|
Eğlenceden kaçış var mı?
İlkokulu o şehir senin bu şehir benim diyerek geze geze bitirmiş biri olarak diyebilirim ki, uyum sorunu yaşamadığım iki üç şeyden biri ‘yılbaşı gecesi’ konusu olmuştur. Öğretmenlerin bazen kompozisyon ödevi olarak verdiği, bazen de tatlı bir söyleşiye dönüştürdükleri ‘yeni yıla nasıl girdiniz’ konulu yaşam tarzı teatileri çoğumuz için ezber edilmesi gereken bir ders mahiyetindeydi.
Hepimiz nereden öğrendiğimizi bilmediğimiz bir şekilde şunları yazar ya da söylerdik: ‘Yılbaşını ailemle geçirdim (sanki bir çocuk için başka bir ihtimal varmış gibi). Annem çok güzel bir sofra hazırladı. Kestane pişirdik. Kızma birader ve tombala oynadık.’ Bazen biri çıkıp bu ‘belletilmiş’ seremoniye ‘soframızda nar gibi kızarmış bir hindi vardı’ gibi atraksiyonlar eklerdi; ama sınıfın ‘sen de tüy diktin birader’ bakışı altında meseleyi fazla ballandıramazdı. Hiçbir çocuk ‘yılbaşında hiçbir şey yapmadık, öyle bön bön oturduk, erkenden de yattık’ deme cesaretini bulamazdı. “O gün ‘eğlenmeliyiz’ yavrum, hepimiz için en iyisi bu” türünde tatlı sert bir manipülasyon söz konusuydu. İzmir’den Sarıkamış’a kadar...
Eğlenmek elbette bir gereksinim; işine ataçlanmış modern bireyin hafifleyebilme zemini. Ama bunun keyfiyetinin böyle kalem kalem belirlenip reklam spotlarına; imtiyaz nev’inden yakalara iliştirilecek bir kokarta dönüştürülmesi neresinden baksanız ‘gıcık’ bir durum. Gelin görün ki bu tatlı sert manipülasyon örfüne düşkün Türk halkı tarafından epey kabul gördü. İşin içinde bir ‘eğlence’ oldu mu ‘medeniyet şuuru’ymuş, ‘Batı taklitçiliği’ymiş filan kalmadı: Bayrampaşa Carrefour’da ‘çam ağaçlarımız yoğun talep nedeniyle tükenmiştir, az sonra gereken takviye yapılacaktır, izdihama hiç gerek yok’ gibi bir anons duyabiliyorsunuz artık. Akmerkez değil, Metrocity değil: Bayrampaşa...
Eğlence konusunun ciddi fikir adamlarını, toplumbilimcileri ilgilendirmesi için mutlaka ‘kültür’ gibi kavramlarla ilintilenmesi gerekir, üzerinde düşünülmek için fazla light bir meseledir. Ama hem uzlaşma hem de ayrışmanın yegane anahtarlarını içermesiyle son derece hayati bir kavramdır ‘eğlence’. İki ayrı kampın, iki ayrı tarafın el sıkışması için ‘müzik’ elzemdir bazen; içkili toplantılar, danslı eğlenceler ve onların vazgeçilmez enstrümanı kadın erkek ilişkileri ise farklı zihni temayüllerin ‘temel’ ayrışma noktalarından biridir aslında; ‘demokratik hak ve özgürlüklere’ taraf olan diğerinin ‘tutucu ve sıkıcı’ olduğundan emindir; ‘milli maneviyatçı’ olan ise muhatabının ‘haddi aşan bir sefahat’ içinde bulunduğundan. Daha ontolojik yanlarımızla ilgili kavramların kolunu kanadını budayıveren bir hınzırlığı da vardır kentli eğlencelerin. Hiç kuşkusuz zekidir ‘eğlence’. Ama ‘aşk’a ‘eğlence’ olarak bakan birinin aşkına bakıp onun kalbi hakkında bir fikir edinebilir misiniz mesela? Mevzuu ‘aşk’ olduğu halde referans noktası kalp değildir artık, ilginçtir durum.
Kırsal kesim folklorik referansların rahat sularında gayetten ‘eğleniyor’. Geleneksel terbiye ile modern ve renkli arayüzler arasında kalan kentli jenerasyon için ise nasıl eğlenileceği konusu bir sıkıntı. İçerdiği ‘mutluluk’ vaadi ile en köktenci, en ‘politik’, en ‘ciddiyim ve bu cıvıklıklardan sıkılıyorum’cu çamları bardağa çevirmeyi başaran eğlence, ‘ciddiyet’in ihmalkarlığı nedeniyle alabildiğine bağımsız, alabildiğine el yordamı ve ‘kes-yapıştır’cı kolajlamalarımızın nesnesi olarak en yumuşak karnımız şimdi. Yılbaşı geceleri buzdağının yukarıda kalan kısmı olarak züğürdün çenesini yoruyor. Oysa bu eğlenceleri eleştirenler olarak “hem dindar hem de kentli bir eğlence üretebilir miyiz”in cevabını aramak gerekiyor artık.
30.12.2003
|