|
Ankara, Ankara’ya çelme takmasa
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Öcalan’ı barındıran Şam’a yaptığı “Artık sabrımız kalmadı” tehdidini dün gibi hatırlıyorum. Komutanın bu çıkışını Dışişleri Bakanı, Başbakan, Meclis Başkanı, Cumhurbaşkanı ve muhalefetin aynı tondaki açıklamaları izledi. Çok geçmeden Öcalan, Şam’ı terk etti, sonra da yakalanıverdi. Ateş’in tehdidinin işe yaramasında Ankara’nın sözbirliğinin etkisi büyüktü.
Rumların AB’ye üye olacağı 1 Mayıs 2004’e 5 ay kala, Kıbrıs konusunda da Ankara’nın aynı ortak tavrı sergileyeceğini hayal ediyordum. Temennim Dışişleri’nin devletin diğer birimleriyle koordinasyon içinde bir senaryo hazırlaması, bir devlet zirvesiyle de sivil/asker bütün kesimlerin bu plana son şeklini vererek makul bir çizgide tek ses haline gelmesiydi. Önceki gün medyaya yansıyan tablo, bunun kolay kolay mümkün olmayacağını gösterdi. Çünkü Kıbrıs konusunda yalnız kurumlar arasında değil, Dışişleri ve Genelkurmay kadroları içinde bile belirgin görüş farklılıkları olduğu biliniyordu. Ayrıca halkın desteğinden mahrum bazı dar çevrelerin Kıbrıs’ı, Türkiye’nin demokratikleşme sürecini ve AB hedefini baltalayacak bir koz olarak gördüğü de aşikar.
Halbuki Türkiye dış politikada 50-100 yılda bir karşımıza çıkabilecek sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Hatta bazıları, bölgemizin bugün karşı karşıya olduğu riskleri, Moğol istilası ve Haçlı seferleriyle karşılaştırıyor.
Ancak iktidarı muhalefeti, sivil ve askeriyle bu ağırlığı ne kadar hissettiğimiz tartışılır. En ilkel kabilelerde dış tehditler iç kavgaların bir kenara bırakılmasını sağlarken, biz incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden kriz üretmeye bayılıyoruz. Devleti oluşturan birimlerin kritik konulardaki zıt tavırlarıyla, Ankara sınırlı enerjisini dış rakiplere sıra gelmeden kendi içinde harcayıp tüketiyor.
Halbuki aynı Ankara sözbirliği yapabildiği yakın dönemde 3 konuda 3 başarı elde etmişti.
İlk başarı, girişte söz edilen Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıydı. Org. Ateş’in tehdidi ve sergilenen koordineli kriz yönetimi sayesinde terörist liderin İmralı’da sona erecek yolculuğu başlamıştı.
İkinci önemli başarı, Rumların Rusya’dan aldığı S-300 füzelerinin adaya yerleştirilmesinin engellenmesiydi. İşin içinde Rusya gibi bir eski süper güç olmasına rağmen, Türkiye yine sivil-asker elbirliğiyle kırmızı çizgisini çekerek, kendi güvenliğini tehdit eden füzelerin adada konuşlandırılmasını savaş sebebi saymıştı. Nihayet Türkiye’nin bu kararlılığı karşısında füzeler adaya sokulamadı. Sonunda Yunanistan, füzeleri Girit’e yerleştirmek zorunda kaldı.
Üçüncü başarı, AB’nin NATO imkanlarını kullanarak yapacağı askeri operasyonlarda (AGSP) NATO üyelerine söz hakkı vermesinin sağlanmasıydı. 1999 yılından 2002’nin sonundaki Kopenhag Zirvesi’ne kadar Ankara, yine elbirliğiyle tespit ettiği haklı zeminde ısrarını sürdürdü. Sonunda AB geri adım atarak, Ankara’yı tatmin eden bir formüle ‘evet’ dedi.
Bazı yorumcuların ‘Uluslararası ilişkilerde Türkçe konuşmak’ şeklinde isimlendirdiği bu örneklerden yola çıkarak, diplomasinin olmazsa olmazlarından uzlaşıya kapıyı kapatmak elbette doğru değil. Her iki tarafın da kazançlı çıkacağı formüller tabii ki bulunabilir. Ancak bu örnekler, mevcut gücüyle günümüz dünya dengeleri arasında Türkiye’nin ancak elbirliğiyle başarılı olabileceğini gösteriyor.
Sonuç olarak Ankara’nın Kıbrıs konusunda, Rum, Yunan, AB ya da sorunun diğer taraflarının tutumlarından şikayetçi olmadan önce kendi içinde bir karara varması gerekiyor. Bu noktada akla gelen “Kimin görüşü etrafında bir araya gelinecek?” sorusunun cevabı açık: AB’yi hedefleyen bir demokrasi isek, sivil/asker bürokrasinin yardımıyla makro tercihleri hükümet yapacak.
Dilerim 2004 sonunda Kıbrıs’ı hayırlısıyla çözerek AB yolunda büyük mesafe almış oluruz.
31.12.2003
|