Hemen her yerde aynı soru; ‘Yeni yılda n’pyosun?’ Bilmem henüz karar vermedim! ‘Yapma yaa, hâlâ mı?’ Yaa, hâlâ! ‘Amma kararsızmışsın be kardeşim’ diyenler de oluyor, ‘hadi canım bırak bu numaraları, yapmışsındır sen bir plan’ diyerek inceden inceye dalgasını geçenler de!
Evinde eş-dostla mütevazı yılbaşı kutlaması yapacak olanlar şefkat gösterip ‘istersen sen de katıl bize, eğlenirsin biraz’ diyor, aylar öncesinden yurtiçi-yurtdışı rezervasyonlarını yaptırmış olanlarsa ballandıra ballandıra a-sosyallik yaparak ne fırsatlar kaçırdığımı anlatıyor!
Bir de daha acımasız olanlar var. Ellerinde plastik çam ağacı, ceplerinde kırmızı Noel Baba şapkası ‘yoksa sen hâlâ babaannenin çoraplarını mı giyiyorsun?’ der gibi bakıyorlar, ne tutuculuğum kalıyor ne de tutunacak bir dalım!
Oysa bu muhabbetlerin hiç yapılmadığı, en fazla son gün, çocuklar mutlu olsun diye kuruyemişçiden alınmış üç-beş yüz gram çerez ya da akşam yemeğine eklenmiş birkaç ekstra börek ve zeytinyağlıyla geceyi televizyon başında geçiren aileler de var. Ki bence Türkiye çoğunluğu, ama nedense sesleri çıkmaz; çünkü onlar büyük harflerle konuşmasını bilmez! Yeni yıl fetişistleri ile eski yıl özlemcileri arasında onların esamesi okunmaz. Esamenin okunması için ya çılgın-kutlamacı olman gerekiyordur ya da anti-kutlamacı!
Ha bir de alternatif-kutlamacılar var. Hindi-rakı-dansöz ve piyango denklemine sıkışmak istemeyen, kayıtsız kalmanın neredeyse imkansız olduğu yılbaşı kutlamalarına karşı, alternatif program peşine düşenler.
Dualar, zikirler, sohbetler ya da üç semavi dinin ortak sembolü Hz. Meryem üzerine konuşulur, Miladi yeni yıl kutlamasına hicri anlamlar katılır...
Nasılsa koskoca bir yılın sonuna açılan uzun bir parantez gibi gece ve illa ki doldurulması gerek...…
Bu arada zinhar yeni yıl lafını duymak istemeyenleri de unutmamak gerek. Kimi tepkisini gece erkenden uyuyarak gösterir, kimi ise uyumayarak!
Nitekim herkes yeni yıl sabahına farklı uyanır. Kimi yılın ilk güneşiyle doğar güne, kimi batan güneşle başlar geceye; yeni umutlar, yeni vaatler, yeni sözler, yeni başlangıçlar, yeni sonlar...…
Hepsi geride kalmıştır ve o kadar çok tekrarlanmıştır ki ‘yeni’ kelimesi, mümkünse yeni yıla kadar bir daha duymasak dedirtir. Tam o sırada fonda o en yeni geçen yıldan kalma klibiyle Sertab Erener belirir: Yeni bir aşk, yeni bir iş, yeni bir eş. Kendime yeni bir ben lazım...…
Ve birden film geri sarmaya başlar. Her yılbaşında çocukluğumun ikircikli yılbaşı kutlamaları geçer gözlerimin önünden; yılbaşı kutlamalarına mesafeli durmaya çalışan; ama bizleri de yeni yıl coşkusundan mahrum bırakmak istemeyen ailem. O gece evde hindi pişsin istemeyen; ama yaşam dolu yan komşumuzla birlikte hindi ziyafeti düzenlememize engel olmayan babam. Çaktırmadan harçlıklarımızı arttıran annem. Bütün haylazlığımıza tahammül gösteren ninem. Gece namazı için abdest almaya çıkıp, bizi o saatte hâlâ tombala oynarken bulan ve sadece hayır duada bulunan dedem. Yaşam dolu yan komşumuzda başlayıp küçük bir mahalle şölenine dönen siyah beyaz yeni yıl kutlamalarımız...…
Nostalji değil, her yeni yılla birlikte depreşen bir hesaplaşma benimkisi. Lise yıllarında kaçamak yılbaşı partileri, üniversiteyle birlikte kendime dönüş ve yurtdışında kandil geceleriyle Noel arasındaki o ince çizgide durup, yılbaşı fetişizmi ile yılbaşı düşmanlığı arasında her defasında çocukluğuma geri dönüşüm. Yaşam dolu yan komşumuzla, her koşulda hayır duasını eksik etmeyen dedeme duyduğum özlem.
Anlayacağınız ben bu yıl da yeni yıla yeni hesaplaşmalarla giriyorum, eskiyen benimde kendime yeni bir ben buluyorum.
‘Yeni yılda n’pyosun?’ diye soranlara, ‘Bilmem henüz karar vermedim!’ diyorum.
Deniz Baykal, CHP’nin 9 Eylül 1992’de yeniden açıldığı kurultayda “İmam Hatipliyi de diskotektekini de hep birlikte kucaklayacağız!” diyerek kuşatıcı bir başlangıç yapmıştı. Baykal’ın bu söylemi uzun ömürlü olmamış, partinin radikal unsurları CHP yönetimine kısa sürede geri adım attırmışlardı...
Baykal, 28 Şubat döneminde, “TSK, bir sivil toplum örgütüdür” diyerek klasik CHP refleksinin zirvesine çıktı.
