Beş yıl önceki cenazesine katılamamıştım Sezer Tansuğ’un. Araya giren binlerce kilometre son görevimi yapmama izin vermedi. Anısına bir program düzenlendiğini öğrenince Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ne gittim. Soğuk bir cumartesi olmasına rağmen sanatseverler oradaydı. Birbirinden ilginç konuşmalar yapıldı Ömer Faruk Şerifoğlu’nun yönettiği programda. Canan Beykal’ın derinlikli bir çalışma ürünü olduğu her satırından belli konuşma metnine de, Kaya Özsezgin’in analiz dolu yorumlarına da bayıldım. Son konuşmacı Ömer Uluç, önceki konuşmacılara atıfta bulundu ilkin; sonra da hatıralardan süzülen bir demet sundu.
O sunumdaki bir girizgah içimi kanattı. Konu, sadece Türk sanat tarihinin en büyük eleştirmenlerinden Sezer Tansuğ’un kaderini değil, aydınlarımızın çilesini de ortaya koyuyordu. Uluç diyor ki: ‘Sezer istenmeyen adam ilan edildi, Osmanlıcılıkla suçlandı, anlaşılamadı. Şimdi Canan’ın metninden anlıyorum ki Sezer’i yeniden okumak zorundayız.’ Bu noktada söze Özsezgin giriyor ve bir zamanlar rahmetli için Cumhuriyet’te başlatılan bir kampanyayı hatırlatıyor. “86 aydının imza attığı bildiride Sezer ‘faşist’, ‘şoven’ ve ‘gerici’ ilan edilmiş ve neredeyse linç edilmişti.” diyor. İçim burkuluyor. Gözümün önüne muzip zekasıyla, huysuz ama babacan tavrıyla Sezer Bey geliyor.
Kültür-Sanat editörlüğünü yaptığım yıllarda bizde köşe yazarlığı yapıyordu rahmetli. Arada bir Kültür-Sanat’çılar bir araya geliyorduk. Biliyorduk ki Sezer Bey ne yapıp edecek bir polemik konusu bulacak, hafif yollu bir iki sataşma sonrasında tadına doyum olmaz bir sanat sohbetine şahit olacaktık. Bir defasında Erol ağabey (Erol Özbilgen) ile girdiği polemiği hiç unutmam...
O bir başkaldırı adamıydı. Kimsenin yerel kültüre tenezzül etmediği, ‘evrensel’ kalıpların dayatıldığı bir dönemde, geleneğe yönelmiş, bu topraklarda oluşan estetik düşüncenin sentezini yapmıştı. Işıltılı Paris rüyalarıyla mahmur zümreler bu müstağni adamı anlayamadı; hatta onu unutturmak istedi. Çünkü o sanat dünyasının şatolarına sığınmıyordu, baronların baskısına boyun eğmiyordu. Sistem dışıydı, o yüzden dışlandı hep. Bilgisi, üslubu, yaklaşımı onu sanat camiasında hep diri tuttu. Muhalifleri bile ‘Sezer Tansuğ ne diyor’ diye sormak zorunda kaldı...
Arşivlere bakıyorum; Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırmış cenaze namazını. Yakışan da odur zaten; ikisi de anlaşılamayan, ikisi de müstağni... Cenaze törenine Orhan Pamuk, Hilmi Yavuz, Turgut Cansever, Orhan Duru, Ömer Uluç, Rafi Portakala, Vivet Kanetti, Kürşat Başar, İskender Pala gibi isimler katılmış; yani ‘her kesimden insan’ ...
Panelden çıktıktan sonra Uluç’un bir cümlesini çok düşündüm. ‘Vefatından sonra görülüyor ki Sezer’i yeniden okumak zorundayız diyordu. Aslında ‘yeniden okumak’ zorunda olduğumuz o kadar çok aydın var ki bu ülkede!
Biraz da bu sözlerin tesiriyle Cemil Meriç’in Jurnal’ine göz atıyorum. İşte karşıma çıkan cümle: ‘Bu memleketin büyük faciası, en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi. Halledilmesi gereken büyük dava, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hale gelmesi.’ O günden bu güne ne değişti ki!
Necip Fazıl da aynı kaderi yaşamadı mı? Kaldırımlar’ı yazdığında ‘Çocuk bu sesi nereden buldun’ cevabını aldı sanat dünyasından. ‘Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum’ dediği yıllarda el üstünde tutuldu. Ya sonra! ‘Sabık şair’ yaftasıyla yaşadı son nefesine kadar. Öldüğünde sağlık nedeniyle tecil edilmiş hapis cezası vardı üzerinde.
Saymakla bitmez yokluğa mahkum edilmiş düşünce devleri. Bizde bu yaftacı zihniyet olduğu müddetçe daha çok Sezer çıkacaktır aramızdan...
YÖK Başkanı, türban meselesinde devlet adına ‘kırmızı çizgi’yi çekti! Erdoğan Teziç, diyor ki, “Türban yasağı, hem iç hem de uluslararası yargı makamlarınca sonuçlandırılmış bir konudur. Bizim, hükümet üyelerinin, cumhurbaşkanının yargı kararlarına uymaktan başka yapacağı bir şey yok. Bunun ötesine biz de geçemeyiz, hiçbir makam da geçemez!”
Yani, “Bu konunun tartışılacak bir tarafı kalmamıştır. Tartışma kapısı kapanmıştır, bir daha da açılamaz” demek istiyor, YÖK Başkanı...
