi eline almadı. Şahsi arzulardan, tutkulardan sıyrılmış, yalnızca felaketlerden felaketlere sürüklenen cemiyetimizin bir ferdi haline gelmişti. Sadece ve sadece onun dertlerini dert biliyordu. Dertlerin insandan kaynaklandığını gözden kaçırmıyor, fert ve cemiyeti bir görüyordu. Ferdi ahlâklı, bilgili, duyarlı, sorumluluk sahibi olursa, aynı özelliklere cemiyet de kavuşurdu. Bunun da biricik yolu taze bir ruhla dinimize sımsıkı sarılmaktı. Çağın ilimlerine sahip, yüksek ahlâklı, milletimizin dertlerini kendi derdi bilen bir nesil hayal ediyor, ona “Asım’ın nesli” diyordu. Maddi ve manevi bütün niteliklere sahip bir genç olarak onu tasvir ediyor, yüzbinlerin doğrandığı, milletçe kaderimizin döndüğü Çanakkale’de onu gördüğünü haykırıyordu; “Asım’ın nesli …diyordum ya… nesilmiş gerçek/ İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.”
Toplumu bütün kesimleriyle ele alır; fildişi kulede yaşayan bir sanatkar değil de, onların arasında yaşayan birisi olarak tablolar çizer, o tablolarda tembelliğimizi, vurdumduymazlığımızı, lakaydimizi gösterirken hamalımıza, sarhoşumuza, dullarımıza, yetimlerimize roller verir. Duyguyu ve düşünceyi onun kadar şiirde bütünleştiren belki de bir başka şair yoktur. O alabildiğine hissi, hem de alabildiğine realistti.
On yıldır süren savaşlar hemen hemen ara vermeden devam ediyordu. Yirmili yılların başı en karanlık dönemimizdi. Koca koca paşalar, aydınlarımızın pek çoğu milletimizden ümidini kesmiş, kurtuluşu mandacılıkta ararken onun “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diyen sesi karanlıkları bir şimşek gibi yardı, boynuna esaret halkası geçirilmek istenen milletimizin önünü aydınlattı.
29.12.2003
|