Partisi barajın altında kaldıktan sonra Baykal’ın yaptığı sorgulama, CHP’nin yeni bir kulvara doğru hareketlendiğini gösteriyordu. Ne var ki, bu açılım da fazla uzun ömürlü olmadı; CHP şimdilerde, Baykal’ın Anadolu Solu günlerinde partiden tasfiye ettiği ‘katı laikçi’ isimlerin çizgisini bile sollayarak ‘fevkalade tutucu’ bir yörüngeye oturdu. Eh, bu “İnönücü CHP”ye dönüşün faturasını da, yerel seçimlerde ellerine tutuşturacak, seçmen!
CHP bir türlü sivilleşemiyor. Siyaseti, halkı değil Kurulu Düzen’i eksen alarak yapıyor. Devlet kurumlarının siyasetteki sözcüsü konumuna sıkı sıkıya sarılmış durumdalar. Böyle bir CHP, siyasetin alanını genişletmeye değil, daraltmaya yarıyor...
CHP düzelmeden Türkiye’nin temel sorunlarını çözmesi mümkün değil. CHP zihniyet değişimine uğramadığı müddetçe, Türkiye’nin ‘çağdaş demokrasiler’ arasında yer alabilme ihtimali hayli zayıf. Çünkü, CHP bu yoldaki en büyük siyasi engeli oluşturuyor!
CHP, devlet kurumları ile birlikte ‘tandem savunma’ yapıyor. Gerilime oynayarak kazanacağını sanıyor. Oysa bu tercih sadece CHP’ye değil, siyaset kurumuna da, Türkiye’ye de kaybettiriyor. Kemal Derviş, partisinin temel yanlışlarını gayet iyi analiz ediyor. Derviş, bütçe konuşmasında “Vatandaş gerginlik değil, uzlaşma ve çözüm bekliyor. Gerilim yaratan her olay neticede dar gelirli vatandaşlarımızın ekonomik hayatını etkiliyor.” derken bir bakıma CHP’nin ne yapmakta olduğunu da ortaya koydu. Diğer yandan, Derviş’in karşı çıktığı, Baykal’ın ise yeniden sımsıkı sarıldığı türban yasağı, CHP’nin değişime inatla direnişinin de simgesi konumunda...
Türban konusunda parti yönetiminden baskıyı görünce anında ağız değiştiren Zülfü Livaneli’nin birkaç gün önce yazdıkları, CHP’nin ‘sivilleşmeme’ tercihinin tutanağı gibi! “Kıbrıs, eğitim, din ve laiklik gibi rejimi ilgilendiren konular hükümetlerin yetki alanının dışına taşıyor!” diyordu, ‘demokrat’ Livaneli!
CHP’ye dönüp dönmeyeceği tartışılan Celal Doğan ise “Sol, sivilleşemedi. Resmi ideolojinin arkasına sığınarak demokrat görünmeye çalıştık.” diye konuşarak, taşı gediğine koyuyor. Doğan, “Demokratlığımızdan ciddi kuşkularım var. Halk siyasetçinin gözünün içine bakarak samimi mi değil mi, hemen anlıyor.” şeklindeki sözleri ile hem Livaneli’ye, hem de egemen CHP zihniyetine selam söylüyor.
Bir de Ali Topuz var! CHP’ye her defasında “Tam Yol İnönü” yaptırtıyor. Topuz’un ‘tarihte tahrifat’ta tek rakibi Baykal! Hikmetyar’ı ‘Başbakan Erdoğan’la buluşturan Baykal’a karşılık; Ali Topuz, Erdoğan’ı İBDA-C’nin yöneticisi yaparak ‘serbest atışlar’daki kabiliyetini ispatlamıştı...
Topuz’un son ‘laikçi’ gösterisi ise CHP’nin bilinçaltını ortaya koyar nitelikte idi: “İslamiyet bizim öz kültürümüz değildir.” deyiverdi, sonunda! CHP’nin halkına ve onun değerlerine ne kadar yabancı bir parti haline geldiğini hiç kimse Topuz’dan daha iyi anlatamaz. Ali Topuz, CHP’yi deşifre etmeye devam etmeli, bence!
“Ekonomide işler yolunda” diye konuştuğu için Derviş’e fena içerleyen Hasan Pulur, sitayişle bahsettiği Ali Topuz için “Hiç Derviş’in CHP’sine yakışıyor mu?” diye soruyor! Doğru, Derviş, Topuz’un ve İsmet İnönü’nün CHP’sine yakışmıyor!
CHP, anakronik ve dogmatik bir parti. Dolayısıyla da, Atatürkçü değil, İnönü’cü! Hadisenin püf noktası, burası!
Başörtüsü takan kadınların durumuyla ilgili verilecek bir kararda “iki alanı birbirinden ayırt etmek gerektiği” konusunda yaygınlaştırılmak istenen bir düşünceden bahsetmiştik. Fikrin özeti şu: “Bir kadın, devletle ilişkili olarak ya ‘hizmet veren’ veya ‘hizmet alan’ bir konumdadır. Eğer ‘kamusal alan’ sayılan durumlarda kadın hizmet alıyorsa burada başörtüsü takabilir; fakat ‘hizmet veren’ bir konumdaysa burada devletin o alanla ilgili öngördüğü kurallara uyup başörtüsü takamaz. Takamadığı gibi takma hakkına sahip olduğunu da öne süremez.”