Devletimizin türban meselesini tartışmaya dahi tahammülü yok! “Ben devletim, öyleyse tartıştırmam” muhabbeti, Teziç patentli ‘Militan Demokrasi’nin sihirli formülleri arasında yer alıyor. Doğrusu, pek de çağdaş bir çözüm!
Kurulu Düzen’in lokomotifleri ‘bu konu tartışılamaz’ deseler de, türban yasağı baştan aşağı tartışmalı bir konu! Teziç, hadisenin içeride sonuçlandırıldığını söylerken Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarına atıfta bulunuyor. Oysa, bu kararların kendisi hukuka aykırı! Hizmet alanlarla verenleri aynı kefeye koyduğu için, kafadan hukuk ihlali var bu kararlarda...
Teziç’in ‘uluslararası alanda da sonuçlandırıldı’ diye kesin hüküm verdiği husus da son derece tartışmalı! YÖK Başkanı, AİHM’nin iki yıl önce türban aleyhine aldığı kararı kastediyor. Halbuki o karar, türbanlı bir öğrenci için değil, bir ‘öğretmen’ için yani İsviçreli bir ‘devlet memuru’ için alınmıştı...
Kaldı ki, AİHM’nin yeni yılın ilk aylarında yasak mağduru bir türbanlı Türk öğrenci için vereceği kararın aleyhte çıkması durumunda dahi sonuç değişmiyor! Böyle bir karar bile, bağlayıcı olamaz; nihai bir örnek teşkil edemez; yasağı meşrulaştıramaz: Çünkü, söz konusu ‘muhtemel karar’ için de kamu hizmeti alanlar-verenler bağlamında ‘hukuk dışılık’ sorunu var olacak!
Teziç’in öne sürdüğü gibi, AİHM kararı gerçekten hadiseyi sonuçlandıran, aynı zamanda da ‘kesinlik’ arz eden bir örnek oluştursaydı, bugün Avrupa’nın bütün üniversitelerinde türban yasağı uygulanıyor olurdu!
Oysa, Avrupa’daki hiçbir üniversitede türban yasağı YOK! AİHM’nin yeni yılda vermesi beklenen karar da, Avrupa’daki üniversitelere türban yasağı getirmeye yetmeyecek veya yasak adına nihai bir ölçü oluşturmayacak. Bunu nereden mi çıkarıyoruz? Almanya Başbakanı Schröder, on gün önce açıkça söyledi; “Öğretmenler için yasak konulabilir, ancak türbanı üniversitelerde yasaklamamız söz konusu olamaz” dedi. İngiltere Dışişleri Bakan Yardımcısı da, “devlet okullarında türbanı yasaklamayacaklarını” açıkladı!
Toparlayalım: Uluslararası alanda ‘üniversitelerdeki türban’ aleyhine bir ‘sonuç’ yok. Tersine, türban lehine bir uygulama var! Hatta, Fransa’daki üniversitelerde bile yasak kesin değil. Yasak koyan üniversiteler olursa, oradaki türbanlı öğrenciler özel üniversitelere gidebilecek. Özel üniversitelerde zaten yasak yok...
Türkiye Kurulu Düzeni, Avrupa’daki gerçeği kasten yanlış yorumluyor; böylelikle üniversitelerimizdeki uygulamayı haklı-yasal gösterip türban yasağını pekiştirmeye çalışıyor. Dahası, meseleyi ‘tartışma bitmiştir’ noktasına getirerek hukuki gerçeği örtbas etmeye çabalıyor.
***
FİKRİ TAKİP: Özdemir İnce, utanmadan mini etek giyenleri kimin öldürdüğüne dair adres belirtmediğini iddia ediyor. Tutmuş, röportajındaki ilgili bölümü ‘ortasından keserek’ koymuş, sütununa. Elimizde sohbetin tamamı yok, sanki! Koyduğu bölümün bir cümle öncesinde geçen “Gaye Petek başörtüsünün topluma karşı tehlikeye dönüştüğünü söylüyor” ifadesini babam mı koydu oraya? Artı, dünkü ‘Okur Temsilcisi’ köşesinde E.Özkök, “Bu cinayet, Fransa’daki türban yasağına yol açan süreçte önemli bir kilometre taşı sayıldığı için önemsendi” diyor! Özetle, Hürriyet’in mızrağı çuvala sığmıyor!
Birkaç yıl önce 850. yılını kutlayan Moskova’da 1989-90 yıllarında hiçbir şey yoktu. Misket kadar elmalar ve portakallar meyve olarak satılır, boş rafların önünde hüzünlü kızlar otururdu.
Bugün Moskova’ya dünyanın her yerinden mal, para ve insan akıyor.
Büyük devlet politikası güden Rusya’da insanlar büyük bir devletin vatandaşı olduklarına inanıyor. Bununla gurur duyuyorlar. Biz de İslamcılar “ezilen Müslümanlar”, solcular “ezilen halklar”, sağcılar “siz dost değilsiniz” edebiyatıyla sürekli Türkiye’yi küçümserken Ruslar bütün çektikleri zorluklara karşın Rus olmaktan şikayetçi değiller.
Rusya büyük bir devlet olmanın basit gururuyla yaşamıyor. Rasyonel örgütlenmeler, bilimsel akademiler, think-tank’ler kurarak büyüklüğün gereği olarak bilgi üretiyor. Dünyayı izliyor ve entelektüel düzeyi yüksek yönetici ve insan malzemesi üretiyor. Ne dediğini bilmeyen, basit bir diploma sahibi insanlar değil politika yapanlar, Enderun misali yerlerde eğitim görüyorlar. Cumhurbaşkanlığı Devlet Yönetimi Enstitüsü 1946’da kurulmuş. Bütün üst düzey devlet memurları, Bakan ve Bakan yardımcıları yanı sıra üst düzey din adamları bile burada eğitim görüyor. Daha üç gün önce Moskova Müftüsü doktora savunmasını yapmış bu binada. Bina denince dört duvar sanmayın, inanılmaz büyüklükte bir kompleks. Binlerce metrekareye oturmuş bu komplekste fakülteler, araştırma laboratuvarları, dünyayı izleyen üniteler, kütüphaneler, yemek, içmek ve akla gelen her türlü hizmet bulunmakta. Bütün devlet yönetiminde bulunan ve bulunacak olan memurlar master, doktora ve doçentlik eğitimlerini aldıkları gibi dil eğitimlerini de burada yapıyorlar. Ağırlıkla sivillerin eğitildiği Cumhurbaşkanlığı Devlet Yönetimi Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Fakültesi dekanı, eski Başbakan yardımcısı. Hiçbir birikim çöpe gitmiyor.
Putin de burada eğitim görmüş bir siyasetçi. Devlet yönetmesi için eğitilen hiç kimse görevi bitti diyerek dışarıda kalmıyor. Bu entegre sistemde devlet yönetimi tesadüflere bırakılmıyor. Moskova Üniversitesi’ne yakın olan enstitü’nün en önem verdiği bölümler Şarkiyat ve Ortadoğu. Moskova Üniversitesi’nin dünyaca ünlü bölümleri yani.
Bloklar politikasının en önemli ülkesi olan Rusya bu politikanın bittiğini kabul edip yeni bir paradigmaya geçecek kadar akıllı bir devlet politikası sahibi. Duyguların irrasyonel imparatorluğu yok burada. “Falan arkadaşımdır ben mahalleden tanırım en çok ona güvenirim” gibi komik şeyler görev almaya yetmiyor Rusya’da.
Bizden çok daha hızla dünyaya entegre olan Rusya özeleştiri yapmaktan korkmuyor. Komünizmden çıkmış medya bizden daha cesur ve otokritik açısından güçlü. Her şey yazılıp çiziliyor, herkes düşüncesini yazabiliyor. Acaba beni atarlar mı, devlete hakaretten yakalarlar mı gibi safsatalar yok. Sağlam kültürel ve bilimsel altyapı paradigma değişiminde onların en büyük dayanağı oldu. Biz ise bilgi devletleri sıralamasında 50. olduğumuz yetmezmiş gibi, Milli Eğitim Bakanı 20 ile daha duvarlardan ibaret üniversite kurmaya karar veriyor. Her ilde dört duvar üniversite kurdunuz da ne oldu? Kasabalı diplomalar dağıldı dört bir yana. Tarlaların ortasında uluslararası ilişkiler okuyan çocuklar işsiz. Üniversite kent kültürü demektir. Rusya federasyonunda herkes Moskova’da ya da Petersburg’da okumak ister. Kent kültürü ve sosyalleşme olmadan üniversite öğretimi basit bir ezberleme sanatı. O nedenle bizde unvanlar insanların gözüne sokulurken bu Rusya’da ayıp sayılan bir tutum. Sadece adını yazdıran bu gerçek bilim adamları “uzman deseniz yeter” diyorlar. Gerçekten konularında uzmanlar. Dünyadaki hemen her dilde üretim yapıyorlar.
Rusya ile aynı coğrafyayı ve geçmişi paylaşıyoruz. Daha fazla ilişki kurmamız ve Rusya’yı öğrenmemiz gerekiyor. Rusya’yı öğrenmek kendimizi anlamamıza çok yardımcı olacaktır.
İlkokulu o şehir senin bu şehir benim diyerek geze geze bitirmiş biri olarak diyebilirim ki, uyum sorunu yaşamadığım iki üç şeyden biri ‘yılbaşı gecesi’ konusu olmuştur. Öğretmenlerin bazen kompozisyon ödevi olarak verdiği, bazen de tatlı bir söyleşiye dönüştürdükleri ‘yeni yıla nasıl girdiniz’ konulu yaşam tarzı teatileri çoğumuz için ezber edilmesi gereken bir ders mahiyetindeydi.
Hepimiz nereden öğrendiğimizi bilmediğimiz bir şekilde şunları yazar ya da söylerdik: ‘Yılbaşını ailemle geçirdim (sanki bir çocuk için başka bir ihtimal varmış gibi). Annem çok güzel bir sofra hazırladı. Kestane pişirdik. Kızma birader ve tombala oynadık.’ Bazen biri çıkıp bu ‘belletilmiş’ seremoniye ‘soframızda nar gibi kızarmış bir hindi vardı’ gibi atraksiyonlar eklerdi; ama sınıfın ‘sen de tüy diktin birader’ bakışı altında meseleyi fazla ballandıramazdı. Hiçbir çocuk ‘yılbaşında hiçbir şey yapmadık, öyle bön bön oturduk, erkenden de yattık’ deme cesaretini bulamazdı. “O gün ‘eğlenmeliyiz’ yavrum, hepimiz için en iyisi bu” türünde tatlı sert bir manipülasyon söz konusuydu. İzmir’den Sarıkamış’a kadar...