Bu temel çerçevenin siyaset ve demokrasi teorisi açısından ne kadar doğru ve geçerli olduğunu dikkatli bir şekilde ele almakta fayda var. Önce felsefi olarak şu denebilir ki, varlıkta herhangi nötr bir alan olmadığı gibi hayatın bütün veçhelerinde ve insani etkinliğin söz konusu olduğu bütün sosyal/beşeri durumlarda tümüyle nötr, değerden bağımsız ve tarafsız bir alan yoktur. “Devlet” dediğimiz şey, gayrı şahsi bir kavramdır; maddi, ontolojik bir cevheri yoktur. Devlet, en geniş anlamda toplumun kendini yönetmek üzere örgütlenmesi ve bu amaçla bir organizasyon teşekkül ettirmesidir. Bu teşekkülde “yetki sahibi” kılınmış görevliler olur. Yani “devlet” adına karar veren ve yetki kullananlar insanlardır. Devlet görevlisi durumunda olan insanlar değer bağımlıdır. Ancak bu insanların hangi yol ve yöntemlerle bu görevlere getirildikleri, hangi hukuki meşruiyet çerçevesine sahip kılındıkları ve görevlerini yerine getirirken hangi kriterlere bağlı kalacakları temel bir husustur.
Bu bağlamda kamusal alanın tespitinde devlet (görevlileri) iki özelliğinden dolayı söz ve yetki sahibi kılınmaktadır. Biri, devletin hizmetleri “finanse etmesi”; diğeri “hukuki düzenleme” hakkına sahip bulunması. Her iki yetkinin demokrasi ve hukuk açısından nasıl mümkün olduğuna bakalım:
Eğer devlet, verdiği “hizmetlerin finansmanı”nı sağlaması dolayısıyla hak ve yetki sahibiyse, gayrı şahsi bir aygıt olan devletin kendine ait hiçbir finans kaynağının olmadığını hatırlayalım. Devlet, yurttaşlardan topladığı vergilerle hizmet verir. Başörtülü kadınlar ve aileleri de bu finansmana katılırlar ve bu, bizzat kendilerinin finanse ettiği hizmet onların temel hak ve özgürlüklerinin bir kısmını veya dini vecibelerinin iptalini mümkün kılamaz. Eğer istiyorlarsa finanse ettikleri alanlarda hizmet verebilirler.
Yok eğer devlet, toplumsal hayatla ilgili “hukuki düzenlemeler” yapma hak ve yetkisine sahip olması dolayısıyla kamusal alanda söz sahibiyse; demokrasilerde, bütün ve nihai hukuki düzenlemelerin tek yetkili mercii meclistir. Halk temsilciler seçer, meclise gönderir ve bu temsilciler yasa yapıp hukuki düzenlemelere bir şekil ve yön verirler. Meclisin üstünde hiçbir güç, zümre ve şahıs yetki sahibi olamaz. Yargı ve yürütmeye bağlı görev alanların tümü sadece ve sadece birer memur hükmündedirler. Memurlar, yasama meclisinin üstüne çıkamazlar, atamayla iş başına getirilirler. Bu durumda da başörtülü kadınların ve ailelerin temsilcisi durumunda olan milletvekilleri, temsil ettikleri insanların temel hak ve özgürlüklerini iptal edici ya da dini vecibelerini engelleyici yasa yapamazlar. Hiç kimse bir başkasını, haklarını kısıtlayıcı düzenleme yapmak üzere milletvekili seçmez ve vekili olarak meclise göndermez. Tabii ki, bu tek taraflı değildir, yani dini vecibelerini yerine getirmek istemeyenlere de bir mecburiyetin getirilmesini önleyen temel bir ilkedir. O zaman yapılması gereken, çoğulcu bir çerçevede isteyenin başını örtmesi, istemeyenin başını açması ve devletin bu konularla ilgili herhangi bir tutum içinde bulunmamasıdır.
Bir yandan devleti finanse edeceksin veya devlet işlerinin yürütülmesi için temsilci seçeceksin, öte yandan senin finanse ettiğin ve seçtiğin vekillerin çizdiği çerçevede görev yapan memurlar senin kamusal alanda hizmet vermene engel olacaklar. Bu teorinin çöküşünden ve demokrasi adına ikiyüzlü davranmaktan başka bir anlama gelmez.
Bugün 2003 yılının son günü. Gece yarısı 24.00’ten itibaren 2003 eski olacak ve yeni bir yıla 2004’e ‘merhaba’ diyeceğiz. 2003 nasıl bir yıldı? Acısıyla tatlısıyla yaşandı. Hızlı bir yıldı, neredeyse nasıl geçtiğini fark edemedik.
Olaylar baş döndürücü süratle gelişti. Sonuçları sonraki yıllara sarkacak tarihi olayların patlak verdiği yıldı. Meyvesini sonradan peyderpey verecek tohumun toprağa düştüğü yıldı.
Daha çok Irak’ı kastediyorum. Dış politikanın seyri Türkiye’nin arzuları doğrultusunda seyretmedi. Irak’ta denklemin dışında kaldı, 1 Mart’ta tezkerenin reddiyle, ne kuzeyinde ne merkezinde gelişmeleri yönlendirme rolünü elde edebildi.
Irak’ın ardından Kıbrıs açmazıyla karşı karşıya kaldı. 2003, Türkiye’nin AK Parti iktidarıyla, sıkışıp kaldığı ‘Kuzey Irak-Kıbrıs’ kıskacından çıkış aradığı yıl oldu. Sonuç; ortada.
Türk futbolu için 2003 duraklama ve buhran, başka deyişle ‘fetret yılıydı’. Milli Takım, 2002 Dünya Kupası’nda üçüncülükle yeni bir yıldız gibi doğarken 2003’te Avrupa Şampiyonası’nın vizesini bile alamadı.
Uluslararası sahnede yeni ufuklara açılmak isterken evine döndü, içine kapandı. İngiltere engelini aşamadı, Letonya barajında boğuldu. Türk takımları Şampiyonlar Ligi’nde yaya kaldı. Süreyya Ayhan, Türkiye’nin hiç aşinası olmadığı bir alanda atletizmde elde ettiği dünya ikinciliğiyle Türk sporu için yeni bir soluk oldu.