Eğlenmek elbette bir gereksinim; işine ataçlanmış modern bireyin hafifleyebilme zemini. Ama bunun keyfiyetinin böyle kalem kalem belirlenip reklam spotlarına; imtiyaz nev’inden yakalara iliştirilecek bir kokarta dönüştürülmesi neresinden baksanız ‘gıcık’ bir durum. Gelin görün ki bu tatlı sert manipülasyon örfüne düşkün Türk halkı tarafından epey kabul gördü. İşin içinde bir ‘eğlence’ oldu mu ‘medeniyet şuuru’ymuş, ‘Batı taklitçiliği’ymiş filan kalmadı: Bayrampaşa Carrefour’da ‘çam ağaçlarımız yoğun talep nedeniyle tükenmiştir, az sonra gereken takviye yapılacaktır, izdihama hiç gerek yok’ gibi bir anons duyabiliyorsunuz artık. Akmerkez değil, Metrocity değil: Bayrampaşa...
Eğlence konusunun ciddi fikir adamlarını, toplumbilimcileri ilgilendirmesi için mutlaka ‘kültür’ gibi kavramlarla ilintilenmesi gerekir, üzerinde düşünülmek için fazla light bir meseledir. Ama hem uzlaşma hem de ayrışmanın yegane anahtarlarını içermesiyle son derece hayati bir kavramdır ‘eğlence’. İki ayrı kampın, iki ayrı tarafın el sıkışması için ‘müzik’ elzemdir bazen; içkili toplantılar, danslı eğlenceler ve onların vazgeçilmez enstrümanı kadın erkek ilişkileri ise farklı zihni temayüllerin ‘temel’ ayrışma noktalarından biridir aslında; ‘demokratik hak ve özgürlüklere’ taraf olan diğerinin ‘tutucu ve sıkıcı’ olduğundan emindir; ‘milli maneviyatçı’ olan ise muhatabının ‘haddi aşan bir sefahat’ içinde bulunduğundan. Daha ontolojik yanlarımızla ilgili kavramların kolunu kanadını budayıveren bir hınzırlığı da vardır kentli eğlencelerin. Hiç kuşkusuz zekidir ‘eğlence’. Ama ‘aşk’a ‘eğlence’ olarak bakan birinin aşkına bakıp onun kalbi hakkında bir fikir edinebilir misiniz mesela? Mevzuu ‘aşk’ olduğu halde referans noktası kalp değildir artık, ilginçtir durum.
Kırsal kesim folklorik referansların rahat sularında gayetten ‘eğleniyor’. Geleneksel terbiye ile modern ve renkli arayüzler arasında kalan kentli jenerasyon için ise nasıl eğlenileceği konusu bir sıkıntı. İçerdiği ‘mutluluk’ vaadi ile en köktenci, en ‘politik’, en ‘ciddiyim ve bu cıvıklıklardan sıkılıyorum’cu çamları bardağa çevirmeyi başaran eğlence, ‘ciddiyet’in ihmalkarlığı nedeniyle alabildiğine bağımsız, alabildiğine el yordamı ve ‘kes-yapıştır’cı kolajlamalarımızın nesnesi olarak en yumuşak karnımız şimdi. Yılbaşı geceleri buzdağının yukarıda kalan kısmı olarak züğürdün çenesini yoruyor. Oysa bu eğlenceleri eleştirenler olarak “hem dindar hem de kentli bir eğlence üretebilir miyiz”in cevabını aramak gerekiyor artık.
Ankara ve Brüksel dikkatine: AB’ye destek yükseliyor
Son yıllarda yapılan hemen tüm araştırmalar Türkiye’de halkın yaklaşık üçte ikisinin AB üyeliğini desteklediğini gösteriyordu. Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi’nin Haziran 2002’de yaptığı araştırmada AB taraftarlarının oranı % 64 olarak bulunmuştu. Merkez’in sonuçları geçen hafta açıklanan yeni araştırmasına göre ise, AB üyeliğine verilen destek aradan geçen yaklaşık bir buçuk yıl içinde dikkate değer bir artış göstererek dörtte üç oranına yükseldi.
“Türkiye’de Avrupa Şüpheciliği: Türk Halkının AB Konusundaki Şüpheleri, Kaygıları ve Korkuları” başlığını taşıyan araştırmanın bulguları gerçekten çarpıcı: Bir referandum yapılacak olsa AB üyeliği lehine oy kullanacaklarını söyleyenlerin oranı en az % 74. (Soruyu cevapsız bırakanlar hesaba katılmadığında oran % 81’e ulaşıyor.) AB üyeliğinin Türkiye’ye yararlı olacağını düşünenlerin oranı % 79’a çıkıyor; bunun bir yararı olmayacağına inananların oranı ise % 2’yi geçmiyor. AB’ye kuşkuyla bakanların dahi yaklaşık üçte biri, AB üyeliği lehine oy kullanacağını söylüyor.
Başlıca bütün siyasi partilerin seçmenleri büyük çoğunlukla AB üyeliğinden yana. AB üyeliğini destekleyenlerin oranı CHP seçmenleri arasında yüzde 86’ya tırmanırken, desteğin en düşük düzeyde olduğu MHP ve SP seçmenleri arasında dahi (sırasıyla) % 61 ve 58’in altına inmiyor. Marmara, % 81 ile AB üyeliğine en yüksek destek veren bölge, ama desteğin en düşük olduğu İç Anadolu Bölgesi’nde de bu oran % 67’den az değil.
AB üyeliği konusunda giderek yükselen, ülkenin bütün bölgelerine, toplumun bütün kesimlerine yayılan büyük destek şunu gösteriyor: Ankara halkın sesine kulak vermeli ve AKP hükümeti üyelik yolunda yürümek için gereken kararlılığı ve önderliği göstermeli. Brüksel ise, Türkiye’de uyanabilecek hayal kırıklığının boyutlarının giderek büyüdüğünü görebilmeli.
Araştırmanın belki daha da ilginç olan bulguları şunlar: Halkın yaklaşık yarısı (% 43) Türkiye’nin önümüzdeki 5–10 yıl içinde, yaklaşık üçte ikisi (% 65) bir gün AB’ye üye olacağına inanıyor. (Soruyu cevapsız bırakanlar hesaba katılmadığında bu oranlar sırasıyla % 52 ve 78’e çıkıyor.) Kendini “hem Türk, hem de Avrupalı” görenlerin oranı % 40 dolayında. Türkiye’yi kültürel ve ekonomik açılardan Avrupalı sayanların oranı yüzde 24’ü geçmiyor, ama çoğunluk Türkiye’yi coğrafi ve tarihi açıdan Avrupalı sayıyor (oranlar sırasıyla % 60 ve 52).
Evet, AB’nin Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası olarak görmediğini söyleyenler (% 62); Türkiye’ye öteki adaylarla eşit muamele yapmadığını düşünenler (% 62); hatta Türkiye’yi kabul etmeye niyeti olmayıp oyaladığına inananlar (% 50) çoğunlukta. Bu algılamaların gerçeklerden tümüyle kopuk olduğu herhalde söylenemez. “AB’nin her istediğini yapmak bu devletin sonu olur” (% 60), “Avrupalıların Türkiye’ye karşı tutumlarının arkasında Haçlı Ruhu yatmaktadır” (% 63) gibi duygusal algılamalarda ise, Türk seçkinlerinin genel olarak Batı’ya ve özel olarak da AB’ye yaklaşımlarına hakim olan “aşk ve nefret” ilişkisinin yansımalarını görmemek mümkün değil.
Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından bazıları da CHP ile ilgili olanlar: CHP seçmenleri arasında AB taraftarlarının oranı (% 86) ortalamanın (%74) hayli üzerinde. AB’den kuşku duyanların oranı ise (% 21) ortalamanın (% 35) hayli altında kalmakta. Araştırmanın sorumlusu Doç. Dr. Hakan Yılmaz bunu şöyle yorumlamış: “CHP seçmeni liberal bir çizgi izlerken, yönetim partiyi gittikçe devletleştiriyor. Bu, CHP’nin niye oy kaybettiğini açıklayan sebeplerden biri olarak düşünülebilir.” (Zaman, 24 Aralık) Bana göre de, CHP tabanından yükselen ses diyor ki: “Bu partinin tavanı ile tabanı arasındaki zıtlık artık son bulmalı.”
‘Sonra seversin’ diyerek evlenmeye zorlanan kızcağızın feryadı
Telefonun öbür ucundaki muhatabım zorlanarak başladı sorusuna: –Benim sorum şimdiye kadar kimsenin sormadığı özel bir soru galiba. Sorsam mı sormasam mı diye tereddüt ediyorum. Bilmem ayıplar mısınız sorsam?
–İmtihan dünyasındayız, dedim. Hayatta herkes her türlü imtihana adaydır. Ayıplamak bizde yoktur. Peygamberimiz (sas) “Kim bir kardeşini ayıplarsa kendisi de aynı şeyle ayıplanabilir!” ikazında bulunmuştur. İslami anlayışta ayıplamak değil çare bulmak esastır.
–Şimdi biraz rahatladım, sorumu sorabilirim öyle ise... diyerek sorusunu sordu. Sordu da, ne dedi bakın:
–Bir kız yeni evlendiği halde sevmediği beyi ile birlikte yaşamaya mecbur mu?.
Düşünmeye başladım! Hem de epeyce düşündüm.
–Ben, dedim, soruyu anlayamadım.Hem “yeni evlendiği” diyorsun, hem de “sevmediği” diyorsun. Bu nasıl oldur? İnsan sevmediği ile evlenmeye razı olur mu? Sevmiyorsa evlenmez. Neden baştan evlenmeye razı oluyor?
–Razı oldu mu ki?..
–Razı olmadan mı evlendirdiler?.. Derin bir nefes aldıktan sonra:
–Maalesef öyle, dedi. Ben baştan beri ilgi duymadım. Bana yakınlarım ısrar ettiler. “Sen bir evlen, sonra ilgi duyarsın”, diye telkinde bulundular. Ben de bu telkinlere bakarak ileride ilgi duyabilirim diye nikahta “evet” dedim. Ne yazık ki, şimdiye kadar beklediğim ilgiyi duyamadım. Bundan sonra duyar mıyım bilemiyorum?..
–Bence beklemende fayda vardır. İleride duyguların değişebilir... Hem de artık bey hanım olmuşsunuz. Geriye dönmek pek de kolay olmasa gerek!.