Bu uzun girişten sonra... ‘2003’ün siyasi olayı neydi?’ sorusuna herhalde verilecek cevap tektir; Recep Tayyip Erdoğan’ın önce milletvekili seçilmesi ardından başbakan olarak hükümet kurması.
Son dönemde sıcak siyaset Erdoğan’ın isminin çevresinde gelişti. Önce siyasi yasağıyla gündeme oturdu. Bırakın günün birinde milletvekili seçilmesini ‘muhtar bile olamayacağı’ yorumları yapıldı. Bütün kapılar kapandı, umutlar tükendi.
Önüne türlü engeller çıkarıldı. Aştıkça yeni engeller kondu. Siyasi rakipleri gelişini durdurmak için devletin bazı kurumlarını bile karşısına dikmeye yeltendi. İsmi efsaneydi, anlamsız yasaklarla daha da büyüdü. 3 Kasım’da partisinin başındaydı, meydanlarda boy gösterdi, etkili ve dokunaklı nutuklar attı; ancak milletvekili seçilme hakkını elde edemedi.
Beklendiği üzere seçimde AK Parti ezici çoğunlukla ipi göğüsledi ana muhalefet partisi CHP de yapıcı tutum takınınca, Erdoğan’ın önü bir anda açılıverdi. Siirt’te seçimin iptal edilmesi de imkan verdi. Irak’ta savaş çıkacak çıkmayacak tartışmalarının yoğunlukla yapıldığı ortamda milletvekili seçildi.
15 Mart’ta başbakanlık koltuğuna oturdu ve efsane gerçek oldu. Şimdi Ankara’da o makamda ne kadar oturacağı üzerine fal açılıyor. ‘En az 2 seçim dönemi’ diyen de var, ‘3 olur’ diyen de. Erdoğan’ın iktidarına çok daha kısa ömür biçenler de var elbette. ‘Ağzından yel alsın’ dedirtecek denli kâbus senaryoları üretenler de...
2002’de ‘Acaba Recep Tayyip Erdoğan nasıl başbakan seçilebilir?’ diye senaryo yazılsaydı herhalde hiç kimse yaşananları ayniyle öngöremezdi. Karmaşık, bol tarafı olan sorun, tümüyle şartların belirlediği yalın ve özgün yolla kolayca çözümlendi. Yeri gelmişken belirteyim, bu satırların yazarı da engellerin böylesine aşılacağına ihtimal vermiyordu.
Geçmişteki tartışmaları hatırlayınca 2003’ün en önemli siyasi olayı olarak Erdoğan’ın başbakan seçilmesini görmek doğal.
Bugünden itibaren geriye değil önümüze bakacağız, 2004 Türkiye açısından, Erdoğan’ın geleceği açısından çok kritik bir yıl. Martın sonunda yerel seçim var. Sonuçları belki de cumhurbaşkanlığı seçimini etkileyecek. 2004 Avrupa Birliği sürecinde kader yılı. Yılın sonunda ya kapı aralanacak ya da Türkiye’nin yüzüne kapanacak.
Yeni yıl umarım hepimize iyilik ve güzellikler getirir.
Şahin Alpay’ın dünkü yazısı CHP’nin çıkmazı konusunda ilginç bir hükümle sona eriyordu: “Bu partinin tavanı ile tabanı arasındaki zıtlık artık son bulmalı”. Bir araştırmaya göre CHP’li seçmenler arasında AB taraftarlarının miktarı % 86’ya kadar çıkarken birlikten şüphe duyanların oranı % 21’de kalıyormuş. Doç. Dr. Hakan Yılmaz’a göre bu durum CHP seçmeninin liberal eğilimler taşımasına mukabil parti yönetiminin gittikçe devletçi çizgiye yönelmesi şeklinde yorumlanıyor.
Dürüst bir empati yapabilir miyim bilmiyorum ama bu devirde CHP’li olmak galiba yöneticilerin sandığı kadar kolay olmasa gerek. CHP, Türk siyasi hayatının en bariz markalarından biri. Marka değeri yüksek ama bu derece etkili bir marka olmak, CHP’nin siyasi tarihini de bir küll olarak üstlenmek zaruretini de gerektiriyor. CHP, ilk kongresini 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas İdadisi’nde yaptığı iddiasında. Böyle bir başlangıç tarifi, “devleti kuran parti olmak şerefi” kadar, tek parti ve Milli Şef dönemlerinin, hatta 27 Mayıs Darbesi’nin menfi çağrışımlarını da üstlenmek anlamına geliyor.
CHP’nin şimdiki görevi muhalefet ama demokrasi tarihimizin en kıdemli muhalefet partisi, nasıl muhalefet yapması gerektiği konusunda hâlâ bir karara varabilmiş değil. Belki de bu yüzdendir ki bazen eski defterleri karıştırıp “sahi biz vaktiyle nasıl muhalefet yapardık” sıkıntısına çare olsun diye, o devri yaşayanların çok iyi hatırladığı İnönü-Menderes gerilimini taklitten vazgeçemiyorlar. İnönü’nün muhalefet stratejisi, ana hatları itibariyle DP’nin karizmatik lideri Adnan Menderes’in hassas ve içli ruh yapısını göz önüne alarak onu sinirlendirip hataya sevk etmek esası üzerine kurulmuştu. Ne var ki şimdiki CHP yönetiminin aynı yola başvurması, eskisi gibi “randıman” vermiyor. CHP’li seçmenler, AK Parti politikalarını sahiplenen bir parti istiyorlar ama CHP yöneticileri, bu durumda partinin “alâmet-i farika”sız kalacağını biliyorlar. Sükût çare olmadığına göre yapabildikleri tek şey, ağır ideolojik vurgu taşıyan tenkidlerden ibaret kalıyor.
CHP Yönetimi’ni, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in istifasını istemeye varacak ölçüde asabileştiren saik, esasta bundan ibaret galiba. Deniz Baykal, zaman zaman hırçın görüntü vermeye itina göstermesine rağmen sağduyu sahibi bir devlet adamıdır ve hükümeti zora sokmak için genç bir profesörün 1995’te ilmi bir toplantıda verdiği tebliğin satır aralarını didiklemenin en azından insafsızlık olduğunu elbette bilir. Müsteşar Ömer Dinçer, sekiz sene önceki tebliğini, “kes-yapıştır” usulüyle ve cımbızlanarak yorumlandığını ileri sürerek sahipleniyor. Pekâlâ tersini yapıp fikir değiştirdiğini de ileri sürebilirdi. Akademik gelenekler arasında vaktiyle söylenmiş ve yazılmış her şeyin ardında direnmek yoktur; fikirler değişir, üslûp değişir, insan değişir ve bunlar son derece tabii şeylerdir. Sayın Dinçer tebliğini sahiplendiğine göre ortada en azından tartışma götürür bir içtihat var demektir ve bu durumda içtihat farkından ötürü bir bilim adamını, yürütmekte olduğunu idari görevi terke zorlamak en azından, iddia sahibinin çaresizliği şeklinde yorumlanmak gerekir.
Sekiz yıl! Bu kadar evvele giderek her politikacının, gazetecinin, aydının neler söylediği merak edilse ve kötü niyetle yoruma tabi tutulsa kim bilir neler çıkar? Öteden beri “aydınların partisi” diye ünlenen CHP’nin, en azından bilim adamlarının içtihatlarına karşı bu derece komplocu bir yaklaşımla eğildiğini görmek, CHP namına insana hüzün veriyor.
Ama çeşm-i insafı elden komamak gerek; tabanı zihnen çoktan AB’ye girmiş bir partinin çatısında oturanların işi gerçekten zor.
Türk ekonomisi, son bir yılda alışık olmadığımız bir şeyi başardı. Enflasyondan dış ticarete, dövizden faize, neredeyse bütün göstergelerde iyi bir performans sergiledi.
Şubat 2001 krizi ile gün yüzüne çıkan ekonomik gidişattaki çarpıklığın, sağlıksızlığın faturası çok ağır oldu. İsraf edilen kaynaklar, içi boşaltılan bankalar ve geri dönmeyen milyar dolarlar, masum milyonların üstüne kaldı. Ekonomi daraldı, iç ve dış borç iyice kabardı. Ne güven ne de istikrar kaldı.
2002’de umulan toparlanma, siyasi istikrarsızlığa takıldı, yapılması gerekenler yapılmadı. Bazı olumlu adımlar atıldıysa da hedefler tutmadı. Erken seçim kararı ve sandıktan tek başına AK Parti iktidarı çıkıncaya kadar da, korkular bitmedi.
Ve 3 Kasım sonrasında yeni bir döneme girildi. Son bir yıllık gelişmelere ve icraatlara baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Geleceğe endişeyle bakan işçi, memur, köylü, esnaf, işveren, hatta bürokrat ve siyasetçi, artık geleceğe daha güvenle bakıyor, ileriye dönük planlar yapabiliyor.
Enflasyonda son çeyrek asırda elde edilen en başarılı sonuçları, 2003’te gördük. Yıl sonu rakamının, hedeflenen yüzde 20’lik oranın da altında çıkması kesinleşti.
Ekonomideki büyüme, yüzde 5 olan hedefin de üzerinde gerçekleşecek. Sanayi üretimindeki artış iyi bir seviyede. Kapasite kullanım oranları yükseldi. Artık pek çok sanayici, kurulu kapasiteyi doldurabilmenin değil, ek kapasite için yeni yatırımların planını yapıyor.
Uzunca bir aradan sonra kendi paramızın da para olduğunu anladık. Artık maaşını alan, döviz büfesine koşup, kuyruk oluşturmuyor. TL’den sıfır atma olayı nihayet gerçek oluyor.
Borsa, döviz ve faizin, bir siyasetçinin ya da yabancının en ufak açıklamasıyla gelgit yaşadığı günler geride kaldı. Akla mantığa sığmayan, oyun içinde oyunların oynandığı piyasa hareketleri büyük ölçüde bitti. Devlet organları, piyasalara hakim olduğunu gösterdi.
Daha düne kadar yüzde 20’lerin altına inmeyen ve ülkenin kanını emen reel faiz oranları, hızla geriledi. Hazine, tarihinin en düşük faizli borçlanmasını bu yıl gerçekleştirdi. Şu anda bileşik faiz oranları yüzde 25’ler seviyesine inmiş bulunuyor.
İhracatta görülmedik bir artış söz konusu. Bu yılki rakamın, geçen yılkinden 10 milyar dolar fazla çıkması bekleniyor.
Bütçede sapma yok. Merakla beklenen faiz dışı bütçe fazlasının Uluslararası Para Fonu’nun (UPF) da istediği ölçüde olacağı, hatta daha yüksek çıkacağı tahmin ediliyor. Bu, Türkiye’nin borç eritme kabiliyetinin yükseldiğini gösteriyor.
Özelleştirme hedeflerinin tutmaması, sosyal güvenlik sisteminde beklenen iyileşmenin sağlanamaması gibi birtakım olumsuzluklar da var; ama bardağın dolu tarafı çok daha ağır basıyor.