Soğuk bir açıklama daha geldi:
–İşin doğrusuna bakarsanız biz henüz bey hanım da olamadık!.. Ben geldiğim gün nasılsam halen de öyleyim... Hatta bu yüzden bakıcılara da gittik, büyü falan var mı diye de düşündük. Bakıcılar büyü yapılmış, dediler. Birtakım şeyler de tavsiye ettiler, paramızı aldılar, ama hiçbir şeyi değiştiremediler.
–Bence bu durumun çaresi büyücüler, bakıcılar olmamalıydı. Psikolog, psikiyatrist doktorlar olmalıydı.Yanlış yere gitmişsiniz!..
–Onlara da gittik. Doktorlara da durumu anlattık..
–Ne dediler?.
– Bence doğru teşhisi onlar koydular... Bana çarpıcı açıklamada bulunarak dediler ki:
–Sen beyini baştan sevmemişsin, çok duyarlı olan beyin de senin, kendisini sevmediğinin farkına vardığı an, kontak atmış, elektriği kesilmiş!.. Senin duygularındaki kış, ince ruhlu beyine de aksetmiş. Onun yazındaki sıcaklığı da kışa döndürmüş, ona da buz tutturmuşsun... Böylece buzlaşmış duygularla muhatap olmuşsunuz daha ilk anlarda!.. Yoksa tıbbi bir arıza ve eksiklik söz konusu değildir. İkiniz de turp gibisiniz maşallah!..
– Çare olarak bir şey söylemediler mi?
–Söylediler. Dediler ki: Duygularınızdaki buzları eriteceksiniz. Önce kışınızı yaza çevireceksiniz. Sıcak duygu iklimine gireceksiniz. Bir şeyiniz kalmaz, mutlu ve huzurlu bir hayatınız olabilir. Yeter ki, sevgide paylaşım olsun, diye de ilave ettiler.
–Peki, size göre nerede yanlış yapıldı ki, sende böyle bir buzlanma meydana geldi?
–Şimdi daha iyi anlıyorum akraba telkinlerinin beni yanılttığını. “Baştan ilgi duymasan da sonra ilgi duyarsın, tereddüt etme, evet, de.” dediler. Benim ilgi duymadığım insanı da, bana ilgi duymaz hale getireceğimi hiç düşünemediler. Şimdi daha iyi biliyorum ki, insanın duygularında buzlanma varsa, karşısındakine de buz tuttururmuş. Onun yazını da kışa çevirirmiş!..
–Bundan şunu mu anlıyoruz?.. İnsanları ilgi duymadıkları biriyle, ileride ilgi duyarsın diyerek evlendirmeye çalışmak, son derece tehlikeli bir anlayış mı?
– Tamamen öyle... Sonra ilgi duyar zannı yanıltıyor ana babaları... Gençleri böyle bir tahminle evliliğe zorlamak, “Akrabandır, aramıza yabancı girmesin, sonra seversin.” diyerek nikahta ‘evet’ demeye ikna etmek, taraflara başta yapılacak en büyük ihanettir!..
–Peki şimdi bana neyi soruyorsun bu durumda? Ben ne yapabilirim?
–Benim maruz kaldığım bu durumu yazın da, başkalarının da başı yanmasın. Aileler, çocuklarını ileride sevebilir diye evlenmeye zorlamasınlar. İkna etmeye uğraşmasınlar!..
–Bu telefon konuşmamızı yazarsam, senin istediğin yazı yazılmış, ikaz da yapılmış olur mu?
– Elbette. Hiç olmazsa birinin yazının daha kışa çevrilmesini önlemiş olursunuz...
–Elçiye zeval yoktur, derler. Bizden duyurması, sizden de yorumlaması... Ne diyorsunuz, beyinin yazını kışa çeviren bu kızcağızın fevkalade açık ve net ikazına? Düşünmeye değer mi?.. Sevgide paylaşım şart mı? Yoksa ileride o da olur, demeye devam mı?..
Her gün yazılı basında birçok futbolcu, o takımdan bu takıma transfer oluyor. Hangisi doğru, hangisi yanlış tam bir muamma. Futbolumuzun yakın geçmişi adeta bir transfer mezarlığı. Çünkü futbola ciddi yaklaşmıyoruz ve paramızı da çok bol (!) olduğu için hovardaca harcıyoruz.
Eskiden, futbolun yöneticileri, hacı ağa gibi görülürler ya da gerçekten öyle olurlardı. Para çok olunca da buğdayın hasatta savrulması gibi futbolcu transferinde, paralar har vurulup harman savurulurdu. Bu durum azalsa da gereksiz ve boş transferlerin körüklüyücüleri günümüzde de misyonlarını devam ettirme çabasındalar.
Bir takım niye transfer yapar? Bu soru iyi cevaplanmazsa, gelen ve giden oyuncunun haddi hesabı olmaz, hatta buna teknik çalıştırıcılar da dahildir. Örneğin Werner Lorant'ı takımınızı dünya çapında başarılar sağlamak için çalıştırıcılığa getirirseniz sonuç hüsran olur. O olmadı Oğuz Çetin'le başarıyı yakalayalım derseniz, yine teklersiniz. Transferi, hedefiniz neyse ona göre yapmalısınız. Kalite para demektir. Futbolcunun da, çalıştırıcının da kalitelisi para varsa transfer edilebilir. Yoksa bununla olmadı, şunu, onunla olmadı öbürünü alalım yanlışına düşersiniz.