Olayları tek tek hatırlatmaya gerek yok. Türkiye için 2003 yılı, özellikle dış politikada çok çetin bir dönemdi. Ama buna rağmen hükümet, bu zor yılı gerek siyasi, gerekse ekonomik açıdan başarılı bir şekilde tamamladı. Bu, küçümsenecek bir başarı değil.
Bununla birlikte, 2003’teki sonuçlar iyi diye, işsizliğin ve aşsızlığın hemen ortadan kalkacağını, hayat standardının yükseleceğini zannetmeyelim. Gerçekçi olmak zorundayız. Bu olumlu göstergelerin istikrar içinde en az üç beş yıl daha tekrarlanması, yapısal reformların tamamlanması lazım ki, yaşanan krizin, hesapsız harcamaların ve vurgunların bedeli ödenip düzlüğe çıkılabilsin.
Unutmayalım, bütçedeki borç yükü, öyle bir iki yılda halledilecek bir mesele değil. O yüzdendir ki, bu yılı düzlüğe çıkış yolunun başlangıcı görmek doğru olacak. Her alanda yapılacak daha çok iş var.
Sonuç olarak, 2003’teki gelişmelerden hareketle, 2004’teki göstergelerin daha iyi olacağını söyleyebiliriz. Umarız beklenmedik olaylar, gidaşatı tersyüz etmez.
Büyük Türkiye’nin önündeki takozlar atılmalı, aşılmalı artık.
2004’ün her bakımdan hayırlı bir yıl olması dileğiyle.
Japon mutfağı bana göre değil;- damak gustolarımız uyuşmuyor Japonlarla. Bir kere ben çiğ bir şey yiyemem, midem kalkar. Şimdi İstanbul sosyetesinin fevkalade rağbet ettiği suşi ya da çiğ balık (her neyse!), benim görmeye bile tahammül edemediğim bir şeydir.
İkincisi, peynir ve zeytin yoksa sofrada, o kahvaltı sofrası değildir benim için. Japonya'da peynir ve zeytin yok! Japon evsahiplerimiz, eksik olmasınlar, bize Tokyo Inn Oteli gibi, eli yüzü düzgün bir otelde yer ayırtmışlardı. Otelden değil, ama verdikleri sabah kahvaltısından şekvacıyım (şaka, şaka!). Peynir ve zeytin olmadığı için, sabahları, ananas, portakal ve mandalinalı kahvaltılar ettim;- hani, galiba iyi de oldu!
Geçen hafta Tokyo University of Foreign Studies'de yapılan ‘Japonya'da Çağdaş Türk Edebiyatı Toplantısı'ndan sözetmiştim. O konuya devam edeceğim elbet. Ancak, ondan önce, Tokyo Ulusal Müzesi'ni gezerken dikkatimi çeken bir noktaya temas etmeden geçemeyeceğim. Japonya'nın, tıpkı Osmanlı gibi, 19. yüzyılda, radikal sayılabilecek bir modernleşme sürecinden geçtiğini biliyoruz. Bu, Meiji Restorasyonu Dönemi'dir (1868-1912 arası). Japon ‘modernleşme'si, Barrington Moore Jr.'un da ‘Social Origins of Dictatorship and Democracy'de (Türkçeye, Şirin Tekeli ve Alaeddin Şenel tarafından, ‘Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri' adıyla çevrilmiştir) belirttiği gibi, ‘[geleneksel'] Japon siyasal ve toplumsal kurumlarının, kapitalist ilkelere uyarlanabilme[si]' ile mümkün olabilmiştir. (Temelde, Osmanlı 'modernleşmesi'nin gerçekleştiremediği de tastamam budur!): Gene de, Tanzimat'ta olduğu kadar değilse de, Japonya'da, ‘modernleşme'nin ideolojik düzeyde alımlanışında, ‘Bihruz Bey Sendromu'na benzer bazı durumların yaşandığı anlaşılıyor. Tokyo Ulusal Müzesi'ni gezerken, Meiji Dönemi'nde yaşamış iki ressamın yaklaşımları, fazlasıyla ilgimi çekti. Bunlardan biri, Kuroda Seiki, öteki Harada Naojiri. Müze'de, her ikisinin 19. yüzyılın sonunda yapmış oldukları iki kadın portresi yer alıyor. Seiki'nin tablosunun adı, ‘Okuma'; Naojiri'nin tablosunun adı, ‘Alman Kadın'. İki portrede de Batılı kadınlar, idealize edilerek resmedilmiş. Sanki, Batılı kadının kişiliğinde, Batı'nın kendisi idealize edilmiş gibi geldi bana: Kimbilir, belki de öyle değildir.
Tokyo University of Foreign Studies'de yapılan seminere dönüyorum. Geçen haftaki yazımda, Prof. Dr. Masami Arai'nin ‘Edebiyat Araştırmalarında Külliyat Telifinin Önemi' başlıklı bildirisine temas etmiştim. Arai'den sonra, iki yıllığına Tokyo Üniversitesi'ne davet edilen Yıldız Teknik Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Bahriye Çeri'nin ‘Çağdaş Türk Edebiyatında Roman ve Şiir Üzerine Genel Bir Değerlendirme' başlıklı bildirisini dinledik. Dr. Çeri, 'roman ve şiir çerçevesinde Tanzimat'tan günümüze kadar olan Türk edebiyatı üzerinde dur[du] ve ‘[g]ünümüz Türk edebiyatının yapısını anlayabilmek için böylesine bir tarihsel çizgide, yaşanılan değişiklikleri [...] gözler önüne sermek gerek[tiğini]' belirtti. Türk edebiyatının kendi geleneğiyle kurduğu ilişkiyi öneçıkaran, yararlı bir konuşmaydı.
Dr. Çeri'nin hemen arkasından, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde araştırma görevlisi ve aynı zamanda doktora öğrencisi olan Didem Ardalı Büyükarman'ın, ‘Geçmişle Gelecek Arasında, Kopan Bir Halkanın Birleştiricisi: Hilmi Yavuz' başlıklı bildirisi vardı. İtiraf etmeliyim ki, Didem Büyükarman'ın bildirisi, Hilmi Yavuz şiiri (ve genel olarak Hilmi Yavuz'un edebi kimliği) üzerine yapılmış en özgün ve en başarılı çalışmalardan biri olarak, beni çok mutlu kıldı. Bildirinin ayrıntılarına girmiyorum, ama umuyor ve diliyorum ki, Sevgili Didem Büyükarman, bu bildiriyi Türkiye'de de yayınlar ve bildiriyi okuyacak olanlar, sadece Tokyo University of Foreign Studies'in bastırdığı sempozyum kitapçığına sahip okur kitlesiyle sınırlı kalmaz.
‘Japonya İzlenimleri' ile ilgili son yazımı, önümüzdeki hafta yazıp bu konuyu bitireceğim. Bu vesile ile, değerli okurlarımın yeni yıllarını kutluyor ve onlara yeni yılda sağlık, safalık temenni ediyorum.
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Öcalan’ı barındıran Şam’a yaptığı “Artık sabrımız kalmadı” tehdidini dün gibi hatırlıyorum. Komutanın bu çıkışını Dışişleri Bakanı, Başbakan, Meclis Başkanı, Cumhurbaşkanı ve muhalefetin aynı tondaki açıklamaları izledi. Çok geçmeden Öcalan, Şam’ı terk etti, sonra da yakalanıverdi. Ateş’in tehdidinin işe yaramasında Ankara’nın sözbirliğinin etkisi büyüktü.
Rumların AB’ye üye olacağı 1 Mayıs 2004’e 5 ay kala, Kıbrıs konusunda da Ankara’nın aynı ortak tavrı sergileyeceğini hayal ediyordum. Temennim Dışişleri’nin devletin diğer birimleriyle koordinasyon içinde bir senaryo hazırlaması, bir devlet zirvesiyle de sivil/asker bütün kesimlerin bu plana son şeklini vererek makul bir çizgide tek ses haline gelmesiydi. Önceki gün medyaya yansıyan tablo, bunun kolay kolay mümkün olmayacağını gösterdi. Çünkü Kıbrıs konusunda yalnız kurumlar arasında değil, Dışişleri ve Genelkurmay kadroları içinde bile belirgin görüş farklılıkları olduğu biliniyordu. Ayrıca halkın desteğinden mahrum bazı dar çevrelerin Kıbrıs’ı, Türkiye’nin demokratikleşme sürecini ve AB hedefini baltalayacak bir koz olarak gördüğü de aşikar.
Halbuki Türkiye dış politikada 50-100 yılda bir karşımıza çıkabilecek sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Hatta bazıları, bölgemizin bugün karşı karşıya olduğu riskleri, Moğol istilası ve Haçlı seferleriyle karşılaştırıyor.
Ancak iktidarı muhalefeti, sivil ve askeriyle bu ağırlığı ne kadar hissettiğimiz tartışılır. En ilkel kabilelerde dış tehditler iç kavgaların bir kenara bırakılmasını sağlarken, biz incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden kriz üretmeye bayılıyoruz. Devleti oluşturan birimlerin kritik konulardaki zıt tavırlarıyla, Ankara sınırlı enerjisini dış rakiplere sıra gelmeden kendi içinde harcayıp tüketiyor.
Halbuki aynı Ankara sözbirliği yapabildiği yakın dönemde 3 konuda 3 başarı elde etmişti.
İlk başarı, girişte söz edilen Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıydı. Org. Ateş’in tehdidi ve sergilenen koordineli kriz yönetimi sayesinde terörist liderin İmralı’da sona erecek yolculuğu başlamıştı.
İkinci önemli başarı, Rumların Rusya’dan aldığı S-300 füzelerinin adaya yerleştirilmesinin engellenmesiydi. İşin içinde Rusya gibi bir eski süper güç olmasına rağmen, Türkiye yine sivil-asker elbirliğiyle kırmızı çizgisini çekerek, kendi güvenliğini tehdit eden füzelerin adada konuşlandırılmasını savaş sebebi saymıştı. Nihayet Türkiye’nin bu kararlılığı karşısında füzeler adaya sokulamadı. Sonunda Yunanistan, füzeleri Girit’e yerleştirmek zorunda kaldı.
Üçüncü başarı, AB’nin NATO imkanlarını kullanarak yapacağı askeri operasyonlarda (AGSP) NATO üyelerine söz hakkı vermesinin sağlanmasıydı. 1999 yılından 2002’nin sonundaki Kopenhag Zirvesi’ne kadar Ankara, yine elbirliğiyle tespit ettiği haklı zeminde ısrarını sürdürdü. Sonunda AB geri adım atarak, Ankara’yı tatmin eden bir formüle ‘evet’ dedi.
Bazı yorumcuların ‘Uluslararası ilişkilerde Türkçe konuşmak’ şeklinde isimlendirdiği bu örneklerden yola çıkarak, diplomasinin olmazsa olmazlarından uzlaşıya kapıyı kapatmak elbette doğru değil. Her iki tarafın da kazançlı çıkacağı formüller tabii ki bulunabilir. Ancak bu örnekler, mevcut gücüyle günümüz dünya dengeleri arasında Türkiye’nin ancak elbirliğiyle başarılı olabileceğini gösteriyor.