Hayali transfer borsasında en yüksek reytingi olan takım her zaman Fenerbahçe'dir. Futbolun simsarları da inanılmaz paralar kazanmak için lüzumsuz transferlerin gerçekleşmesi amacıyla olmadık dümenler içindedirler. Transfer yanlışlıkları sadece F.Bahçe için değil G.Saray ve diğer takımlarımız için de geçerlidir.
Yapılan yanlışlar futbolun ekonomisine büyük darbeler indirmektedir. Futbolumuz fayda sağlamadığı gibi, milli sermayemiz boşa çarçur edilmektedir. Yurtdışından gelen oyuncu ve teknik adamlara ödenen müthiş paralara bir bakın. Sonra da bunların futbolumuza ne gibi olumlu katkılar sağladığını düşünün!
Transferde doğru yapan G.Birliği ve G.Antep gibi kulüpler, kasalarındaki trilyonlarla caka satmaktalar. Futbolda gerçekçi davranarak hedeflerine yürüyorlar. Ötekileri de transfer hikayeleri ve yanlış ateşin körükleyicileri nedeniyle yine milyon dolarları kaptırmak üzereler. Haydi bakalım! Gitsin milyon dolar ödenenler, gelsin milyon dolar ödenecekler.
Beşiktaş Yönetimi’nin işi birazcık ciddi tutması gördüğünüz gibi baş ağrısı verebilecek bazı transfer pürüzlerinin çok kolay halledilmesi neticesini doğurdu. Elbette mukaveleler imzalanmadan kesin sözler söylemekten kaçınmalıyız; ama bir konuyu da tartışmaya açmanın tam zamanı. “Sezon sonunda serbest kalacak ya da az bir paraya kulübünden ayrılma hakkını kazanacak futbolculara yaptırım uygulamak ne kadar akılcı ne kadar ahlaki?”
1987 sezonu sürerken Türkiye Futbol Federasyonu bir karar aldı ve oyuncuların o ana kadar serbestçe belirlenen bonservis bedellerinin mukavelede yazılı bulunan rakamın 5 katından fazla olmayacağına hükmetti. O yıllarda vergiler yüksek olduğu için, aslında ise vergi verme ahlakı tam gelişmediği için, son olarak da futbolcular vergi hariç anlaştıkları için hemen tüm kulüpler sözleşmeleri asgari ücretten yahut da az biraz üzerinden gösterirlerdi. Haliyle bu karar kulüpleri inanılmaz zor bir duruma düşürdü ve iyi futbolcuların değeri bir anda katlanıverdi. Ne yapsınlar, bazı kulüpler oyuncularına ikinci ara mukavele teklif ederek vergileri kulübe ait olmak üzere sözleşmeler de yazan bedelleri yükseltelim teklifini götürdüler. Yüksek bonservis bedellerinden ‘el aman’ diyen sporcular ise haliyle bu tekliflere sıcak bakmadılar ve o sene sonunda gayet iyi rakamlara yeni sözleşmeler yaptılar. İşte o günlerde kulübünden gelen bu haklı teklife evet diyen sadece bizim de aralarında bulunduğumuz zamanın Samsunspor oyuncuları oldu. Birkaç ay sonra yalnızca birkaç milyona serbest kalma hakkına sahip olacak tüm Samsunsporlu oyuncular kendi önlerine konan yeni mukavelelere imza atarak tam 50 misli yüksek bir bonservis bedeline razı geldiler.
Evet yönetimden, “Eğer bu yeni mukavelelere imza atmayacak olursanız sizi kadro dışı bırakacağız.” denilmişti; ama bu durum o kadar önemli değildi! Zira biz de dahil oyuncularımızın çoğu aynı zamanda Milli Takım’da da oynadığı için, kesinlikle birkaç ay futbol oynamamak bizlere büyük zarar vermezdi. Ne var ki bu hiç de adil olmazdı! Biz eğer bir yerlere gelmeye muvaffak olmuş isek bunu Samsunspor forması altında gerçekleştirmiştik.
Hemen dönelim çok değil iki sezon öncesi Manchester United’a! Sir Aleks Ferguson değil miydi, Beckham biten kontratını uzatmıyor diye aylarca onu yedek kulübesine hapseden? Burada yanlış anlaşılacak bir şey yok kazanımlar karşılıklı olmalı! Aynı anda hem kulüp hem de oyuncu kazanmalı. Elinin altındaki iyi oyuncuları para kazanmadan satan bir kulüp, bir de mevcut oyuncularını uzun süreli mukavelelere razı edemeyecek olursa, nasıl olup da faaliyetlerini idameettirebilecek ki?
O açıdan eğer gazete sayfalarına yansıyan, “Lucescu imza atmayan oyuncularına yeni yılda forma vermeyecek, Beşiktaş Yönetimi oyuncularına rest çekti” haberleri doğru ise, bunlar yerinde alınmış kararlardır. Sonra futbolculara önerilen rakamlar da hayli tatminkar rakamlardır. Ülkenin tüm kulüpleri hesapsız harcamalardan ötürü inim inim inlerken, olmayan parayı kim kime fütursuzca verebilir ki?
Biz vaat edilen paraların eksiksiz ve zamanında verilmesi şartıyla kulüplerin haklarını korumasından yanayız. O kulüplerden daha çok isimler gelip geçecektir, yeter ki ortada bir kulüp kalsın!