Sonuç olarak Ankara’nın Kıbrıs konusunda, Rum, Yunan, AB ya da sorunun diğer taraflarının tutumlarından şikayetçi olmadan önce kendi içinde bir karara varması gerekiyor. Bu noktada akla gelen “Kimin görüşü etrafında bir araya gelinecek?” sorusunun cevabı açık: AB’yi hedefleyen bir demokrasi isek, sivil/asker bürokrasinin yardımıyla makro tercihleri hükümet yapacak.
Dilerim 2004 sonunda Kıbrıs’ı hayırlısıyla çözerek AB yolunda büyük mesafe almış oluruz.
Hicri 334’te Bağdat’ta vefat etmiş olan Şibli Hazretleri, Cüneyd-i Bağdadi’nin çok değer verdiği bir talebesi, İmam-ı Malik’in hadis kitabı (Mevatta-ı) da ezberlemiş bir hadis alimi ve tasavvuf mürşidi idi. Bağdat halkı ona “Ebu Bekr-i Şibli” yerine “İmam” unvanı vermiş, “İmam-ı Şibli” demişti. Zira Şibli Hazretleri, sadece lafla anlatan, sözle ikaz eden bir hatip değil, aynı zamanda fiilen yaşayarak önderlik eden gerçek bir imamdı... Konuşmalarına başladığı ilk cümle hep aynıydı:
- Hesaba çekilmeden önce dünyada kendinizi hesaba çekin!
Her dersine, her vaazına bu cümleyle başlayan Şibli’ye bir gün bir hürmetkarı sordu:
-Her konuşma başında “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!” buyuruyorsunuz. Biz burada kendimizi hesaba çekersek, sanki ahirette bir daha hesaba çekilmeyecek miyiz?
İmamın cevabı ümit kırıcı değil ümit vericiydi:
-Evet, burada kendini hesaba çekerek yaşayan, orada hesaba çekilmeyebilir. Buradaki hesabı kâfi görülebilir. Efendimiz (sas) “Hasibu kable en tühasebu!” buyurmuştur.Yani, hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!..
Şibli Hazretleri’nin verdiği bu cevaba iyice bağlanan hürmetkarı, başlar kendini burada hesaba çekerek yaşamaya. İbadetlerini daha büyük bir dikkatle yerine getirme gayretine girer... Günahlardan daha çok kaçınma titizliği gösterir.. Her fırsatta kendini hesaba çekerek daha tertemiz bir dini hayat yaşamaya başlar.. Yani, ahirette hesabını veremeyeceği işleri dünyada yapmamaya daha çok ehemmiyet verir... İşte böylesine bir titizlik içinde iken bir gece rüyasında gönül verdiği hocasını görür. Bakar ki, Şibli Hazretleri bindiği beyaz bir atla göklere, yukarı uçup gidiyor. Peşine düşerek bağırır:
-Dur! Ne olur birazcık dur da ben de geleyim seninle!. İmamın cevabı manidar:
-Ben bu hapishaneden yeni kurtuldum, bir daha bekler miyim burada...
Bu rüyanın manasını öğrenmek için sabah ilk olarak üstadını ziyarete giden talebesi, hocasının kapısında cenaze hazırlığını görünce, onun dünya hapishanesinden kurtulup ahiret saraylarına doğru uçtuğunu anlamakta gecikmez. Ama çok üzülür bu ani gidişine de o günün akşamında Rabb’ine derin niyaz ve tazarruda bulunur. Üstadını mutlaka rüyada görmeyi gönülden diler. Dua ve niyazla yatağına uzanır ve daldığı rüyada, hocasını karşısında bulur. İlk suali, vaazlarında tekrar ettiği konu olur:
- Dünyada kendini hesaba çekerek yaşardın, orada hesaptan kurtuldun mu? İmam cevap verir:
-Melekler beni hesaba çekmek üzere karşıma geçtiler... Konuştuk.. Bu sırada Rabb’imden hitap geldi:
-O kuluma hesap sormayınız. Çünkü o hesabını hayatta iken kendisi yaptı. Buraya tertemiz bir amel defteriyle geldi!. Bu hitaptan sonra sorgu melekleri kayboldular... Şibli Hazretleri talebesine: -Siz de der, burada hesaba çekilmek istemiyorsanız, kendinizi orada hesaba çekmeyi ihmal etmeyin.. Hesabını veremeyeceğiniz işlerle gelmeyin buraya. Size de: -O kulum hesabını yaparak yaşamıştır.Yeniden hesaba çekilmeye gerek yoktur, amel defteri temizdir, denebilir. Yeter ki, bunu dedirtecek temiz bir defterle gelin buraya!..
- Ne dersiniz? Biz de harcadığımız sene sonunda, harcayacağımız senenin de başında kendimizi bir hesaba çeksek mi? En azından hesabını veremeyeceğimiz yanlışlarımız olduysa, onları terk etme kararı alsak mı? Yapamadığımız hizmetlerimiz kaldıysa onları da yapma niyetine girsek mi? Hiç olmazsa bir yılbaşında bari bir kontrol etsek mi kendimizi?.. Yoksa boş mu ver?.. Ömrümüzden bir sene daha gittiği halde, sanki bir sene daha kazanmış gibi vur patlasın çal oynasın düşüncesizliğine düşenlere biz de mi katılsak? Gafilane ve cahilane bir yılbaşı çılgınlığına biz de mi iştirak edip katkıda bulunsak? Böylece çocuklarımıza ve bu nesle kendi kültürünü yaşayarak örnek olan kimse hiç kalmasa mı bu toplumda?. Araf Suresi’nden bir ayet meali:
-İçimizdeki sefihlerin işledikleri yüzünden bizi felakete atma ya Rabbi?.