İsrail, Kuzey Irak ve burada meydana gelen gelişmelerle şüphesiz ilgileniyor; bunun aksi olamaz; ama bu ilginin mahiyeti ve boyutu bilinmiyor. Bu ilgi gelişmeleri öğrenme, takip etme, bunlarla ilgili bilgi sahibi olma çabalarına, faaliyetlerine dönük bir genel ilgi mi, yoksa bu ilgi müdahale, etkileme boyutlarına da sahip özel ilgi mi acaba?...
Bu soruların cevabını bugün ne yazık ki tam ve sağlıklı olarak bilmiyoruz ve işte bu yüzden bu ilgi çoğu zaman komplo ve spekülasyonların hedefi olup çıkıyor. Bu meyanda zaman zaman İsrail’in Kuzey Iraklı Kürtlere kurdurduğu bir banka ile bölgede arazi, mülk satın aldırdığı gibi iddialar ortaya atılıyor, İsrail’in Kuzey Irak’ta gizli faaliyetler içinde olduğu ileri sürülüyor.
Dediğim gibi bunlar iddia ve spekülasyonlar olarak kamuoyumuzu etkiliyor. Bunların herhalde farkına varan İsrail’in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi bu iddiaların doğru olmadığını geçen gün diplomasi muhabirimiz Salih Boztaş’a anlatmış. Dikkatle okuduğu konuşmasında Avivi ‘Kuzey Irak’la ilişkileri geliştireceğiz diye Türkiye’yi karşımıza almamız saflık olur. Eğer böyle bir adım atmak isteyen olursa, ilk ben engellerim.’ demiş ve Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal’e ‘Bir görevlimiz Kuzey Irak’la ilişkili temasa geçerse ilk siz bileceksiniz.’ şeklinde bir mesaj göndermiş.
Avivi daha önce de başka gazetelere verdiği demeçlerde Irak’ın parçalanmasına karşı olduklarını, Irak’ın bölünmesinin İsrail’in çıkarına olmadığını söylemiş, Kuzey Irak’tan arazi satın aldırdıkları yolundaki haberlerin de doğru olmadıklarını açıklamış ve Irak’ta çok parçalı hükümet modellerine karşı olduklarına, Irak’ta federatif veya konfederatif bir yapılanmanın olmaması gerektiğine işaret etmiş, ‘Tek hükümetli bir Irak bizimle İran arasında tek savunma duvarı da oluşturur; parçalı bir Irak bizim için de sorun teşkil eder.’ demişti...
Avivi’nin bu sözlerinden İsrail’in Irak’ta federasyon veya konfederasyona karşı olduğu, İsrail’in Irak’a sadece Kuzey Irak penceresinden değil bütün Irak penceresinden baktığı, İsrail’in Irak’ın tamamı ile yakından ilgilendiği anlaşılıyor. Bu bakımdan İsrail’in bu çerçevede Irak Geçici Hükümet Konseyi (IGHK) ile çeşitli yollardan temasta olduğunu da tahmin etmek zor değil. Nitekim, birkaç gün önce bir İsrail gazetesinde çıkan haber-yorumun bir yerinde IGHK’da bulunan bir Iraklı yetkilinin gazeteye İsrailli yetkililerin kendilerinden habersiz olarak Kuzey Iraklı Kürtlerle bir gizli petrol anlaşması yapmaya çalıştıklarının ortaya çıkmasından sonra İsrailli yetkililerle temaslarını dondurduklarını açıklamış bulunuyor.
Söz konusu haber-yorumda başka ilginç bilgiler de var. Mesela, 1950’li yıllarda Irak’ı terk etmek zorunda kalan Iraklı Yahudilerin mal ve mülklerine el konulmasını sağlayan 1951 yılında çıkarılan kanunun bugün gözden geçirildiği, bu gözden geçirmenin amacının mal ve mülklerini bu kanunla kaybeden hak sahiplerine bu mal ve mülklerin iadesinin sağlanması olduğu şeklinde bir bilgi. Bununla ilgili olarak söz konusu IGHK yetkilisi, ‘Iraklı Yahudilerden ve başkalarından alınan bu mal ve mülklerin iadesi konusunda kararlıyız.’ diyor. Aynı yetkili, isteyen Iraklı Yahudilerin temsilcilerinin Irak’a gelebilecekleri konusunda teminat verdiklerine ve bunların güvenliklerinin konseyce sağlanacağına da işaret ediyor.
Bir başka bilgi ise İsrail’in devlet olarak Irak’ın yeniden imar ve inşa ihalelerinden tamamen dışlanması; ama İsrailli işadamlarına kapının açık olduğu şeklinde bir bilgi. Bu bilgi zaten başka haberlerle de bir ölçüde doğrulanmış durumda. Nitekim, İsrailli işadamlarının ve şirketlerin Irak’ta taşeron ya da ikinci, üçüncü derece müteahhitler olarak Irak’ın kârlı imar ve inşa ihalelerinde yer almak istedikleri yazılıyor ve bunların sahne arkasında hem Bush yönetimi ve hem de Kongre nezdinde teşebbüslerde bulundukları söyleniyor.
Kısacası İsrail sadece Kuzey Irak’la değil Irak’ın tamamıyla yakından ilgileniyor. Bu bakımdan İsrail’in Irak ilgisine dar bir çerçeveden değil geniş bir çerçeveden bakmak gerekiyor.